Kategori: Röportajlar

Aslı Demirer Röportajı

HER ŞEYİN BAŞI AŞKLA YAPMAK!
“Eğer sen söylediğin şeye inanırsan, dinleyici de inandırabilirsin” diyor Aslı Demirer. Mini albümü “Dünyanın En Aşk Yeri” ile başarısını sürdüren Aslı Demirer ile projelerini ve duygularını konuştuk. Keyifli okumalar!

Dünyanın En Aşk Yeri, yeni mini albüm için daha önce kaydedip yayınlamadığım ve yepyeni şarkılardan oluşuyor demişsin. “Bu şarkıya inanıyorum” cümlesinin altını nasıl dolduruyorsun? Sadece klibi olan şarkıları gündeme aldığımız bu piyasa içinde bu şarkılar senin için neler ifade ediyor?

Evet keşke radyolar albümlerden kendi favorilerini yaratıp,projelere yön verebilseler..Ama malesef klibi olmayan bir şarkının fark yaratması ve sesini duyurması oldukça zor bir ihtimal artık.Benim derdim müzik yapmak.Nitelikli ve samimi olanın peşinde oldum her zaman.O yüzden gerçekten söylemek istediğim ve kendime yakıştırdığım şarkıları tercih ediyorum.Genelde kendi şarkılarımı yazıyorum.Yazdığım,söylediğim veya aktardığım her şeyi hissediyorum..Üzerime,dilime yakışmayan şeylerden uzak duruyorum.Eğer sen söylediğin şeye inanırsan,dinleyiciyi de inandırabilirsin.Her şeyin başı aşkla yapmak.

Her ne kadar şarkılar için belli aritmatikler imaj çalışmaları vs yapılsa da insanlar kendilerinden bir parça bulmadıkları şarkıları zaten dinlemiyor. Sen kendi şarkılarını dinlediğinde, ya dinleyicilerinin sana eşlik edişlerini izlediğinde neler hissediyorsun? Bugüne kadarki şarkıların popülariteleri bir yana senin için başarı kelimesini tam anlamıyla doldurdu mu?

Sayılar,imajlar,formüller,tıklanmalar her şey bir yana..İnsanlarla şarkını göz göze söylediğin an,en “gerçek”olan.Ben,bunu en yoğun haliyle “Korkak”ta yaşadım.Şarkı çıktıktan sonraki ilk konserimizdi..Binlerce kişinin avazı çıktığı kadar,tüm kalbiyle şarkımı söylediğini duymak inanılmaz bir histi.O sevgiyi hissettiğim an kendimi bir şeyler başarmış gibi hissettim.Bunun için şükrediyorum.Asıl başarı sevmek ve sevilmek bence..

Söz yazabilme bana göre kendine bir his kumbarası yaratabilen sanatçıların yapabildiği bir iş. Senin his kumbaranda neler birikti bize sesini duyurduğun 2014ten bu yana? İçindeki hissel evrilmeleri de merak ediyorum.
Evet,sürekli doldurup boşalttığım,biriktirdiğim,harcadığım ama asla kırmadığım,açmaya zorlamadığım..açmak için zamanını kolladığım bir duygu kumbaram var.Değişiyorum,dönüşüyorum.Yazdıklarım ve söylediklerim de hayatımla,tecrübelerimle orantılı şekilde değişecektir kuşkusuz.

Emin adımlarla ilerlediğin bir yolculuğun var dışardan bakınca. Ama içerde seni memnun etmeyen durumlar, keşke’lerin oldu mu?
Her yolun kendi içinde zorlukları vardır elbette.Adım adım,emek vererek ve büyük bir aşkla ilerliyorum.O yüzden “keşkeler”den çok,elimden gelenin en iyisi yapmak üzerine bir motivasyon sağlamaya çalışıyorum kendime.Etrafımızda zaten yeterince olumsuz şey var.Müzik her şeyi daha anlamlı ve güzel kılıyor.Tüm keşkelerimi şarkılarıma aktarmayı tercih ediyorum.

Eğlenceli bir klip çektin Dünyanın En Aşk Yeri için. Kliplerle ilgili ne düşünüyorsun? Şarkıların tanıtılması için elbette gerekli olsa da şarkıların hikayelerini biraz yokediyoruz gibi geliyor bana. Baştan alıp tüm kliplerini izlesen arka arkaya, başarıları aşikar ama Aslı Demirer’in şarkılarını yansıtabilme anlamında içine sindiler mi?

Kliplerimle alakalı eleştirilerim oluyor tabii ki dönüp baktığımda.Ama elimden geldiğince şarkılara hizmet etmesi için uğraştım diye düşünüyorum.Son klibimde bir hikayeden çok,daha özgür,pozitif ve soyut bir anlatım tercih ettik.Dans ve performanslarla dolu neşeli bir iş oldu. Hepimizin çok içine sindi.Ya iyi bir fikrin ya da iyi bir bütçen olacak:)İkisi birden olursa da ortaya çok iyi bir iş çıkıyor.Dünyada yapılan da tam olarak bu bence.Daha çok görsellik üzerine bir algı var Türkiye’de çekilen kliplerde.”Fikir” genel olarak ikinci plana atılan bir şey ülkemizde.İyi bir fikirle çekilen klipler ya az izlenir ya da şans eseri aradan sıyırılır.Umarım “iyi fikrin” ve kalitenin değerinin anlaşıldığı ve taktir edildiği günleri görürüz.

Gökhan Türkmen düeti yadsınamaz bir artı kattı elbette müzik hayatına. Sen de bir yandan kendi yoluna emek verirken, başka müzisyenlere destek amaçlı bir şeyler yapıyor musun?
“Korkak” benim kariyerimin kırılma noktalarından biri.Yakın dostum Gökhan’la böyle özel bir şarkıya imza atmaktan son derece mutluyum.Gökhan’ın bana verdiği destek gibi,ben de başka müzisyenlere elimden geldiğince destek olmaya çalışıyorum.Müzikle uğraşmak isteyen,nasıl yapacağını bilemeyen,destek isteyen,fikir soran birçok genç arkadaşım oluyor.Onları geri çevirmemeye,yol göstermeye gayret ediyorum.İleride imkanlarım doğrultusunda daha fazla şey de yapmak istiyorum tabii ki.Müzikal yolculuğumda ilham aldığım çok insan oldu.Ben de birilerine ilham ve cesaret verebiliyorsam ne mutlu bana.

Yakında bizi bekleyen farklı projeler ya da yeni sürprizler var mı?

Yeni albümümle alakalı bir çalışma sürecindeyiz.Konser ve akustik projelerle yeni seneye merhaba demeyi planlıyorum.Hayalini kurduğum bir çok şey var,onları hayata geçirmek derdindeyim.Müzikal sürprizlerim olacak tabii ki.Yepyeni kolektif projeler de olacak:)

*Röportaj, Lemur Dergi Ocak sayısında yayınlanmıştır.

“Bir Megastar Tarkan” Süheyl Atay&Ali Eyüboğlu

TARKAN TILSIMI

Processed with VSCO with c1 preset
Processed with VSCO with c1 preset

Tarkan’ın uzun yıllar avukatlığını ve arkadaşlığını yapan Süheyl Atay’ın anlattığı, gazeteci Ali Eyüboğlu’nun yazdığı “Bir Megastar Tarkan” kitabı için biraraya geldik. Aslında bu röportaj için seçilecek çok flaş başlık vardı. “Tarkan verdiği sözleri tutmadı!” Bunlardan biri olabilirdi mesela. Ama Süheyl Bey de, Ali Bey de, tüm o flaş kaygılardan uzak, her zamanki gibi dürüst ve yerinde cümleleriyle röportaja tıpkı kitapta olduğu gibi kendi ağırlıklarını bıraktılar. Tarkan’ın okuduktan sonra kendisiyle yüzleştiğini söylediği bu ayna tutma, eminim çok insanın merağını giderip, çoğuna da yol gösterecektir. Keyifli okumalar!

-Kitap tanıtımında “Tarkan’ın megastar oluşunun şifreleri” diye başlayan bir cümle geçiyor. Bir megastar olmanın şifreleri böyle bir “piyasada” sizce hala aynı şekilde geçerli mi?

Ali E: Konjonktürel olarak şartlar değişiyor. Tarkan bugün çıksa, yeni bir albüm yapsa sıfırdan, Tarkan olabilir mi? Bence halka, müzikseverlere ulaşan mecralar değiştiği için aynı ses, aynı şarkılarla aynı etkiyi yapmayabilir. Ben magazinde bir marka oldum ama 30 küsür yılda oldum. Bugün sıfırdan başlayan bir muhabir olsam böyle bir marka olma şansım yok. Çünkü haberi okuyucuya ulaştıran mecralar çok değişti ve dağıldı. Eskiden sadece taşıyıcısı gazeteydi. Şimdi internet var. Sosyal medya var. Halk journalizmi var.. Çok değişti şartlar. Tarkan bugün aynı şarkılarla bir megastar olabilir mi? Bence çok zayıf.

Süheyl A: Onun şifreleri, megastarlık ya da ne starlıksa bu mekanizma kişinin diğer emsallerinden ayrılan özellikleriyle ortaya çıkıyor. Tarkan olabilir miydi? Evet böyle bir açıdan bakıldığında olamama tehlikesi var ama şu anlamda var: Eşit şartlarda yarışmayı seçtiğinde Tarkan’ın klipleri en çok izlenen klipler değil. Tarkan’ın şarkıları da en çok dinlenen şarkılar değil. Bu belki bir kriter olarak, karşısında rakip olarak gösterilen ya da gösterilmeyen ama rakipmiş gibi duran kişilerin ondan daha farklı ve daha fazla olduklarını göstermiyor. Tarkan’ın megastar olma özellikleri kendi kişisel şifrelerinde var. Benim için şu demek : Kendi alanında ışıltılı olabilmek, farklı olabilmek, özel olabilmek. Bütün durumu özel kılabilmek. Bu konuda Türkiye’de zaten starlıkla birlikte anılan Ajda Pekkan niye o kavramın içerisinde yıllardır ? Çünkü gerçekten yıllardır farklı olduğu için. Yaşı ilerlemesine rağmen farklı şeyler yapmak istediği ve bu enerjisini hep koruduğu için var. E Tarkan da niye var? Herkesten çok farklı.
Sahnede 2,5 saat bir kere bile detone olmadan şarkı söyleyebilmek diyin ya da neredeyse herkesin Tarkan’la birebir göz bağı kurabildiğini sanmasıyla açıklayın ya da hani gözümün içine baka baka şarkı söyledi diyorlar ya orda 10 000 kişi var tek tek gözünün içine baka baka şarkı söylese üç beş gün sürmesi lazım o konserin ama işte o duyguyu yaratan şey şifre yani.

Ali E: Şöyle bir dezavantajı var Tarkan çok kötü bir sosyal medya kullanıcısı. Sosyal medyayla hedef kitlesine ulaşmayanların günümüzde işi zor. Çok aktif çok ullanması lazım ama Tarkan tembel.

Süheyl A: Belki tembel belki biraz tercih de etmiyor olabilir.

Ali E: Tarkan megastar olduğu için orda kendini tüketmiyor. Sıfırdan çıkan bir Tarkan bugün sosyal medyayı kullanmak durumunda. Sosyal medyada yoksan gençliğe ulaşamazsın nokta.

-Tarkan’ın kariyerindeki yükselişi düşündüğümüzde size göre iyi yada kötü anlamda en büyük kırılma noktaları nelerdi?
Ali E: Kırılma noktalarında hep yanında olan Süheyl bu konuda sağlıklı bir teşhis koyabilir.

Süheyl A: O kadar enteresan şeyler var ki burda söylenebilecek. Hıncal Uluç bir yazı yazdı. Ben Hıncal Uluç’u da bu arada son yıllarda eskisi kadar takip eden bir adam değilim bunu özellikle vurgulayayım. Rastlantısal olarak karşıma çıkan bir yazısı, ilgiyle de okumuştum. Tarkan’ın sakalına takmıştı. Sokağa çık her gördüğün yüz gençten seksen tanesi senin gibi sakallı. Halbuki sen bugüne kadar hep bir farklılık koyarak geldin. Bu farklılık içermeyen ve farklılık yaratmayan ilk ve tek durumun diyordu. Çok doğru bence. Tarkan’ın kendini farketmesi,kendinin büyük potansiyelini fark etmesi olumlu anlamdaki kırılma noktasıdır ve kariyerinin başıdır bence. O bir milat ya sarı pütür kareli pantolon. Onunla çıkmak her baba yiğidin değil herhangi bir çılgının pek aklına gelebilecek bir şey değil. Onu yapan bir adam olarak zaten farkındalığını ortaya koyduğu anda ilk kırılma noktasını yaratıyor bence. Onun üstüne koya koya gidiyor. Sıradanlaşması ya da tekrarlaması ya da kolaya kaçması ikinci kırılma noktası. O da bence son 10 yıla tekabül ediyor. Bu da olumsuz kırılma noktası. Ali yazılarında yazdı kitapta da var bu mesela Harbiye Açıkhava konserlerinin 10 tanesinin arka arkaya full olması Tarkan’ın hayatının bir başarısı olarak sunulamaz. Ben kabul etmem şahsen. O bir kolaya kaçma.

-Kendi isteğinden kaynaklanan bir durum olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa bu aslında ekip anlamında da bir eksiklik midir?
Ali E: Ekibini o oluşturuyor sonuçta. Tarkan’ın müzikal kariyerine baktığın zaman dünyada bu kadar çıkış yapmış birinin sonra kendi kabuğuna çekilmesinin altında bana göre şöyle bir “kendimi tasarruflu kullanayım, buraları denedim başardım bu bana yeter Türkiye’de ben şu kadar uzun süre daha star kalırım kendimi tüketmeyeyim” durumu var. Halbuki üreterek, enerjiyi oradan alırsın. 6 yılda bir Tarkan’ın albüm çıkarması en azından kendini tekrarlıyor konusundaki eleştirileri haklı çıkarıyor. 6 yıl albüm çıkarmıyorsun, 6 yıl konser veriyorsun ,6 yıl aynı şarkıları söylüyorsun yani bu bir tembelliğin ürünü bana göre.

– Tarkan’ın yurtdışı başarılarını düşününce pr anlamında da büyük bir eksiklik değil mi sizce? Biz bütün o yurtdışı başarılarından pek de haberdar olmadık.
Süheyl A: Haberdar olmadığımız için yazdık.
Ali E: Evet insanlar haberdar olsun diye Süheyl’in bütün belleğini yoklayıp bu kadar şeyi ortaya çıkarması ondan kaynaklanıyor. O anlamda Sezen Aksu’nun kitabı okuduktan sonra yaptığı yorumu tırnak içinde vermek istiyorum. “Siz ortaya çok değerli bir ürün çıkardınız. Tarkan açısından çok kıymetli. Tarkan’ın dünyadaki konumunu nerelere kadar yükselebildiğini gösteren ilk yayın.”dedi.

“10 SENE SONRAKİ TARKAN’A BİR AYNA TUTMA”

-Tarkan kitabı okuduktan sonra size bir yorum yaptı mı?
Ali E: Tarkan kitap sayesinde kendisiyle, geçmişiyle yüzleştiğini söyledi. Piyasaya çıkmadan ilk kendisine okuttuğumuz için de teşekkür etti. Ama onun ötesinde verdiği sözleri yerine getirmedi. Önsöz yazacaktı. Benim yazımda kitaba dair görüşlerini söyleyecekti. Ondan vazgeçti. Sosyal medyasında kitaba destek verecekti. Onu da yapmadı. Biz üstümüze düşeni insani olarak fazlasıyla yerine getirdik. O verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi ama hiç de kırgın değilim.

-Neden yapmadı sizce?
Ali E: Belki de o yüzleştiği geçmişin böyle kalıcı bir eserle ortada olmasına kerhen destek verdi. Bu benim bağımsız yorumum. Yazılanlar reddedemeyeceği inkar edemeyeceği kadar gerçek. Onun tam da hayatında ciddi bir değişiklik yaptığı döneme denk geldi kitap. Özel hayatında yeni bir sayfa açtı. Evlendi. Geçmişindeki hatırlamak istemediği şeylerin kitapta olmasını istememesi kadar doğal bir şey de yok. Ben de kendime yeni bir sayfa açsam geçmişimi karıştırmalarını istemem.

-Tarkan’ın bu kitapla birlikte bir yüzleşme yaşadığına hemfikirim. Belki de kendi adına ödediği bedelleri düşünmesi yüzünden de böyle bir geri çekilme olabilir mi?
Ali E:İşte o durağanlığı ben eleştirdim benim bakış açım şu: Tarkan bana göre büyük denizin büyük balığı ama tarkan küçük denizin büyük balığı olmayı tercih ediyor. Üç dört senede bir albüm çıkarıp Harbiye’de on tane konser vermek ona bir tatmin yaşatıyor ve yetiyor. Ama aynı Tarkan’ın dünyada kimlerle savaştığını, kimleri geride bıraktığını, kimlerle birlikte ödül aldığını görünce ister istemez elimizdeki değerin bir Türk olarak biraz pohpohlamamız biraz yürü dememiz gerekir diye bu kitabı yazdık. Yoksa bu kitapla Tarkan’ı öyle ya da böyle bak sen geçmişle yüzleş diye değil müzikal yolculuğunda yaptığı hataları ve başarıları, hangi bedelleri ödeyerek yaptığını anlattık ki başkaları da bundan örnek alsın.

Süheyl A: bu yıllardır yuvarlanarak devam eden fasit daire: Harbiye’ye insanlar gidiyorlar tabii ki çok sevdikleri için gidiyorlar. Ordan attıkları twitler paylaştıkları şunlar bunlar ona olan hayranlığının ve bağlılığın ifadesi. Bu hep böyle oluyor bunda hiçbir sıkıntı yok. On yıldır veriyorsa on tane veriyorsa yüz konserde de böyle oldu. Ama sonra enteresan bir şey oluyor. İnsanlar o konser atmosterinden çıkıyorlar. Ertesi gün hayatın içerisinde konsere giden ya da gitmeyen birine yakınmalarını anlatıyorlar. Ben bunlara da paylaşımlara da tanığım. Diyorlar ki “ya çok sıkıldım artık aynı şarkıları dinlemekten”. Yadırgatıcı olan şu Şıkıdım on küsür yıl öncenin hiti olabilir ama onun sadık izleyicilerini de düşünecek olursak atıyorum 120. kez bir sahnede böyle bir şarkıyı duymakla ilgili aslında bir tepkileri var. Biz biraz kendi iç dünyaları içinde o hayranlık ve sanatçılık, fanlık ve starlık olarak kendi arasında dönen, o “çok seviyorum, aşığım, bir tanesin” ama dönüp de “ya keşke yeni şarkı yapsa” durumuna biz çomak sokuyoruz aslında. Biz onların kendi aralarında konuştukları şeyi insanlara anlatıyoruz. Bunu da Tarkan’ı hala çok severek ve önemseyerek yapıyoruz.

Ali E:O yüzdendir ki sosyal medyada ben kitapla ilgili alanlara ve yorumlara bakıyorum. Alanlar hep Tarkan hayranı ve müthiş şeyler yazıyorlar. Tarkan’ı bu kitap sayesinde daha iyi tanıdıklarını daha çok sevdiklerini kitabın çok akıcı bir üslupla yazıldığını Tarkan’ın yurtdışındaki başarılarının bu kadar büyük olduğunu bu kadar yakın olmalarına rağmen ıskaladıklarını söylüyorlar bu demektir ki biz doğru bir şey yaptık. Kimseyi kırmadan dökmeden ulaştırma iletme görevini üstlendik.

-Peki kitapla ilgili çalışmalar boyunca Süheyl Beyi dinledikten sonra sizin gözünüzde Tarkan’la ilgili neler değişti?
Ali E: Tarkan hakkında çok şey öğrendim ama fikrim değişmedi. Tarkan benim hep takdir ettiğim yanlış yapınca da acımadan haberini yaptığım bir sanatçı. Ben bütün sanatçılara eşit mesafede durmaya özen göstgeriyorum. Tarkan’a yaptıpım haberlerle birçok sıkıntı yaşatmış bir gazeteciyim ama yazdıklarımın hepsi doğruydu. Bugün de aynı şeyi yaparım. Tarkan’ın kitabını yazmış biri olarak bugün de Tarkan’ı eleştirme hakkını kendimde görüyorum ama dikkat ederseniz sadece müzikal yolculuğuyla eleştiri yapıyorum. Özel hayatıyla ilgili şeyler benim ilgi alanımın dışında. Bu 10 sene sonraki Tarkan’a daha çok yarayacak bir ayna tutma.

“YANMIŞ, KAVRULMUŞ, HER YERİ YAKMIŞ BİR ATEŞİ ANLATTIK”

-Peki megastarlık ömrünü tamamladığını düşünüyor musunuz?
Ali E:Bu hayali bir kavram. Bunu Tarkan’dan alabilecek bir ses bir yetenek henüz gelmedi. Gelir de Tarkan’a rakip olursa ki çok rakibi olduğunu iddia edenler oldu ve siklet farkı ortaya çıktı . Tarkan yoluna devam etti. Tarkan gibi İbrahim Tatlıses gibi sesler çok özel onlar 50 yılda bir gelir. Bir Zeki Müren bir Müzeyyen Senar da öyle. Sadece ses olarak değil, renk olarak da,, sahne ışığı olarak da doğuştan fazla donanım yüklenmiş insanlar.

-Sizce yurtdışı başarılarını tekrar katlayabilir mi? Tekrar böyle hamleler yapabilir mi?
Süheyl A: Yapamaz. Benim çok inandığım bir şey var. Onun çok özel donanımlı bir adam olduğunu biliyoruz ama Onda bir de korunmak diye bir şey var. Ben onun ekstra yaşamsal bir kalkanının olduğunu düşünüyorum. O çok açıklayabileceğimiz bir durum değil hatta onun bile açıklayabileceği bir durum değil bence ama varolduğunu biliyorum. O kalkan onu hayatı boyunca korumaya devam eder. Ama oklar, mızraklar şundan bundan bahsediyorsak, motivasyonla genç enerjiyle alakalı -gençlik enerjisi demiyorum- alakalı Bob Dylan’ların, Cohen’lerin yaşadığı bir dünyadan bahsediyoruz ama tercihin eğer o enerjiyle devam etmek değil de durmak biraz sakinleşmek, biraz dinleneyim falansa ben de bu dinlenmeleri hiç anlamam. Bir özelliğin varsa dinlenmeyeceksin bitince dinlenirsin, ölünce dinlenirsin yürü burdan. O ekstra motivasyonlar, heyecanlar gerektiren bir şey. Ben son on yıllık kariyerine bakıp yırtdışında biz bir şirketle yol aldık ama yirmi tane alternatif arasından seçerek yol aldık. Hala birilerini heyecanlandırıyor hala onlar “ya gelsin tarkan burda bir şey yapalım” diyorlar ama böyle bir durumun olabileceğine inanmıyorum. Bu sadece ekiple alakalı değil onun kendi içinde yaktığı ateş ve o ateşin dışarda yakılmış küçük küçük hücrelerinden bahsediyorum. Onları yakabilecek potansiyel şuan da maesef yok. Artık yakılamayacağını düşündüğüm -malesef diyorum tekrar- bir ateş olduğunu düşündüğüm için, yanmış bir zamanlar kavrulmuş her yeri de yakmış bir ateşi anlattık.

-Küllerinden doğan bir hikaye olamaz mı ?
Süheyl A: Küllerinden doğmaksa işte sanat müziği albümü küllerinden doğmaktır. Belki odur. O kadar küllerinden doğabilir. Tekrar meksikada 250 000 albüm satamaz. Avrupa’da listebaşı olamaz. Orda tabii başka tercihler var. Kitapta anlattığımız, anlatamadığımız, unuttuğumuz, yarım bıraktığımız hikayeler var birisi aslında şudur. İngilizce albüm çıkışının bir gece öncesinde “Yarın albüm çıkıyor. Bu süreçte hep birlikteydik ya her şey kötü olursa? Kendimi çok gergin hissediyorum” falan dediği bir telefon konuşması yapmıştık. Ben de ona ingilizce albüm senin yastığının altına koyduğun kırmızı ayakkabın aslında demiştim. Küçüklüğünden beri varettiğin hayalin. Sadede bu hayali gerçekleştirmiş olmak nedeniyle bile çok çok mutlu olmalısın ve ol dedim ama bunları derken türkçe şarkılarla uluslararası başarıları en yakından yaşayan adam olarak bile o şarkılarla o başarıları yakalayamayacağımızı hissediyordum. Bu konuda tek hissetmeyen belki de hissetmek istemeyen Tarkan’dı. O bence kendi kariyerinde İngilizce albüm diyerek bir rotadan çıkıp başka bir rota belirleyip burdan da yürürüz dedi ama kendisine kaybettirdiği zaman, enerji ve motivasyon bence çok önemli. O uçak ordan tekrar kalkmaz.

-Sizce bu Tarkan’ın şöhretle ilişkisinde ya da kendi psikolojik durumuyla ilgili bir sıkıntı mı arz ediyor?
Süheyl A: Olabilir. Böyle şeyler de olmuştu. Aşağılama anlamında demiyorum ben böyle sanatçı şımarıklıklarını dozunda olmak kaydıyla severim. Bir gün “her şeyi reddetmek istiyorum demişti. Ben de “ben senin arkadaşınım onu yapacaksan arkadaşın olarak kalırım. Gideriz Uzak Doğu’yu dolaşırız. Varsa felsefe yakından inceleriz” dedim ama o hikayeler öyle olmuyor. Ben bir arkadaşı olarak o yolda olurum da o, o yola kolay kolay giremez. Lanet olsun şöhret falan ama onun cazibesi başka. 4 korumayı sağa 4 korumayı sola alıp sahneye çıkarken onu tadan adam ben Tibet’e gidiyorum diyemez.
Ali E: Buna alışmış insan inzivaya çekilemez. Ancak bir öfke kabarması olur. Dersin ama yapamazsın. İstanbul’da yaşayan 17 milyonun 16 milyonu çekip gideceğim diyor da gidemiyor.

-Bir taraftan böyle büyük bir stres altındayken bazı boşluklara ve kaçışlara da ihtiyacı yok mudur?
Süheyl A: Olmaz mı var tabii. Yapıyor da zaten.
Ali E: 11 ay kaçıyor zaten (gülüyor)
Süheyl A: O dönem de Türkiye’ye geliyordu. Onu kalkındıran ya da aynı modda tutan şeylerden bir tanesi New York’a gidip sokaklarında rahatça dolaşabilmesiydi. 3 ay dolaştıktan sonra gideyim de Türkiye’ye şu havaalanında 200 kişi karşılasın durumu da mutlaka arkasında var. Bu gelir yani. Öyle 3 sene New York’da dolaşamazsın.

Ali E: Ben bu yurtdışında şansını yeniden denemesinde farklı bir fikre sahibim. Ben şarkının dili ne olursa olsun ruhunun evrensel olduğunu düşünüyorum. Tarkan insanların dili dini ne olursa olsun gönül dünyasına hitap eden şarkılar olduğu sürece bu şansının hala varolduğunu çünkü Tarkan’ın sorununun Tarkan şarkıları bulamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Az albüm çıkarmasının altında da o albümü dolduracak kadar kendine yakışır beklediği potansiyelde şarkı bulamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Müzik dünyasında sadece bizde değil dünyada da olay yaratacak şarkı sıkıntısı var. Tıpkı sinemada senaryo sıkıntısı gibi. Çünkü üretimi yapan insanlar kısa sürede iyi para kazanıp hayatları değiştiği için o üretimleri yapamıyorlar. Türkiyede arabesk müzik denince akla kim geliyor Orhan Gencebay.. Şuanda yalıda yaşıyor. Yalıda yaşayan adam Batsın Bu Dünya diye eser yapabilir mi artık? Yapamaz.

Süheyl A: Benzer şey Tarkan’da da var. Yapamaz o şarkıyı bulamaz okuyamaz asla değil. Sadece eskiden Tarkan cesurdu. Bu arenaya çıkarım ne olursa olsun.. Şimdi ana sıkıntının bu cesaret olduğunu diğer şeylerin yan faktörler olduğunu düşünüyorum.
Ali E: Kaybedecek çok şeyi olduğunu düşünüyor. Bugün riske ettiği çok şeyi var. Kariyerini riske ettiğini düşünüyor
Süheyl A: İngilizce albümle de onu yaraladığını düşünüyor bence. Yapmasaydım keşke demiyor belki ama o kadar yıl hayal kurdum ne oldu sonunda diyor ama onun her evresinde o gelgit yaşandı. Olur mu olmaz mı?

Oldu mu sizce?
Olmadı tabi. Çok güzel şarkılar var o albüm alınır ve dinlenir ama Tarkan tılsımı dediğin şey başka. Tarkan tılsımı sesindeki titreşimdir, yaptığı nağmedir, ordaki işvedir. Bunları sen ingilizce albümde, müslüman mahallesinde nasıl salyangoz satamıyorsan Hıristiyan mahallesinde de kokoreç satamıyorsun işte olay bu. Sen orda yüzbinlerce senin şarkı söyleme potansiyelinde adam varken İngilizce şarkıda nağme yaparsan yemezler yani. Anlamazlar daha doğrusu.

Ali E: Anadilin değilse bir dil o dili olanların ruhuna geçmez. Ben zaman zaman rum şarkıcıları türkçe şarkıları söylüyorlar.Eğlence niyetine dinliyorum. Türkçe söylersen ruhunu daha iyi anlatırsın. Hayalleri idealleri olabilir ama hepsi gerçekleşmiyor malesef.

-Sizce hazırlık olarak bir eksiklik mi zaman olarak yanlış bir hamle miydi ingilizce albüm?
Ali E: Bizde pişmiş aşa su katılmaz derler. Tarkan türkçe şarkılarla dünyaya açıldı ve o yoldan yürüyebilirdi. Dünyanın kabul ettiği renkteki şarkıların üstüne koyarak yapsaydı İngilizce albüme gerek kalmazdı. Yeterince sükse yaptıktan sonra dünyada, İngilizce albümü kabul ettirmesi daha kolay olurdu.

Süheyl A: şöyle bir durum var. Tarkan’ın birsürü başarı hikayesinin arkasında yer alan şeyler tabii ki Tarkan’ın müthiş şarkı söylemesi, sahnesinin harika olması , dans etmesi, sempatisi, etkileyiciliği, karizması bütün bunlar var ama bir yan faktör bence çok önemli faktörlerden bir tanesi “merak” var. Neden Tarkan bu kadar ünlü oldu derken o tabi Sezen Aksu’nun müthiş dokunuşu müthiş bir yaratıcılığı. Dünyada öyle olmuş bir şey yok yüzyıllardır insanlar birbirini öpmüş ama bir şarkıya o öpücüğü koymak Sezen Aksu diye bir kadının aklına gelmiş. Şimdi şarkının orasında öpücüğü atan adamın şarkının geri kalanında ne söylediğine ilişkin merak, Tarkan’la ilgili büyünün bir tarafı. Bana diyorlar ne söylüyor ne anlatıyor. Dünyanın her yerinde bu soruyla karşılaştım. Bu önemli olan. Ya İngilizceyi bir Amerikalı gibi bir İngiliz gibi söyleyebilirsen bir şey ifade edersin öbür türlü sen beklenilebilecek en büyük merakı hayranlığı kazanmışsın. Ali’nin dediğine şurdan katılıyorum o hayali tutarsın müthiş rüyayı içinde yaşatırsın 50 yaşlında bir single yapiyim dersin mesela. İngilizce albümle ilgili konsantrasyon, o süreç, Tarkan’ın en yüksek olduğu ve en acayip şeyler yapabileceği zaman zaten. Orda bir fay hattı kırılıyor bence. Onu hiçbir zaman dile getirmiyor ama o fay hattı belki bir çiftlikte tek başına yaşama isteği, Almanya’ya geri dönme isteği, belki Harbiye’de çıkayım başka bir yerde çıkmayayım seçimleri belki hep oralarda kırıldı bunlar. İç dünyasını da birebir bilemiyoruz ama o bence lüzumsuz bir hamleydi. Yine de o olmazsa yapamazdı, yaşayamazdı.

“BİR HAKKI TESLİM ETMEK İÇİN YAZDIM”

Sizce Süheyl Atay’ın Tarkan’ın hayatına etkisi nasıl?
-Ciddi marjinal katkılar sağlamıştır. Dünyada yaptığı yolculuk, çıkış, en azından prangalarını çözdürdü. Sadece o bile yeter. Tarkan’ı yaptığı sözleşme kilitleyip bırakmıştı. Universal’la yaptığı sözleşmeyi imzalamasının arkasından Tarkan’a Allah yürü ya kulum dedi. Onu da çözen Süheyl Atay. Füzenin rampadan kalkmasını sağlayan ateşi Süheyl Atay yaktı.

Siz ilk okuyuşunuzda ne hissettiniz Süheyl Bey?
-Çok beğendim. Samimi duygum şu: Hatta Ali’yle bunun esprisini yapıp gülüşmüştük. Hepsi de olumlu duygular olarak bize geri döndü. Kitabı aldım oturdum bitirdim dedim. Bu bana mı oldu insanlara da böyle olur mu acaba diyoruz. Bana da öyle oldu dedi. Bizim esprisini yaptığımız bütün kriterler “bir solukta okudum, elime aldım koltuğa oturdum, bitirmeden kalkmadım, hiç bilmediğim şeyler öğrendim, ne kadar objektif yazmışsınız “ gibi, hepsi geri döndü. Bir dilek bu, ben daha fazla eleştirebilmeyi isterdim. Gidip çarptığımız bir durum var orda. İlk halini koruyabilmeyi isterdim. Ali’yle Tarkan’ın kurduğu diyalog arasında bazı şeylerdeki hassasiyetini dile getirdi. Bence o hassasiyet gerçek anlamda tuzu biberiydi yani işin. Biz biraz tuzsuz bibersiz yaptık yani.

Ali E: Bu kitapta yazılanlar Tarkan’a dair ama aynı zamanda Süheyl Atay’ın anıları. Biraz da öyle bakmak lazım. İçinde olmadığı bir şeyi anlatmadı. İçinde olanları da süzerek anlattı. Şu neden yok bu neden yok diye soranlar oldu. Süheyl Atay’dan başka kimseyle de bu kitabı yazmazdım. Süheyl Atay benim çizgimde ben de onun çizgisinde olduğum için ortaya böyle bir kitap çıktı. Tarkan’ın ufak tefek müdehaleleri oldu. Biz bunları yerine getirmeden de bu kitabı çıkarabilirdik sonuçta bu Süheyl Atay’ın da anıları ama Tarkan’a da hak veriyorum çünkü şöyle bir atmosfrerde okudu kitabı: Yeni evlenmişti single çıkarmıştı ve çok kötü yorumlar yapılıyordu. Tabi onu da psikolojik olarak ruh dünyasını etkilemiştir. Moral motivasyon olarak yüksek olsaydı belki onlara da dokunmayacaktı ama dokunulmuş halinden de önsözsöz sonsözsüz halinden de memnunum. Biz anlatabileceklerimizi ziyadesiyle anlattık. Ben kitabı çıkardıktan sonra 20’ye yakın insandan Tarkan’la ilgili müthiş şeyler duydum. Bunlar arasında yazsam olay olacaklar da var ama yazmam çünkü kişisel şeyler. İnsanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarması açısından ilginç ama biz bir megastar Tarkan’da bir megastarı yazdık. Azerbaycan’dan, İran’dan, Kuveyt’ten yazanlar bana kitap için. Tarkan’ın kendini resetleyip kendine format atması gerektiğini düşündüğüm için yaptığımız şeyin doğru olduğu kanaatindeyim.

-Süheyl Bey, bu kitaptan sonra sizinle çalışmak için de Ali Bey’e ulaşan çok olmuş.
Tabii ki onore edici bir şey ama bu kitabın yazılmasındaki son amacım bile insanlar üzerinde böyle bir etki bırakmak olamaz. Benim hatırladığım güzel bir şey olacaksa Ali’yle geçirdiğimiz onca zaman ve yaptığımız gülüşmelerdir. Yazıldı bitti okura ulaştı. Seven paylaşan oluyor biz de mutlu oluyoruz.

-Kitapla ilgili imza günü gibi etkinlikler düşünüyor musunuz?
Yayınevimiz yapalım dedi ama bir kitap yazdı satmak için kapı kapı geziyor gibi algılanmasını istemiyorum. Ben bunu para için ticari bir kazanç için yapmadım. Bir hakkı teslim etmek için yazdım. Hak sahibi teşekkürünü iletirse memnun olurum iletmezse de canı sağolsun derim. İlahi idalete inanırım.İyi bir şey yaptıysam bu bana zaten geri gelir.

Süheyl A: Bu konuyu en iyi yaşayan insanlardan biri de Tarkan’dır. Hayatında yaptığı iyilikler de kötülükler de her zaman ona dönmüştür. Hatta bu yüzden bir albümün adını böyle koymuştuk: Karma..

Begüm Tarako Röportajı

“UMUT NOKTAM DA EN ÇOK KIRILDIĞIM NOKTAM DA TEK”

cpgsl6swaae7oiw-2

Begüm’e röportaj için İstanbul’da mısın diye sorduğum zaman “maalesef İstanbul’dayım” demişti. Röportaj boyunca aslında birçok sorunun ucunu da aynı söze bağladık. Fakat tüm maaleseflere rağmen, bütün siyah beyaz fotoğraflarına, kelimelerin içinizdeki boşluklara çöktüğü bütün hikayelerine ve kulağınızdan ruhunuza işleyen tüm derin hisli şarkılarına kalbinizi verince, Onu ağaçlarla dolu, rüzgarın serin serin estiği bir cafede kahvenizi yudumlarken duvarda asılı eski bir fotoğrafta gülümseyen umut dolu bir kadın olarak da hayal edebilirsiniz. Aklımın Oyunları adlı ilk albümden sonra ilmik ilmik işlenen ikinci albümü 7 ile kollarını açmış size sarılmayı bekleyen Begüm Tarako ile konuştuk. Keyifli okumalar!

Belli ki sen hikayeleri çok seviyorsun. O yüzden dışardan bir gözle, sadece Begüm’ün hikayesi senin için nasıl?
Aslında hep aynı şeylerle uğraşıyordum. Yine çocukluğumdan beri müzikle uğraşıyorum. Sinirli bir çocuktum. Uyumsuzdum biraz galiba. Harika bir çocukluğum oldu, gençlik yıllarımda şöyle şeyler yaptım falan gibi bir hikayem yok. Çok erken çalışmaya başladım. O yüzden de biraz öyle bir gençlik hayatım olmadı. Çalıştım çalıştım çalıştım. Çalışmalarım da müzikle alakalıydı. Okudum o da müzikle alakalıydı. Aslında hep bugüne odaklıydı çünkü bir idealim vardı. İş hep daha önce geldi. Şimdi de bakınca öyle. Onu gerçekleştirmek üzere neler yapabilirim daha fazlasını nasıl yapabilirim diye düşünmekle geçti.

Baban seni evde nasıl etkiliyordu?
Çok küçüktüm. 9 yaşımdayken ayrıldı annem ve babam. Daha öncesini çok hatırlamıyorum. Babam gece çalışıp gündüz uyuduğu için çok da beraber bir şeyler yaptığımızı hatırlamıyorum. Pazarları daha çok birarada olurduk. Ama babam genel olarak müziği profesyonel olarak yapalım istemiyordu onu biliyorum. Ben gizli sınavlara giriyordum ona söylemiyordum. Kızıyordu çünkü okullarda bu hoşlanmadığım, kayırma noktasına gelen bir durumda ağlamıştım olmaz öyle diye o yüzden istememişti girmemi. 9 yaşımdan sonra da Bodrum’a yerleşti. 2007’de de vefat etti. O süreçte de 2-3 senede bir gördüm. İnat ettiğimi görünce yardımcı oldu beni tanıdığı insanlara yönlendirdi vs ama sektördeki insanlara da çok güvenmiyordu galiba. Beni emanet edebileceğini birini bulamadı heralde ki ya da uzak durmamı istediği için kasıtlı da yapmış olabilir bilmiyorum ama müdahale etmedi pek. Benim kendi evrilmemi izledi belki de. Çıkardıklarımı görmedi ama ilk albümü çalıştığım zamanlarda yaşıyordu. O zaman da çok istemedi yapmamı. O vefat edince bende de 2-3 yıllık bir depresyon oldu.

Annen destekçin miydi? Şimdi nasıl karşılıyor?
Annem de çok istemedi aslında. 17 yaşında bir ordu evinde söyleyerek başladım. Orda da trompetçi bir abimiz vardı. Solistlerinin yerine birini arıyorlardı. Annem de ben bu işlere meraklıyım ya tanıyoruz diye onlara yönlendirmişti. Annem galiba daha popüler şeyler yapmamı istedi çünkü çok güveniyordu daha fazlasını yapabileceğime. Ben de benim istediğim gibi olsun diye ısrar ettikçe sürekli engel, sürekli olmuyor’larla karşılaşıyorsun. Şimdi dinletiyorum bazen bir yere çıktığım zaman gösteriyorum ama hala onun için bir şey ifade etmiyor. Televizyonda onun bildiğim bir programda çıkmam onun için bir şey ifade ediyor ama aferin demeye başladı. Geçen gün buluştuk ben senin yaptığın müziği anlamıyorum tabii ama dinleyenler varmış aferin güzel demek ki diyor.

Niye bütün fotoğraflar siyah beyaz?
Gerçekten siyah beyaz fotoğrafı çok seviyorum. Bir de aşırıkları patlak renkleri değil pastel renkleri çok büyük kahkahayı değil gülümsemeyi seviyorum. Sınırım var. Fotoğraf koyup o kadar renkli yapınca rahatsız ediyor beni. Anısal oluyor. Şuan çekilelim siyah beyaz yapalım çok eskidenmiş gibi bir kıvamı oluyor.

İlk albüm öncesi 5 yıllık bir hazırlık sürecin var. Neler biriktirdin o zaman?
Ben doğma büyüme Kadıköy’lüyüm. Arkadaşlarım bir stüdyo açmıştı. Birlikte bir şeyler yapmaya başladık. Yarışmalara girdik Rock’n Dark İstanbul finaline kaldık. O zamanki şarkılardan ilk albümde bir tane var Doğum Günü var. Her şeye ulaşabilir olduk zamanla, dünyadaki tüm müzik arşivleri önümüze serildi mesela. Alternatif şeylere ulaşmak görmek fikrini değiştiriyor. O şarkıları 5 yıl boyunca 3-4 kere yeniden kaydettik. Ben de birilerinin emekleri boşa gitmesin diye diye birçok insanla tanışıp çalışarak değişerek hem eksiltmek istemedim hem de süreçteki iyi bulduğum şeyleri koymak istedim. Biraz karmaşık bir şey oluşturdu bir mücadeleyle geçti yani.

Çocukluktan itibaren elinde tarak,kalem şarkı söylerken, onca tohumun biriktiği bir albümü elinde tuttuğun noktaya geldiğinde, neler hissetmiştin?
Ben ikincisinde daha kendimden bir şeyler hissettim. İlkinde sevindim, çok sevindim ama pek yaşayamamıştım. Bunda yazılar da olduğu için yazılar -ki gezi dönemine denk geliyor yani hepsi yeni. Çok yoğun bir döneme denk geldiği için çıktığında kendimi karşıma aldığımı hissettim çünkü çok açıkça ve direkt yazmıştım. Şarkı yapmak için yazdığınızda belli bir kalıptan çıkamıyorsun ama düz yazdığınızda bugün hala okuduğumda bunları hangi hisle nasıl yazmışım diye başka birine bakar gibi okuyorum . Onun adına seviniyorum. Öyle bir duygu hissediyorum.

İlk albümle ikincinin sende müzikal kıyaslaması nasıl? İkinci seni daha çok tatmin etti mi?
Kesinlikle. Ben aslında daha elektronik altyapılar istiyorum. Burda biraz daha kaydırdık onu. O anlamda benim gözümde daha başarılı. Konsept bir şeyler olduğu için hikayeler, geçişler o bütünlük çok hoşuma gidiyor. Başka biri yapsaydı da çok hoşuma giderdi. O bütünlükten, müzisyen arkadaşların bütünlüğünden dolayı da. Mesela ilkinde parça parçaydı. Daha çok insan olduğu için yine güzeldi ama enerji bölüktü benim için. Burda provaları baştan beri aynı arkadaşlarla yapıp ulaştırabilince hücum kayıt gibi bir şeye denk geldi. O yüzden inanılmaz mutluyum. Üç yıllık bir farkta sanki bir adım değil ama birkaç adım ileri gidebilmişim gibi hissettim. Böyle konuşmak çirkin ama sordun diye..

7 için şarkı söyleme biçiminde de değişim var. Carmen Yeşiltepe’den ders aldığını biliyorum..
Doğru, bir fark var. Carmen çok doğru bir noktaya getirdi bu anlamda. Ben çok yanlış öğrenmiştim. Kendi başıma başladığım için seste sistemim çok yanlış bir noktaya oturmuştu. İlk albüm sonrasında tanıştık ve çok yardımcı oldu bana. Canımdır o benim.
7 tam bir roman gibi. O yazılar, görseller.. Şarkıların klipleri de enfes görüntüler içeriyor..
Serkan Murat Kırıkçı ile yazılarla ilgili çalıştık. Ben zaten hep yazıyordum ama önemle söylüyorum burda bir iddia yok. Serkan beni çok iyi yönlendirdi birkaç kitap tavsiye etti. Tam bir öğretmen gibi yolu gösterip kafana vurmadan. İlk yazdığım haliyle buraya ulaşan hali arasında ciddi bir fark oldu ama bu kelime yerine şunu koy diyerek değil de “Begüm sen buna yakınsın, şunu bi oku böyle de anlatabilirsin” diye yönlendirdi. O süreçten önce sadece Uçsuz Tango’yu yazmıştım. Sondan başa gitti zaten. Uçsuz Tango’yu sıfırdan yeniden yaptım. Çünkü o yazma sürecinde o kadar değişti ki yazmam. Aklımın Oyunları’nda da deşarj olamamıştım gezi dönemiydi ve o anların içinde kalmak burnumuza kadar dolmak aklımdaki bu fikri yapmamı sağladı. Klipler içinde Temel Hüseyin Kuru ile çalıştık. Albüm sürecinde bunlara özel şeyler olsun istiyorum demiştim. Rock’n Coke’da doğum günümde tanışmıştık hatta kendisiyle. Aslında bunlar sahne için yapılan görsellerdi sonra neden videoları da koymayalım dedim.

Ben kliplerin de şarkının ruhunu bozduğunu düşünüyorum. Bir hikaye verince ona hapsetttiriyormuşuz gibi hissediyorum. Ne düşünüyorsun kliplerle ilgili?
Sonsuz katılıyorum ben her şeyin tepside sunulmasına da karşıyım. İnsanda düşünme payı da hayal gücü de bırakmıyorsun. Her şeyi veriyorsun okuldaki ezbercilikten işte buralara geliyor. Mesela müzikte de böyle yapmaya çalıştık. Sonda uzun enstrümantal bölümler var neden çünkü o şarkı altı dakika olmak zorunda değil -ki şarkıları yayınlatabilmem için 3-4 dk olması gerekirken sonlarda fade out bile yapmadım son sese kadar. Bence biraz da senin şarkıcının söylediklerinden sonra bir durup aynı atmosferde kendi payına da düşeni alabilecek mesafen kalması gerekiyor.

Televizyonu açınca senin de sinirlerin bozuluyor mu? Hele ki hit klipleri görünce..
Evet, açmıyorum 🙂 Bence ayırmak gerekiyor. Bu da var ve bir sektör olduğu doğru. Sektöre hizmet etmeyi seçenler ve seçmeyenler var. Seçmeyenlere alternatif diyoruz biz bu ülkede. Bazen çok da alternatif olmayı seçtiği için değil de o döngüye girmek istemediği için de bunu yapabiliyor. Dolayısıyla onları berbat falan gibi uç noktada eleştirmem çünkü o da yanlış ama benim eleştirdiğim eşitsizlik ve haksızlık bu yüzden.

Sence sorun dinleyiciden mi kaynaklanıyor?
Bence her iki tarafta da. Ben bunu sektörün çok önemli insanlarına pat diye sordum. Neden bunu yapıyoruz neden bunları yapmaktan çekiniyoruz diye. Mesela biri “Aslında çekinmiyoruz ama arz talep” dedi . Onun talep dediği noktada, arz eden talebi karşılayana göre, arzı veren de talebe göre şekilleniyor . Sen yıllarca sadece alternatif müzik dinletsen sektördeki gücü bu tarafa kaydırsan dinleyici de kaydırmış olursun. Güç sektörün elinde gibi duruyor ama o da bir noktada yatırdığı paranın karşılığını almayı düşünüyor. Çünkü sektör dediğin şey matematiksel ticari bir şey. Ticaret konunun dahili olduğunda da ticari kaygılar gütmeye başlıyor ve dinlenecek şeye yatırım yapıyor. Matematik orda çok belli Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz.

Bizde radyo dostu şarkı diye bir tabir var mesela.
Kayıtlarda mesela mastring anına gelince ben bunu yaparsam bunu çalmaz diyor arkadaş. Burda suç kimin radyonun. Radyoda suç dinlenmenin. O kadar birbirine bağlı ki. Beraberce yapmak gerekiyor. Sen yazmazsan o sormazsa öteki çalmazsa öteki çıkarmazsa ben nereye kadar devam edebilirim? Sonra diyorlar ki müzik ne hale geldi yeni şarkı yok. Hayır yeni şarkı var yüzlerce var ama yok dediğimiz şey kolaya geliyor. Çünkü sen yazarken şuna bakıyorsun çok tıklansın, öteki en çok izlenen olsun, basan en çok satan olsun gibi hep ticarete hizmet ediyoruz.

İnat edeceksin değil mi?
Tabii. Belki yeni başlamış ve çok başında olsaydım kayabilirdim. Çünkü insan o zaman o heyecanın içinde. Biraz da egolar da daha yüksek oluyor ama sonra kafana çaka çaka hayat siniyorsun tabii. O yüzden bugün artık yapamam ama belki 10 yıl önce olsaydı yapardım.

Bu albümle ilgili neler yapacaksın?
Çok çalamadığımız ulaştıramadığımız bir döneme denk geldiği için yeni bir şeyi 2017 sularına bırakmayı düşünüyorum. Arada yeni bir klip gelecek Alaca’ya düşünüyoruz. Onun dışında akustik videolara devam edeceğiz. Bir cover istiyorum cover yaparken de farklı yöntemler kullanmak istiyorum alıp aynısını söylemenin aksine. Bu kış çalabilmek istiyorum. Karşımda seven ya da sevmeyen kim olursa olsun görmek istiyorum. Nerde olduğumu konumlandırabilmek istiyorum. O şansım da pek olmadı. Geri dönüş az olunca -olumluya da olumsuza da açığım- bana göre doğru ama doğru bir yoldan mı gidiyorum ulaştırabiliyor muyum bilmiyorum. İnsan bunu görmeyi bekliyor. Gidemeyince de göremiyorsun. Bu kışı biraz ona ayırabilmek istiyorum arada cover, akustik kayıt ya da plak olabilir.

Yazılarınla ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyor musun?
O da pek ulaşmadı malum albüm satın almadığımız için ama itunes da indirebiliyoruz. Okuma ya da küçük oyunlar olarak tiyatrorla belki bir müzkal olarak birleştirerek paylaşabiliriz müziğimizi. Aklımda çok fikir var ama tabi bunlar hep bütçe.

Aynaya baktığın zaman kendinle ilgili ne hissediyorsun?
Üzülüyorum kendime bakınca. Kendi kendimeyken biraz hüzünlü bir halim var. Galiba başlarda agrasifliğime neden olan şeyler üzüntüme neden olmaya başladı.

Kelimelerle ilgili ne düşünüyorsun? Şarkılarında en önemli noktalardan biri de özellikle isimlerinde özenle seçildiği belli o kelimeler..
Bence kelimeler tedirginlikle yaklaşılması gereken hassas olunması gereken şeyler. Değişik kelimeleri kökenine inmeyi çok severim. Kayra diye bir şarkı yapmıştım mesela. Bir tiyatro oyuncusu vardı ismi kayraymış ilk kez orda duymuştum. Tanrının lütfu gibi bir anlamı varmış. Alaca mesela 6-7 anlamı var. Hepsi bütünde Alaca’daki sorulara gidiyor mesela bütünde. Çoğu insan onları albümün birer şarkısı gibi düşünüyor ama oysaki o hikayeden geliyor. O hikaye baştaki sorulardan geliyor. Bir bütün aslında ulaştırmak istediğim.

Boşluk hissediyor musun?
Çok. Her zaman.

Pişmanlık?
Pişman olmak için elinde bir fırsat vardır ve yapmamışsındır bence öyle bir alt metni var ama ben kırgınlıkla karşılıyorum. Çünkü benim onu yapamamı sağlayan şeyler oldu. Ha senin hiç mi suçun yok diyebilirsin ama bence yok çünkü ben bir konuyu o kadar etraflıca düşünüp zor karar alabilen bir insanım ki başka sebepler devreye giriyor.

Çok düşünüyor musun?
Çok fazla. 20 yaşımdan sonra kafa gitti.. Şimdi şimdi biraz bırakmayı deniyorum. Her şey senin kontrolündeymiş gibi hissediyorsun ama değil . Kaderci bir insan değilimdir ama bazı kırılmalara senin engel olamadığını düşünüyorum. Mesela bir albümü 5 yıl bekletip klibini geziden bir gece önce yayınlatarak bu tercihi ben yapmış olamam başka şeyler var çevrede.. Tıkanıyorsun.

Yalnız kaldığında ne yapıyorsun?
İşle ilgili müzikle ilgili yapmak istediğim şeyle ilgili çalışmadığım zaman rahatsızlık duyuyorum. Tam bir hastalık derecesinde. Atıyorum arkadaşlarınla çıkıp sohbetediyorsun ya bunu haftada en fazla birkaç kez yapabilirim çünkü bana bu “ne genişlik Begüm” gibi geliyor. O kadar zaman yok. sanki tıkanıyorum.

Son olarak umutların nasıl?
Kaybedeceğimiz çok şey var. Şu noktada tıkanıyorum: daha da kötüye gittiğini bildiğimiz bir durumdayken nasıl devam edebilirim diyorum ama bence hepimizin sarılması gereken şey en çok yapmak istediklerimiz çünkü bu iki şekilde de iyi. Birincisi en çok yapmak istediklerimiz şeyler olduğu için her zaman bize motivasyon verir, sıyrılmamızı, arınmamızı sağlar. Kaçış yolu olarak da görebiliriz bunu. Hem de en çok yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak başka şansımız yoktur zaten. Tek bir şeyden vazgeçemeyiz zaten bence bu hayatta o da içten ama gerçekten mecbur kalmayıp gerçekten yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak. Benimki ne mutlu ki hayattaki en büyük şansım bunu farkedebilmiş olmak. Onun üzerinde olmak. O yüzden kaçabilecek noktamla umut noktam ideal noktam mutluluk noktam en çok da kırıldığım noktam tek. Bir tane. o yüzden umudumu yitiremem öyle bir şansım yok.

Ferman Akgül Röportaj

HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK

image1

Sıkı durun! Ferman Akgül’den yeni single, hikaye kitabı, yeni yarışma ve yetenek avı geliyor! Müjdemizi de isteriz. Manga yeni albüme girmeden eski günlere dönüp 5.elemanı bulma kararı aldı!
Manga grubunun solisti ve yoluna artık solo olarak da devam eden Ferman Akgül’le yeni şirketi 06 Records’da müzikten, projelerinden, hayattan ve oğlu Aeron’dan konuştuk! Keyifli okumalar!

“İstemem Söz Sevmeni” için geç anlaşılacak bir şarkı olduğunu söylemiştiniz. O yüzden özellikle sormak istiyorum. Nasıl hislerle, nasıl gelişti yazım süreci?

Ben çoğunlukla melodiden şarkı yazıyorum. Vokal melodisi bulup üstüne sözleri oturtmaya çalışıyorum. En zoru da bu galiba. Çok nadirdir şiir gibi önce söz yazıp melodiye aktarmak. Burda zaten hazırda melodi, Yunan kökenli müziği vardı. Nakaratı mırıldanırken “ilelebet aşk” cümleciği çıktı ve onun etrafını kurguladım. Kimdir bu ilelebet aşk duyan adam, neleri söyleyebilir, ne hissedebilir, karşı tarafa nasıl seslenir, nelerden feragat edebilir? Bunları kurgulayıp madde madde üstüne ördüm hikayeyi.

Ferman Akgül’ün sözleri değil de kurguladığı adamın sözleri olarak düşünmemiz lazım yani.

Evet. İllaki vardır benim hayatımdan parçalar ama genel olarak kurgu. Bu da ilk defa yaptığım bir şey.

Yazım konusunda altın çağıma ulaştığımı hissediyorum diye bir tweet atmıştınız. Direkt bu şarkıdan kaynaklı mı yoksa birikimle mi böyle bir aşama var hissettiğiniz?
Sadece yaşadığım şeylerin üstüne yazmamın beni kısır bir döngğüye soktuğunu hissediyordum uzun zamandır. Hikayeler yazıyorum o hikayeleri yazabildiğim gibi şarkı sözü niye yazamıyorum diye kendimi çok sorguluyordum. Bu şarkı o döneme denk düştü. Kelimeleri, hikayeyi, adamı kurguladım. O yüzden beni çok mutlu etti. Heralde kendi yazım sürecimde bir evreye giriyorum diye düşündüm. Kendimi kandırıyor da olabilirim (gülüyor)

Hayır bence herkes hemfikir bu konuda 🙂

Manga’nın müziğinin evrilmesiyle Ferman Akgül’ün artık solo olarak da devam etmesi ve kendi müziği arasında nasıl bir değişim görüyorsunuz geriye dönüp bakınca?
Manga benim müzik karakterimin şarkı yazım karakterimin bir bölümü. Orda yazdığım şarkılar, verdiğimiz konserler farklı bir havada. O da vazgeçmek istemediğim bir durum ve kendimi orda da iyi hissediyorum ama onun dışında evde elimde gitar sürekli şarkı yazan da bir adamım. Minik minik, sade kalan şarkılar. Bu o sürecin bir başlangıcı. Kendimi öyle ifade etmek istediğim bir dönem. Klip de o yüzden bu kadar sade. Sadece gitar çalıyorum, şarkı yazıyorum. Kendimi bir yandan da böyle anlatmak istediğim, bu da var içimde ve bunu da paylaşmak istediğim bir dönem.

Kulaktan Kulağa programında dedenizin bir türküsünü söylemiştiniz. Bunun gibi farklı tatta çalışmalar düşünüyor musunuz yoksa bu çalışma gibi mi devam edecek yeni projeler?
Konserlerde türkü çalacağım. O düzenlemeler gibi, bazılarını alacağım konser için. Onun için ayrıca bir gitar bir piyano ile konser projesi de var. Yine köy köy dolaşacağız. Zor artık bu zamanda bu kadar dolaşabilmek ama zorlayacağım.

Zor demişken, tam da zor bir piyasanın içinde zor şartlar altında 06records’u kurdunuz. Artık kendim her şeyi yöneteyim gibi bir mantıkla mı kurdunuz yoksa işin içinde biri olarak plak şirketlerinin durumu yüzünden miydi bu karar?
Burası aslında eşimin kurduğu bir ofis. Onun ekibini ben aldım o beni çok destekledi bu konuda. Ben çok cesret edemedim ama 15 senedir bu sektörün içindesin, belki birçok fazla şey biliyorsun birçok plak şirketi sahibinden diye ama o role bürünmeden devam edeceğim. O yüzden Universal’la anlaştık. Benim yaptığım oluşumun büyük bir amiral gemiye ihtiyacı olacak. Orda da çok fazla hayal kurmak istemiyorum. Ben burayı sadece bir avcı şirket olarak yetenekleri bulmak üzere tasarladım. Yine Türkiye’yi gezeceğim. Onları bulup, direkt bir kapı açıp, onlarla ilgilenmek için bu şirketi kurdum. Bazı yarışmalar var onları artık kendim yapmak istiyorum. Birinin haklarını aldık. Haftaya Berlin’e yarışmanın finalini izlemeye gideceğim. Öyle bir şey ki hakikaten kafanızdaki vizyonu sizden daha iyi oturtabilecek biri olmadığı farkediyorsunuz. O yüzden bence zamanı geldi.

Manga tarafında yeni projeler var mı?

Manga bir single çıkaracak. Yeni bir proje daha var. O olursa eğer bir firmaya yeni bir şarkı yapıp eğlenceli bir proje üzerinde çalışacağız. Ayrıntılar netleşmediği için söyleyemiyorum. Onun dışında Birol Giray ile single yapıyoruz sonra Manga albüme girecek.

Albümle ilgili nasıl planlar var?
Biraz eskiyi özledik. Bizi yaptığımız işlerde akustik albümden beri eleştiriyorlar eski manga eski maga diye. Biz hiç eski manga diye görmüyorduk aslında bizim her şeyi denemek istediğimiz aç olduğumuz bir dönemdi. Hiç mutsuz ya da pişman değiliz.
Bu anlamda zaten yenilikçi bir grup bence Manga.
Kesinlikle ve öyle de olmak gerekiyor. Şimdi daha önce yaptığımız tarzda ve aslında daha önce dinleyip de dinlemeyi bıraktığımız grupları da özlediğimiz bir dönemdeyiz. O albümleri açıp dinliyoruz. Özledik ve oradaki yapıya dönme kararı aldık grup olarak. Yine beşinci eleman olabilir. Bunun için bir proje başlıyor ve bu insanın tanınmamış biri olmasını istiyoruz. Onunla birlikte yeni albüme gireceğiz.

Müzik dışı planlarınıza da gelelim biraz.
Orhan Pamuk’un kitabını beyazperdeye uyarlama hayaliniz varmış.
Bahsettiğim kitap Yeni Hayat. Benim heralde en sevdiğim romanlardan biridir. Öyle bir laf attım ortaya belki biri duyar çekmeye yeltenir diye ama sonra düşündüm mutlaka birileri Orhan Pamuk kitabını filme dönüştürmek senaryolaştırmak istemiştir. Bunun olmamasının da belli bir nedeni vardır gibi geliyor. Yeni Hayat her zaman benim bir köşemde ama okuduğum sinema birikimini başka bir yere aktarıyorum.

Sinema ve reklamcılık üzerine de eğitiminiz var. Bunlarla ilgili çalışıyor musunuz?
Reklamcılığı yarıda bıraktım çok zorladı beni bitiremedim. Ege’deki hocalarımdan özür dilerim ama çok kitap verdiler. Lisans eğitimim boyunca o kadar kitap okumamıştım. Ama sinema eğitimim için planlarım var. Biz çok teknik bir eğitim aldık. Üç sene yazım senaryo tarih derslerinden çok konu biriktirdim. Onları Blue Jean dergisinde de bir süre yazdım. O öyküleri geçen hafta basma kararı aldık. Öyküleri tekrar toparlıyorum. Mesela Osmanlı’da geçen bir cadı hikayesi var. Haziran’da öykü kitabını çıkaracağım.

Osmanlı’da geçen bir cadı hikayesi. Kulağa çok enteresan geliyor. Nerden geldi bu fikir?

Manga’dan gitaristimiz Yağmur’un Tırnala diye bir projesi vardı myspace zamanları. İsim nerden geliyor diye sormuştum. Bulgaristan’da 1800lerde geçen cadılarla ilgili bir hikaye anlatmaya başladı. araştırmaya başladım. Kitaplar, tezler, Evliya Çelebi’nin notlarını buldum ve yavaş yavaş yazmaya başladım. Hikayeyi kurguluyorum. Bir aşamaya getirirsem daha profesyonel birine verip romana ya da filme dönüşebilir.

Oyunculuktan da bahsedelim. Küçük Prens Müzikali’nde pilot rolünü aldınız. Projeye dahil olmanız nasıl gelişti? Oyunla ilgili ne hissediyorsunuz ve bu oyun size ne öğretti?
1 milyon satmış bu sene Küçük Prens. Ben Küçük Prens’i lisede almanca okudum. Daha büyük ve daha kalın bir kitap olduğunu hatırlıyorum ya da ben o zaman küçüktüm. Türkçesini geçtiğimiz seneye kadar okumamıştım. Bursa’dan İstanbul’a gelirken vapurda sıkıldım dolaşıyordum. Kitapların arasında gördüm ama üşendim sıraya girip almaya. Ertes gün Öykü Onur Tanyel aradı ve Süheyl Atay seninle görüşmek istiyor Küçük Prens ile ilgili dedi. Haydaa dedim. Buluştuk ve Süheyl Abi projeden bahsetti. Sizi heyecanlandırıyorsa beni daha çok heyecanlandırıyor ki zaten oyunculuk yapmak istiyorum ve bundan daha iyi bir ders, okul olamaz dedim. Altan Gördüm, Demet Tuncer, Meltem Cumbul, Özkan Uğur gibi isimler var. Hiçbir şey olmazsa hayatımın dersini alırım dedim. Biz onu bir turne hayaliyle tasarladık ama prodüksüyonu zor olduğu için istediğimiz haliyle yapamadık. Bir şekilde gidiyor oyun şuan ama sponsora bu konuda ihtiyaç var. Yönetmenimiz Alev Baymur’la da konuşuyoruz oyun üzerine. Oyunun her zaman arkasındayız.

Oyunculukla ilgili eğitim alıyor musunuz?
Düzenli almıyorum. O dönem Altan Abi ve Demet’ten aldığım skeç dersleri vardı onlara devam edeceğim. Şimdi bir dizi olma olasılığı var. Olmasa da derslere başlayacağım.

Bu kadar iş,eğitim, özel hayatta dengeleri nasıl koruyorsunuz?
Eşimle sürekli birlikteyiz. Çok sık seyahate çıkmaya gayret ediyoruz. İş olmayınca evde tıkılıp kalmayı sevmiyoruz. Eğer hiçbir yere gidemiyorsak İstanbul’un herhangi bir semtine gidip bir otelde kalıyoruz mesela. Hep bir değişiklik yapıyoruz ve o bizim özel hayatımızı da dengeliyor. Bir bayramda gidip Sultanahmet’te kaldık iki gece, turist moduna soktuk kendimizi. Ben turneye çıkınca orda kendimize serbest bir alan da oluyor.

Bir de baba olarak sorumluluklar var.

O apayrı bir şey. İşten ayırdığımız ilk öncelik zaten Aeron. Akşam dokuzdan önce eve gitmeye gayret ediyoruz çünkü onun uyku saati. O da iş hayatımızı şekillendirdi. Haftasonları özel bir şey turne vs olmadıkça iş almamaya çalışıyorum. Çevreme de söylüyorum özellikle pazarı tamamen eve ayırıyorum. Bu yönlendiriyor ama işten de feragat etmiyoruz.

Konuşuyor mu?
Dada bababa bir şeyler diyor.

Nasıl hissediyorsunuz?
Hayal gibi. Biri sana canlı konuşan oyuncak robot vermiş gibi. Aslında üç dört ay böyle hissettim sanki ben miniğim annem babam bana konuşan bir oyuncak aldı. Sarılmaya, sana bakmaya başladığı zaman anlıyorsun ki böyle bir şey değil bu senden bir parça. Enteresan bir durum.

Sizin insanlara, hayata dair bakışınızda bir farklılık yaratıyor mu? Genelde annelerde şu çok daha duygusal olma durumu olur ama bir baba olarak nasıl etkiliyor?
Ben çok duygusalım o açıdan beni çok daha fazla duygusal yapamaz ama çocuklara tabii ki bakış açım değişiyor. Trafikte daha dikkatli oluyorum ya da günlük hayatta daha teknik şeylerde de dikkatim artıyor. Uçak korkum iyice arttı mesela. Çocuğum oldu ve dünyayı acayip farklı görüyorum falan onlara inanmıyorum.

İstanbul kafası, üke gündemi, zaman problemleri.. Geleceğe dair ne düşünüyorsunuz?
İnsanın tabii tedirginlikleri oluyor. Son birkaç senedir Türkiye trafik kazası hiç bitmeyen bir otoyol gibi. On adımda bir bir şey oluyor. Bu günlük hayatımıza çok işlemeye başladı ve normalleştirmeye başladık. Bu beni korkutuyor ama ben umut doluyum. Geçecek, geçmek zorunda. Yazacağımız şarkılar içinde söyleyeceğimiz en önemli şey de, Manga olarak da benim için de böyle olacak. Daha pozitif nasıl bakabiliriz benim bakış açım bu. Tabii tedirginim ama günün sonunda herkes negatif ve karamsar olursa dipsiz bir kuyuya gidiyor. Ne kadar pozitif bakarsak bir yerden yeşerecektir mutlaka.

Son olarak Lemur Dergi okuyularına bir mesaj alabilir miyiz?
Çok güzel bir dergi ve bu dergiye sahip çıksın okuyucular. Türkiye için de enerjimizi iyi tutmamız lazım. Cem Yılmaz’ın filminde dediği gibi “bence her şey çok güzel olacak”!

*Röportaj Lemur Dergi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Kemal Hamamcıoğlu Röportaj

IMG_8142


“YALNIZ VE YALNIZLIĞIYLA ÇOK GÜÇLÜ BAŞEDEN ÇOCUKLARI ANLATMAK İSTİYORUM!”

Şekersiz sade kahvesi güzel ellerinde, her soruma verdiği cevaplarla hisleri uyandıran, Kabin, Craft ve son olarak Kahramanlar Hep Erkek oyunlarıyla kalbimize yumruk atıp sonra sımsıkısı sarılan Kemal Hamamcıoğlu ile ‘gerçek’ olan ne varsa ondan bahsettik. Keyifli okumalar!

Seni uzun bir süre kültür sanat programlarında sunucu olarak gördük. Bir süre sonra tiyatroyla anılmaya başladın. Televizyonda olmak seni yorduğu için mi yoksa tiyatro hep içinde olduğu için mi böyle bir geçiş oldu?
Mimar Sinan’da Sinema okurken televizyoda çalışmaya başladım. Birden kendimi televizyon programı hazırlayıp sunarken buldum. Dört sene boyunca kendi başıma hem program hazırlayıp hem de sundum. Benim için genç yaşta çok iyi bir deneyim oldu. Ardından Yüksek Lisansı yine Sinema üzerine yaptım ama ekranın önünde olmanın yetmediğini anladım. Sonrasında da doktorayı bırakıp askere gittim. Orada yazma serüvenim başladı.

Askerden önce, çocukluğunda da yazıyor muydun? Onları saklıyor musun, dönüp okuyor musun mesela?
Yazıyordum, saklıyorum ama hiç dönüp bakmıyorum. Dönüp bakmaya vaktim yok. 7-8 yaşındayken yazdığım mektuplara bakıyorum ama onları açmak, o zamana geri dönmek başka bir şey. Yaşadığım hikayeler anıya sonra yazıya dönüşüyor.

“ARTIK YALNIZLIK NUMARASI KESEN KİMSEYE HAYATTA TAHAMMÜLÜM YOK!”

Çocukluğundaki yazıları saklıyor musun okuyor musun diye sorma sebebim senin oyunlarında belki yazarken amacın olmasa bile bizi çocukluktaki saf temiz duygulara götüren ve bizi bugünle sorgulatan, geçmişle yüzleşme gibi, ayna gibi gelen hisler olması. Sen de yazarken bu karşılaşmaları böyle yaşıyor musun ?

Tabii ki yazarken birçok şeyle, yazdığım karakter üzerinden de yüzleşiyorum. Karakterlerin hepsinde ben varım ama benim birçok yanım ve birçok olmayan yanım da var. Çocukluğun bu kadar hissedilmesinin sebebi naif ve hakiki olması o zamanların, kırılgan olması. İyi dediğimiz ya da bize dokunan her şeyin dokunmasının sebebi anlattığı şeyin pür olması. O yüzden yalın ya da duygusunu korkmadan ifade eden bir şey gördüğümüz zaman hemen çocuklukla ilişki kuruyoruz. Benim de çocuklukla kurduğum ilişki ağlak bir yerden ya da yalnız bir çocuktum falan değil. Zaten öyle bir çocuğu da anlatmak istemiyorum. Yalnız ve yalnızlığıyla çok güçlü başeden çocukları anlatmak istiyorum. Öteki türlü zaten herkes melankolik ve ağlamaya çok hazır. Artık ağlayan, melankolik, yalnızlık numarası kesen kimseye hayatta tahammülüm yok. Güçlü ve gülen, mutlu, bombok bir çocukluk geçiren ama bombok bir çocukluk geçirdim e hadi akşam nereye dans etmeye gidiyoruz? diyen insanların hikayesi beni artık sadece ilgilendiriyor.


“HAYATTA KAZA YAŞAMADAN KAZADAN ÇIKARMIYORSUN!”

Senin için çocukluğun nasıl geçti?
Mutsuz ama Şahika Tekand’ın bir derse birine dediği çok güzel bir laf vardı. Bir oyuncu birden sahnede ağlamaya başladı ve çocukken başıma böyle bir şey geldi böyle bir travma yaşadım gibi bir şey dedi. Şahika Tekand, oyuncuya bana hayat dersi olan çok özel bir şey söyledi. Ee o travmayı artık bırak, 30 yaşına, bırak artık o travma orada kalsın. Travmalarına sarılma! Artık ben de oralarda değilim ve o acılarımla flörtleşmiyorum.

Askerlikten önce uzun bir seyahate çıkmışsın.
Doktora yapıyordum. Askere gidecektim. Kendimi bulmak için çıktığım ve ilk kez tek başıma uzaklara gittiğim bir yolculuktu. Hollanda’ya gittim. Tek başıma gidip tek başıma yürüdüm doğum günümü kutladım. Böyle tek başına başka bir şehirde doğum günü kutlamak duygusal bir şey değil. Ben çok eğlenerek kutladım. Sonrasında ağladım. Sonrasında güldüm.

Sonra sana tanımadığın birinin sarılıp doğum gününü kutlaması var değil mi? Bizde yaşadığımız her acının herkesten daha çok, daha büyük olduğunu düşünme hali çok sık rastlanır. Sanatçıların da belki bunu, yaşadığını kullanması var. Sende de yine hepimizden acıları gösterme ama bir umut da verme durumu var. Senin oyunlarından çıkarken kalbinde bir şey yeşeriyor mutlaka.
Evet bu hikayeler böyle böyle oluyor. Yoksa “ne kadar acı çektim en büyük acıları ben çektim”le değil.Bir yandan da yazdığım şeyler de umut var ama umutsuzluğu anlatacaksam birisi intihar ediyorsa intihar ettiririm oyunda. Ucundan gösterilerek yapılan her şeye çok karşıyım. Küfür edeceksen küfür et. Yalnızsan yalnızım de. Oyunun sonunda ya da filmin sonunda birisi ölüyorsa ölsün. Ben çok kibarım, çok ahlaklıyım yalanına sanatta yer yok.

Askerlik psikolojik olarak çok zor bir şey ama sen ordan çok verimli döndün. İlk olarak Çağ Çalışkur’u arayıp oyun yazdığını söylemişsin.
Orada üç köpeğe onlarca kediye bakıp benim dönmemden bir hafta önce onları Alay’dan toplamaya geldiklerinde biri iğneyi yiyip ayağımın ucuna gelip ayaklarımın ucunda öldü. Şımarık’tı adı. Onun ölü bedenini arabaya ben taşımışım o gün. Dönmeden bir gün önce izne çıkabildim. Gidip bütün barınaklarda bakıp onu aradım. O iğneyi bedeni kaldıramamış ölmüş Şımarık. Bir köpek ben beş ayı orada geçirdiğim için her gün toktu ve son nefesini ayağımın dibinde verdi. Bu çok travmatik bir hikaye ama hayatta kaza yaşamadan kazadan çıkamıyorsun. Şımarık’ın hikayesini unutmamak için de yazıyorum. Sanırım.

Orası senin Kabin’in gibi düşünebilir miyiz?
Tabi tabi.

Kabin, Garaj, Kaan geliyor mu?
Kaan’ı yazdım ama şimdilik durdu. Yeni bir oyun yazdım. Kaan ne olur bilmiyorum ama doğru oyuncularla kendi zamanında olacak. Her hikaye kendi zamanında tamamlanıyor.

Kabin ve Garaj için senin vermek istediklerinin anlaşıldığını hissediyor musun?
Evet benim için de tamamlandı artık bitti. Hiç dönüp bakıp da bittiklerinde üzülmedim. Bir şey başlar ve biter. O da öyle bir yolculuktu. Arada başka oyunlar da oldu hiç kimseye çıkarmadığım ama içime sinmiyorsa kalıyor, dönüp bakmıyorum.

“BOZUK PARA SAYMAYI SEÇTİM. BU TAM BİR SEÇİM!”

Ne kadar yazıyorsun günde?
Bazen hiç yazmıyorum bazen aralıksız yazıyorum. Nasıl biriktiğiyle ilgili içimdeki hissin. Bu aralar yazabiliyorum çünkü içimde malzeme var. Bazen hiçbir malzeme yok hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ama onda yaşamayarak değil içimi açarak yaşıyorum. Ya da içimi kapayarak yaşıyorum hayatı. O zaman o bir şeye dönüşüyor. Hep koştura koştura bir şey yapan insanlara hep şaşkınlıkla baktım. Çünkü yavaş yürüyerek, sindire sindire bir şeyler oluyor.
Biraz durmak da gerek galiba.
Önceden hep durmaktan korkuyordum. Şimdi korkmuyorum ya da yarışarak yapmıyorum hayatla kavgamı.

Kendini hayatınla, kariyerinle ilgili tüm bunlar senin kafanda çizdiğin yollar mıydı? Yoksa akışa mı bıraktın?
Canım ne isterse onu yapıyorum. Yaptığım seçimlerde çok bozuk para saydığımı da hatırlıyorum. O bir seçim. Ben herhangi bir reklam ajansında ya da dizide de çalışabilirdim ama bozuk para saymayı seçtim. Bu tam bir seçim. Askerlikten sonra yaptığım bütün seçimlerde ne istersem onu yapmak üzerine kendi yolumu çizdim. Yine öyle yapıyorum. Yine bozuk para sayabilirim. Yine bozuk para sayıyorum. Bir liralar çok kıymetli.

Senin için çok hissel, duygulu, kırılgan biri diyorlar. Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
Aslında yaptığım tüm işler çok sertti benim. Garaj da öyle. O sertliğin içerisindeki naif kısmı alıp birleştiriyorlarsa tamam. Duygusal değil duygulu, hisli davranıyorum ben. Bunu düşünen insanlar da Pollyanna gibi gezdiğimi düşünmüyorlardır. Ya da hayat çok güzel çiçekler,böcekler diyerek de gezmiyorum.

Mesela senin de yazılarını sıkça paylaştığın Umay Umay için de sanki hem karanlık, depresifmiş gibi bir algılama yaptıklarını düşünüyorum. Oysa tam aksine Umay Umay benim için bir kadının ne kadar güçlü olduğunun, umudun göstergesidir.
Umay senin neden tek kahramanın?
Çünkü yaptığı, dediği, durduğu her sessizlik ve gülüşü benim için bir şey ifade ediyor. Hayatla kurduğu mesafe ve ilişkiden ötürü, güçlü duruşundan ve güçlü durmayı kendi başına seçişinden.
Mesela dün akşam Maçka Parkı’nın oralarda yürüyordum. Yağmur yağıyor, yola çıkan ezilmesin diye sümüklü böcekleri kenara koyuyordum. Biri aldı ve koydu kenara benim gibi. “Aa dedim benim gibi biri var hayatta”. Umay da benim gibi ama benden bambaşka birisi o, çok çook güçlü bir kadın, bu yüzden kahramanım.

Neler okuyorsun?
Buz Sarayı’nı okuyorum dönüp dönüp. Şimdi Unutuş Bekleyiş diye bir kitap var onu okuyorum tekrar tekrar. Sadık Hidayet okuyorum. Ama bu ara okunacak az şey, izlenecek az film ve dinlenecek az insan var. O yüzden dönüp dönüp çiçek alıyorum, çiçek suluyorum. Doğayla daha fazla ilişki kuruyorum. Doğa bana daha çok ilham veriyor. Az hikaye var çünkü, az müzik, az edebiyat… Müzik bulamıyorum. Bu aralar okuduğum şeyler hep eski. Eskiyi döndürüp dolaştırıp okuyorum.

Kimleri dinliyorsun mesela?
Umay Umay’ı… İbrahim Maalouf dinliyorum. Furuğ ‘nun şiirlerini dinliyorum bazı bazı, dönüp dolaşıp. Moby dinliyorum. Birde klasik ve güçlü bir şeylere denk gelirsem dinliyorum. Dün mesela Farsça bir şeyler dinliyordum, kim olduğunu bilmediğim insanların ağıtlarını, türkülerini dinledim. Çok iyi geldi. Yazarken hep bir şeyler açık oluyor ama o açık olan şeyle yazdığım şeyin beraber akması gerekiyor. O yüzden müziği çok zor buluyorum. Müziksiz yazılmıyor.

“BİR GÜLÜCÜK KADAR RASTLAŞACAK YERİM VAR!”

Yalnız hissediyor musun?
Tabii hissediyorum.

Hep mi böyleydi?
Hep yalnız hissediyorum ama bu seçilmiş bir yalnızlık. Çok yakın arkadaşlarım, dostlarım… Etrafımda bir sürü insan var. Onlarla çok keyif alıyorum ama en büyük keyfi kendi başıma evimde alıyorum. L koltuğumda.

Buradan biraz aşk hayatına döneceğim. Biriyle beraberken de yalnız hissediyor musun kendini?
Bir ilişkiyle tamamlanmayacağını çok önceden öğrendim. Bir ilişkiyle neyi tamamlıyorsun ki? Ben bir ilişki yaşıyorsam, gülmek ve dans etmek için sadece… Bir bakış kadar bir omuz değmesi kadar bir ilişki yaşamak istiyorum şimdilerde. Bilindik durumlar çok durağan…

Bu kendini daha çok korumanı sağlıyor mu? Daha az hayal kırıklığı yaşamanı? Dediğin gibi bir ilişkide neyi tamamlıyoruz? Aslında kendi kendimizi tamamlıyoruz. Senin bu farkındalığa varman nasıl oldu peki? Kötü tecrübelerden mi kaynaklanıyor yoksa kendi farkındalığını arttırmakla mı?

Benim hayatta üretmek ile ilgili bir derdim var. İlişki konusunda da sadece gülmek istiyorum. Şuanda bir ilişki denk gelirse denk gelir. Rastlaşırsak rastlaşırız ama bir gülücük kadar rastlaşacak yerim var. Çünkü hayatta artık ilişki ve iletişim kurabileceğim, göz göze gelip gülümseyebileceğim, aynı şeylere değil farklı şeylere gülümseyebileceğim insan sayısı azaldı. Birde ben hayatta her şeye, yalnızlığa da tutkuyla bağlı olduğum için, tutkusuz bir ilişkinin içinde var olamıyorum.
Seni besleyen bir ilişki var mı? Şu ara aşık mısın?
Hayır şuan aşık değilim. Besleyen ilişki bulmakta da çok sıkıntı çekiyorum.
Ne istiyorsun peki bir ilişkide? Bu sadece gülmek ve dans etmek değil.
Tutku istiyorum.

Biz hep bir ilişkide samimiyet, doğru, iyi ve güzel şeyler aradığımızı söylüyoruz ama… Yine bir röportajında geçiyordu; çamura battıktan sonra kendim oldum diye..
Tabii ki. Kimse sevişiyor numarası yapmasın artık. O kötü sevişmelerin hiçbir, hiçbir porno film de bile bu kadar vasat kurgulanmıyor.

“HAYATTA ARTIK ÖNYARGIDAN KIYMETLİ BİR ŞEY YOK!”

Hayatla ilgili, yaşamakla ilgili ne hissediyor ve ne düşünüyorsun? Mesela geçen gün ağzımdan benim de şaşırdığım bir şekilde “Evet hayat çok çirkin ama yaşamak çok güzel ” diye bir cümle çıktı. Evet, hepimizin hayatında zorluklar var ve illa ki senin hayatında da öyle. Ama yaşamaktan keyif alabiliyor musun? Ayrıca bunlar senin sanatınla da ilgili. Sanatın olmasaydı da seni tamamlayan sürekli bahsettiğin yalnızlığın içinde bu şekilde konuşabilir miydin?
Bu kadar derinlikli bir yerde olmazdım. Bu kadar incelikli bir yerden bakmazdım cesurca ama yine buna benzer bir yerlerden bakardım sanırım hayata. Hayat zaten kurgusunu çözemediğimiz bir şey. Ve o kurgusunu çözemediğimiz bir şeyin içerisinde de uyarılacak nedenler arıyorum. O bulduğum nedenler bana iyi geliyor. Mesela dün sadece kendi yatağım olduğu için mutlu uyudum ve mutlu uyandım. Bu kadar basit. Ben de hep büyük bir şeyler, büyük bir aşk, büyük bir ev gibi mutlulukların peşinde yakın zamana kadar debelendim koşarak. Şimdi kendi yatağım ve L koltuğum yeterli, mutluyum. Kendimle dost olmaya ihtiyacım var.

Kendi iç sesini dinliyor musun?
İç sesimi değil önyargılarımı dinliyorum. Çünkü hayatta artık önyargıdan kıymetli bir şey yok. Herkese her şeye insanlar ilişkiler konusunda basit ve net bakıyorum. Hiç kimse bizim kurguladığımız kadar derinlikli bir yerden hareket etmiyor. Sevmedi. Olmadı. Kötü gibi. Hislerimle değil önyargılarımla hareket ediyorum. Önyargını sev.

Çok derin bir yerden gelen Kahramanlar Hep Erkek’le andık seni. İzlerken kamerada gözgöze gelmeyi ya da bazen öyle yükselişler vardı ki biri kalksın sandalyeye vursun gibi şeyler bekliyor insan. Oyunun böyle olması nasıl bir seçimdi?
Aslında sandalyeyi devirmek istiyorsan kafanda deviriyorsun ve tamamlanıyor. Zaten bir sayfayı kıvırdığın zaman dikdörtgen olduğunu biliyorsun illa göstermeye gerek yok. Benim için tamamlanma hissi çoğu zaman tamamlanmayarak, fiziksel olarak gözgöze değil üç beş gün sonra keşke göz göze gelseydik diyerek gerçekleşiyor.

Metni oluştururken neler düşündün? Asena’nın kadınlarını anlatırken “kadınların sesi erkekler” olma meselesini net hissedebildin mi?
Duygu Asena’nın bir anlamda kendi hikayesi. Başladığım noktada evet erkekler okusun dedim ama erkek kadın fark etmez. Kim okursa okursun bir önemi yok. Bir otobüs yolculuğu gibi sırtlarımız dönük sanki bir yolculuğa çıkmışız gibi.. Bir yol hikayesi. Kitabı da çalışırken birinin aşkı ailesi ve kendisini bulma hikayesi üzerinden gittim. Kitabın kurgusu oyundan farklı bir yerde ama his olarak aynı yerde bitiyor. Ben oyunu ilk oynadığımız gecenin sonunda oturdum Duygu Asena’yı karşıma aldım ve teşekkür ettim. Böyle bir kitabı yazdığı için ve benimle, metinle biraraya getirdiği için bu işi. Ben hep birilerini anlamak ve dokunmak üzerinden bir şey yapıyorum o yüzden kadın ya da adam olmasının önemi yok. Bir çocuk da koyabilirdim. 4 adamdan biri 80 yaşında da olabilirdi. Ben iddiasız bir iş yapmak istedim. İddiasını kendi içinde, iddiasız olmasında taşısın istedim. O yüzden sonrasında sandalyeler birçok kez devriliyor insanların hayatlarında.

Bu aralar neler yapıyorsun? Yeni sezonda neler var?
Yeni sezonda bir oyun var. Garaj tekrar başlayacak. Videoart projeleri yapmaya başladım. Hakan Kurtaj’la yaptığımız performans Youtube’da. Adı: Dudaklarım kanlı, sevgilim. Bir sinema filmi projem var onun üzerinde çalışıyorum. Eylül gibi çizim kitap çıkacak. Bir dizi öyküsüne çalışıyorum.

Sinema filmi için bir ipucu istesem?
“Hasta olmak için hastalığa yakalanman gerekmiyor.” diyor.

Oyunculukla ilgili bir şeyler yapmak istiyor musun?
Oynamayı gerçekten istediğim bir şey çıkarsa ve kendimi oraya teslim edebilirsem yaparım. Yapmak için bir şey yapmak istemiyorum hayatta. Garaj gibi Kabin gibi ya da Kahramanlar Hep Erkek gibi iyi ki yaptım demek istiyorum. Herhangi bir dizide herhangi bir sözü ağzımdan söylemek istemiyorum. Her şey kendi zamanında kendi yerini ve boşluğunu dolduruyor. Oralardayım o yüzden.

Son olarak Lemur Dergi okuyucularına bir mesaj istiyorum.
Su yolunu bulur.

*Röportaj Lemur Dergi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Pelin Ermiş Röportajı

“Gerçek ancak gerçeğin olduğu yerden yaratılabilir.”

pelin ermiş

Eric Morris’in meşhur sözünü motto yapan Pelin Ermiş, “İşin en önemli kısmı gerçeklik” diyor. Aşk-ı Memnu, Mazi Kalbimde Yaradır, Adını Feriha Koydum, Emir’in Yolu dizileriyle tanıdık onu. Şimdilerdeyse Meltem Cumbul, Seren Şirince, Ushan Çakır ve Yiğit Özşener’in yer aldığı, Talimhane Tiyatrosu’nun son dönemde ses getiren oyunu Göl Kıyısı’ndaki Erica rolüyle dikkatleri çekiyor. Pelin Ermiş ile oyunculuğu üzerine keyifli bir söyleşi yaptık..

İzmir’den gelip senin için yabancı bir şehre, İstanbul’a yerleştin. İzleyicilerin zannettiğinin aksine bu sektörde işler çok da kolay değil. Zorlandığını hissettin mi hiç?
Hangi iş kolay ki? Zorluk tabii ki kaçınılmaz. Özellikle göz önündeysen, özellikle büyük bir sektördeysen ve yaptığın iş her aşaması büyük zevklerle eleştirilen bir işse, herkesin yorum yapma yetkisi varsa.

Artık kısa yoldan oyuncu olmak, dizilerde boy göstermek çok meşhur malum. Oysa sen Müjdat Gezen Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden mezunsun. Bu eğitim ne kattı? Oyuncu olabilmek anlamında eğitimin rolü nedir?
Her şeyden önce güzel bir sürü anı kattı. Şuan çok yakın olduğum arkadaşlarımı kattı. Ben baya romantik bi yerden girdim ama bunların önemi bende büyük.
Bence, bir doktorun ya da mühendisin bu soruyla karşılaşmıyor olması ama oyuncuların bu konuda düşündüklerinin hep merak edilmesi oyunculuğa ya da okullu oyunculuğa fazladan bir değer katıyor sanırım. Aslında okul, tabiatıyla çok şey kattı. Eğlendiğim, merak ettiğim, fark ettiğim ama daha çok okul bittikten sonra fark edeceğim bakma şekilleri kattı. Ayrıca oyunculuk derslerinin yanında estetik, sanat tarihi, felsefe, mitoloji, edebiyat gibi dersler kime iyi gelmez ki? Okul, insanın kendine güvenini erkenden bulmasına yarıyor da olabilir. Hem birey, hem de ekip olarak zorlu sınavlardan geçiyorsun. Her atılan adım daha sağlam basmana, daha güvenli olmana yarıyor. 4 yılda seni olduğun yerden bambaşka yerlere getiren arkadaşların ve hocaların oluyor.Oyunculuk okuduğum için gerçekten mutluyum, içim rahat.

Talimhane Tiyatrosu’nda çok beğenilen Göl Kıyısı oyunundasın. Oyun nasıl gidiyor? Rolünden bahseder misin?
Oyun gayet güzel gidiyor. İzleyiciden iyi tepkiler alıyoruz. Önümüzdeki sezon da devam edecek. Enerjisi yüksek, heyecanlı bir oyun. Erica rolündeyim. Erica asi, hatta saldırgan olabilen, içindekini dışa vurabilen, sözünü sakınmayan, küfürlü konuşan ilginç bir kız. Baba eksikliğinden kaynaklanan bir travması var. Sevgisizlik, terkedilme, hayal kırıklığı bu travmanın asıl nedenleri. Oynamaktan çokça keyif aldığım bir rol.

Nasıl hazırlanıyorsun rollerine? Hani o “Deli rolü için 1 ay akıl hastanesinde yaşadı” haberleri klişe mi? Rol öncesi ezber dışında çok fazla bir enerji sarf ediliyor mu?
İşin en önemli kısmı enerji aslında. Sarfedilen ve bir o kadar da yeniden üretilmesi gereken bir enerji alışverişi oluyor seyirciyle aranda. Seninle zaman, mekan, hatta oynadığın rol arasında. Ne zaman bütün enerji senin hem ait, hem de sahip olduğun bir haldeyse o zaman etkileyici olduğunu hissediyorsun. Akıl hastası olmak için 1 ay hastanede kalmak gerekmeyebiliyor yani.

İlle de bir hazırlanma yönteminden bahsetmem gerekirse, Eric Morris’in “Gerçek ancak gerçeğin olduğu yerden yaratılabilir” sözü benim yaklaşımımı belirliyor herhalde. Ne kadar dürüst, ne kadar açık, ne kadar gerçek olursam o kadar gerçek oynayabilirim.

Bazen bir role dışarıdan yaklaşır, uzaktan gözler ve yavaş yavaş tanışırsın. Bazen içinden bir şeyler arar bulur çıkarırsın. Bazen de kendi çıkar. Ama her halükarda gerçekle bağını koparmaman gerekir. İnsanın kendisini dürüst ve açık bir şekilde yaşayabilme yürekliliğini gösterebilmesi hem yaşamak için, hem iyi oynamak için olmazsa olmaz beceriler sanırım.

Rolün etkisinde kalıp günlük hayatta farklı bir karakter gibi davrandığın oluyor mu?
Günlük hayatta zaten farklı bir karakter gibi hissedebiliyorsun. Bu her zaman mümkün, hem de herkes için. Ama oynadığım bir rolden dolayı manava kasaba farklı davransam ve her rolde bu değişse çekilmez biri olurdum herhalde (gülüyor).

Bir karakteri var edip sonra onu televizyonda izlemek nasıl bir duygu?
Bazen sıkıcı olabiliyor; keyifli olduğu zamanlar da olabiliyor. Özellikle yaptığımın nasıl göründüğünü merak ettiğim, yeni şeyleri farketmemi sağlayan bir gözlem yolu oluyor.

Senin en sevdiğin dizi hangisi? Mesela Manuella favorilerin arasındaymış anladığım kadarıyla.
(Gülüyor) Çocukken izlediğim Brezilya dizisiydi. Bir dönem nerdeyse herkes Manuella ve Izabella ikiz kardeşlerini izliyordu. Yabancı dizileri takip ediyorum. Bazıları o kadar başarılı ki takip etmemek mümkün değil. Aslında çok var ama hepsini tek tek söylemeyeyim. Six Feet Under, Breaking Bad, Tudors en favorilerim.

Böyle bir dizide veya şöyle bir rolde oynamayı çok isterdim dediğin bir proje var mı hayalinde?
Anlatsam dergiyi tamamen bana ayırmanız lazım (gülüyor)

*Röportaj 10sayfa haziran sayısında yayınlanmıştır.

Burcu Tatlıses

“GÜZEL KOKULU ŞARKILAR”
Funda Arar’ın ezbere söylediğiniz ne kadar güzel şarkısı varsa yüzde doksan sözleri Burcu Tatlıses imzası taşır. Alagül, Senden Öğrendim, Yak Gel, Camdan Kalp.. Bir yandan şarkılar paylaşmaya ve konserler vermeye devam ediyordu ama artık işin mutfak kısmını bırakıp sahnelere güzel kokulu albümüyle çıktı Burcu Tatlıses. Alternatif müziğin kalemiyle ağlatan ama yüzü hep gülen kadını ile albümünü ve hislerini konuştuk..

burcu tatlıses

Öncelikle müzikle nasıl tanıştığını falan sormayacağım ama her şeyden vazgeçip müziği hayatının merkezine koyma kararını nasıl aldın?
Bu kararı almakta diğer ihtimalleri deneyip, yaşamış olmak ve kendimi oralarda bir yerlere koyamamak durumu var. Mühendis olamam ben, anladım misal. Ben içine kendimden bir şey koyamadığım, kendi yaratımımla besleyemediğim bir şeyde yaşayamam. Mutlu olmayı aramalı herkes bence, düşük ihtimalli, zor bir durum bu ama herkese göre olasılığın daha yüksek olduğu bir şekil var. Kimi için dağlara tırmanmak mesela bu, kimi için bir şeyler öğretmek belki. Benim için olmayan bir şeyin Burcu halini vücuda getirmek. Müzik bu yolu açıverdi bana.

Aslında hep çok özel şarkılarla vardın aramızda. Sözler, şarkılar, internet kayıtları da vardı ama neden geç oldu albüm?
Şimdiymiş demek zamanı. Albüm yapmak çok zor bir durum değil, daha önce de gerçekleşebilirdi aslında ama benim için kendimi önce anlamak sonra da istediğim gibi anlatabilmek çok önemliydi. Fazla mükemmeliyetçiyim maalesef, maalesef diyorum çünkü her şeyi zorlaştırıyor bu durum bir yandan. Elinde bir şeyin tohumu vardır ama yağmur gelmezse, toprak içini açmazsa sana, gerçek halini bulamaz. Bu albüm kendi mevsiminin ağacı oldu. Bunun için beklenmesi gerekiyordu demek.

Hangi sözü nasıl yazacağını kaç tık alacağına göre düşünen ticarileşmiş müzik piyasası içinde biraz da o güzel şarkıları neden başkalarına verdin demek istiyorum..
Bilmem. Bunu düşünerek, hesaplayarak yapmadım ki. O şiirler, öyle güzel oldu, o müziklerle, o yorumcularla, o hikayelerin içinde. Hiçbirinde keşke ben diye düşünmedim.

Nasıl çıkıyor bu şarkılar? Yorumlarda sanki 60-70 yaşında biriymiş gibi yazıyor diyorlar 🙂 Mesela ilk şarkın Alagül’ün hikayesini paylaşır mısın bizimle?
İlk yazdığım şiirleri buluyorum bazen eski defterlerimde, tarihlerine bakıyorum, 15-16 yaşındaymışım ama ölümden söz ediyormuşum. Yalnızlığın ağırlığından, tükenmişlikten, vazgeçme ihtimallerinden, kocaman aşklardan, acılarından : ) Belli ki içimde başka biri daha var, ya benim eski ruhlarımdan birinin kalıntıları ya sonraki zamanlardan birinin öngörüleri, bilemiyorum. Tek bildiğim, bir şeyler düşüyor aklıma ve yazıyorum. Alagül bunu keşfettiğim bir şarkı. Bestesini bir dakikadan az dinleyip, sanki bin yıldır aklımda bekleyen sözcükler dile gelmiş gibi mırıldanmaya başlamıştım bir anda. Bir yandan da ben nereden hatırlıyorum bu sözleri diye geçiriyordum aklımdan. Yaşadığımı, yaşamadığımı, hayel ettiğimi, duyduğumu, gördüğümü yazıp söyleyiveriyorum işte. Yeter ki o yol bir şekilde açılıversin.

Bir röportajında her şey çok güzel geçti bu albüm sürecinde demişsin. Malum ilk albüm için hep “aceleye geldi”, “içime sinmedi” durumları olur. Albümü eline aldığın ilk an nasıl hissettin ve albümü sen nasıl değerlendiriyorsun merak ediyorum.
Her şeyin ilk anından son anına kadar her yerindeydim fazlasıyla. Şarkıları yazdım, düzenlemeleri an be an oluşurken izledim ve dahil oldum. Kayıtların her saniyesinde stüdyodaydım, fotoğraflar çekildi, kartonet tasarımında yine müdahildim. Tüm bunlardan dolayı belki de albümü elime aldığımda bende çok özel, havai fişekli, heyecan verici bir etki yaratmadı. Bir de şöyle bir durum var, her zaman daha iyisi olabileceği hissi hep bakidir içimde. O yüzden çok acımasız eleştiririm kendimi. Ne harika bir şey yaptım noktasına pek gelemem. Sanırım hayatımda ilk kez, bu albüm sonrası gönül rahatlığıyla dile getiriyorum bunu, en çok da kendime.

İki klip izledik bu albümden. İlk klibin aksine ikinci klip daha “arkadaşlarla takılıyorduk” havasında ve çok da tatlı olmuş. Klip konusunda ne düşünüyorsun?
Klip konusunu önemsiyorum. Görselin gücü yadsınamaz. Sinema ve müzik birbiriyle anlaştığında, büyüsünü hiç kaybetmeyecek bir an ve anı bırakıyor beynimizde. İnternet krallığı gücünü bunca büyütmeden önce, klipleri insanlara ulaştırabilmek için müzik kanallarından başka alternatifimiz yoktu ki oralarda yer almak da binbir türlü koşula bağlıydı (hala öyle). Misal, sizin var ettiğiniz müzikle ve kliple varlığını sürdüren müzik kanallarına para ödüyordunuz bir de klibinizi yayınlatmak için. Şimdilerde sosyal medya diye bir durum var neyse ki. Bu, bizi özgür kılıyor her anlamda. Hem insanlara ulaşma anlamında ama hem de üretim sürecinde. Bir yandan da daha çok farkedilmek için farklı olma zorunluluğunu getiriyor. Düşünmek zorunda bırakıyor yani. Enerjini yaptığın işi bir yerlerde görünür kılmak için harcamak yerine, özgün olmak için harcayabiliyorsun. Bir yandan da 11 şarkılık kocaman bir albümün bir ya da iki şarkısına klip çekip, diğerlerini yok saymak durumundansa, hepsinin filmini yapabiliyorsun işte. Ben olabildiğince çok video klip yapmak istiyorum “Güzel Kokuyorum” için.

Albümde bir cover, Baba Zula şarkısı var. Bir Sana Bir de Bana.. Başka bir ruha bürünmüş sanki şarkı. Yeni çalışmalarınız var mı cover konusunda? Ya da bir düet düşünüyor musun mesela?
Şu an planladığım bir şey yok. Yeni şarkılar yazmayı daha çok önemsiyorum. Çok sevip de keşke ben yazsaymışım dediğim bir şarkıyla karşılaşırsam düşünebilirim ama.

Çok naif, samimi, gerçek bir albüm bence “Güzel Kokuyorum”. Aslında çok kırılgan içi ama tıpkı senin gibi hep tebessüm ediyor sanki bir yandan. Hayata karşı da böyle misin?
Hep gülümserim ben, kendimi hatırladığım andan beri. Bazen gerçekten, bazen kendimi, içimdekini kollamak, kendime saklamak için. Duygularımı herkese olduğu gibi açık edebilen biri değilim, neyin var diye sormasınlar diye herhalde hep gülerek dolanıyorum ortalarda. Gerçi şimdilerde neden hep mutlusun diye soruyorlar, bu sefer de mutlu değilim heep diye bağırasım geliyor : ) Hayata karşı genel anlamda olumluyum, olmaya çalışıyorum. O zaman her şey daha kolay yolunu buluyor galiba. Öbür tarafını da fazlasıyla dipte yaşıyorum ama. Düştüğüm o kuyudan çıkmak zor oluyor ve uzun sürüyor. Kayboluyorum ortalardan biraz. Görünür olduğumda yine gülümsüyor oluyorum : )

“Sen Dur Ben Gölge” adlı bir şiir kitabın vardı. Parmak ucunda dünyayı görmeye çalışan çocuğum” diyordun bir satırında. O çocuk dünyayı görebildi mi? Mutlu mu kendi dünyasından?
O çok mutlu bir çocuk, hep de öyle olmasını umuyorum. Küçük oğlunu büyümekten korumak isteyen ama elinden hiçbir şey gelmeyen bir annenin iç sesi o şiir. Dünya her şeye rağmen güzel ama hiçbir şeye rağmen çok kötü. İçinde kötünün k’si olan bir şeyin bile çocuğuna değme ihtimali azap verici. O şiiri yazdığım anda, Uzay kendi boyundan büyük balkon duvarından dışarı bakmaya, görmeye çalışıyordu. Göreceklerinden korktum sanırım.

Son olarak ne yapmak istiyor Burcu Tatlıses? Planları ne? Yakında bizi bekleyen projeler var mı?
Burcu Tatlıses şarkılar yazmak, söylemek, yeni müzikler yeni sözler denemek, öğrenmek, keşfetmek, yaratmak, sonra bunları paylaşmak paylaşmak paylaşmak istiyor. Mutfakta biraz fazla oyalanmış olmanın acısını çıkarmak istiyor. Kendimden üçüncü şahıs olarak söz etmeyi denedim önceki cümlelerde, pek komikmiş, vazgeçiyorum : ) Hep bir yerlerde şarkı söylüyor olacağım ben, ne kadar çok konser, o kadar birbirimize yakalanıp tutulma hali demek. Bu yakalanmalara bir ihtimal daha hazırladığınız için sana ve Felsebiyat’a çok teşekkür ediyorum.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi haziran sayısında yayınlanmıştır.

Yok Öyle Kararlı Şeyler

CE0yQk6UsAAuATA

KAFALAR HEP KARIŞIK
Mütevazi rock müziğin en kararsız 5’lisi onlar. Sen onlara kısaca YÖKŞ diyebilirsin. Eski albümlerini biz çok sevdik. Yeni albümleri piyasaya çıkmadan önce de nedir, ne değildi bir yoklayalım dedik…

Hikayenizin nasıl başladığını sormayacağım. Şuanda nasıl gidiyor yol? Hikayenin neresindesiniz ve ne derece memnunsunuz?
Genelde en başından sorulduğu için şimdiki zaman ve gelecek konuları kaynar, şimdiki zaman ise aslında en önemlisidir. Biz şuan hikayenin giriş bölümünün sonlarındayız, gelişme bölümündeki konularımızı oluşturuyoruz. Bu zamana kadar her şey şanslı ve kararsız ilerledi…

Hitap ettiği kitlenin bir anda büyümesi müzisyenlerin ruh sağlığı açısından olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Siz bu konuda güzel bir denge tutturmuş gibisiniz. Lisede gitar çaldığınız günlerden, bugünlere… Dürüst olun, kendinizi ne kadar “artist” hissediyorsunuz?
Biz artistliği beceremeyen bir grubuz, artık bu konuda kararlıyız. Bu bizim kendimize hikayenin en başında sorduğumuz bir soruydu; orta direk ailelerden gelmek, mahçup ve kibar yetişmek, evinde tarhana çorbası içmek rock starlıktan çok çok uzak eylemler. Bunu belki sahneye yansıtmazsın fakat bireysel olarak özümüz bu yapacak bir şey yok.

Aileleriniz ne düşünüyor sizler için merak ediyorum. Bilhassa anneler böyle durumlarda hem çok endişeli olur, hem de en büyük desteği verirler. Anneleriniz bu 5 kararsız adamın şarkılarını ezberledi mi?
Bu her rock grubuna, bilhassa yerel metal gruplarına sorulası bir soruymuş. Çok beğendim. Annelerimiz hala sırtımıza havlu koyası, konser öncesi ada çayı içiresi bir konumdalar. Şu bir gerçek ki anneni ikna edebildiğin her iş kitlelere ulaşır. İkna olmaya yakın durumda bizimkiler de, çok yaşasınlar…

İlk albüm sizin için başarılı bir adım mıydı? Beklediğinizi alabildiniz mi ya da istediğinizi tam olarak sunabildiniz mi? Bu soruyu soruyorum çünkü ikinci albümden sonra hep “ilk albüm aceleye gelmişti” oluyor.
İkinci albümü henüz yapmadan söyleyebiliriz ki ilk albüm aceleye geldi, tespit çok doğru zira ilk albüm yapan bir gruba kimse yeterli yatırım da yapmıyor vakit de tanımıyor. Bu durum heyecan ve tecrübesizlikle de birleşince ortaya “ilk albüm” kavramı çıkıveriyor. Şarkıların dinlenip dinlenmemesi bir yana ilk albümünden memnun olan çok az grup tanıyorum. Bu tıpkı ilk yemeğini yapan bir aşçı veya ilk elbisesini diken bir terzi gibi; zamanla herkes, her iş olgunlaşıyor.

Kaset Zamanları karma albümünden Çektir Git şarkısını dinledik. Bir Mavi Sakal hayranı olarak parçayı size çok yakıştırdım. Şarkı seçimini nasıl yaptınız? Yeni coverlar düşünüyor musunuz?
Mavi Sakal’dan Çektir Git şarkısı proje içinde şans eseri bize denk geldi, iyi ki de denk geldi zira biz de hemen benimsedik. Zaten lise yıllarında grupça çaldığımız bir şarkıydı. Farklı ne yapabiliriz diye çalışınca da ortaya orjinalinden uzakta, minör ve funk bir cover ortaya çıktı. Sonuçtan biz de memnunuz.
Hep Lunapark kitabı için de bir parça yaptınız. Şarkınızı soundtrack olarak görünce Yökş’ün de bir kitabı olsa dedim. Mizah ve tespit yüklü şarkılarınızın yanında yazdığınız şiirler, hikayeler, farklı tarzda yazılar var mı?
Bu güzel düşünceniz için teşekkür ederiz, umarız ki fikirlerimiz gelecekte böyle fiziksel bir ürüne de dönüşür. Hep Lunapark kitabına soundtrack fikri kitabın yazarı Bahadır Cüneyt Yalçın’dan çıktı. Albüm lansmanımızı Şarkı Sergisi ile yaptıktan sonra neden kitap şarkısı da yazmıyoruz dedik ve ortaya Ah Lunapark şarkısı çıktı. Aylarca şarkı üzerine uğraştıktan sonra içimize sindiğini düşünüyoruz.

Kendi tasarım atkı, pena, bere, hatta Beni Kafana Takma şapkalarınız var. Karşımızda çok çalışkan bir YÖKŞ belediyesi bulunuyor. Yeni ürün çalışmalarınız var mı?
Yökş’e ait kurumsal bir kimlik yaratıp ona ait ürünler, projeler, etkinlikler ve söylemler yaratmak hoşumuza gidiyor. Profesyonelliğe doğru yaklaştıkça daha çok tasarlayacağız ve üreteceğiz de. Henüz bu ürün işleri biraz gerilla ilerliyor. Bir çok insanda şapkalarımız, penalarımız ve başka anı ürünlerimiz mevcut. İnsanların hayatına mp3’lerden çıkıp fiziksel olarak dahil olmak çok güzel. Hatırlandıkça ne mutlu bize…

Bir de t-shirt yakışmayan adam diye t-shirt yapın bence, ilk şarkıya selam olsun. Duyduğum kadarıyla ilk şarkınızı hiç sevmiyormuşsunuz. Doğru mu?
İlk şarkımıza tişört yapma fikri hala var doğru fakat şarkıyı sevmediğimiz pek doğru değil. Hatta hala konserlerde en gaz şarkımız olarak finallerde çalıyoruz. İlkler unutulmaz.

Yine de grup olarak, belki de sadece bir hissi kafanızdan atmak için, ilk şarkınızı yapmak ve artık onun sadece size değil, herkese ait oluşu… Nasıl hissettirmişti?
Bir fikrin bir problemin bir sorgunun şarkıya dönüşmesi ve onun artık dinleyen herkesin ortak olgusu olması muazzam bir doğa olayı. Bulaşıcı bir virüs gibi, kitlelere yayılan bir şarkı akımı bu. Bunda pay sahibi olmak, bunun parçası olmak çok keyifli.

İlk albümün tanıtımını ilgi çekici bir sergiyle yapmıştınız. Şarkı sergisi yeni albümde de olacak mı? Bu anlamda yeni projeleriniz nedir?
İlk albüm lansmanımızı bir şarkı sergisi ile yaptık, özetle her bir şarkımızı illüstrasyon sanatçılarını çizdirip sergide bu çizimleri şarkıları ile ziyaretçilere sunduk. Sonuç inanılmazdı, tecrübe eden herkes çok memnun ayrıldı. Yeni albümler için daha iyi bir fikir bulamazsak şimdilik en iyisi bu.

Son olarak, kararsız olmak neden güzel?
Kararsızlık aslında doğruyu beğenmeme durumu. Gündüz Vassaf’ın şöyle bir cümlesi ile cevap vermek istiyorum: “eğer kararlılık bize sunulan seçenekler çerçevesinde taktığımız at gözlükleriyle bostan kuyusunun etrafında dönüp dolanmak ise kararsız olmak, ben bu oyunu oynamak istemiyorum demektir.

*Röportaj 10Sayfa Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Barış Doster

HAYAT BOŞLUK KALDIRMAZ!

IMG_5187

Öğrencilerinin çoğunlukla “okula gelme sebebi” olarak tanımladığı, bilgi birikimiyle kendisine hayran bırakan ve gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin saygıdeğer hocalarından Barış Doster ile gazeteciliği konuştuk. Kendisinin uzun yıllar yaptığı gazetecilik deneyimleri bir yana, “Hayat boşluk kaldırmaz!” cümlesi bir öğrencisi olarak da hafızamdan hiç silinmemiştir. Bu yüzden bu yazının başlığını da böyle sunmak istedim. Ondan öğreneceklerimiz hiç bitmeyeceği için sizi röportajla başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar!

Gazetelerden ya da gazeteciden haber değil de tavrını bekliyoruz. Sizce bu ne kadar doğru?
Gazete, newspaper adı üstünde haber veren kağıt.. Kamuoyu oluşturmak kamu adına soru sormak kamu adına egemen güçlerin hesap vermesini sağlamak baskı oluşturmak gibi kısacası bizim dördüncü kuvvet dediğimiz bir işlevi var. Türkiye’de genel toplumsal , siyasal ve iktisadi yapıdan ve adını koyalım kutuplaşmadan bağımsız bir medya sözkonusu olmadığı için gazetelerde çoğunlukla haber verme işlemlerini azaltıp, bazen tamamen bir kenara koyup, bazen unutup, bazen biraz geri plana itip daha fazla yoruma, -ki benim yoruma itirazım yok elbette bir gazetede yorum olacaktır- ama yorumun da ötesinde bir siyasal amigoluğa sığınıyorlar. Bu da o ülkenin son kertede genel gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir şeydir.

Özellikle sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bir durum var. Bir twitle linç edilebiliyorsunuz. Gazeteciden daha çok ideolojik bir liderlik vasfı bekleniyor.
Evet taraf olması bekleniyor ve bu sağlıklı bir şey değil. Bu aydınların konumu adına da, topumun bir gazeteciye biçmiş olduğu işlev adına da bence son derece sağlıksız bir durum. Gazetecinin görevi haber yapmak, kamuoyunu uyarmak, kamuoyunu oluşturmak, güç odaklarına muhalefet etmek, soru sormak ve elbette izlenimlerini sunmak, yorumunu yapmaktır. Ama gazeteciyi siyasal bir önder, politik lider misyonu yüklemek, ondan bunu beklemek sadece mesleki açıdan ya da sektörel bazda değil toplumsal açıdan da sağlıksız bir durumdur. Siyasetçi siyasetçidir. Doktor doktordur. Mühendis mühendistir. Gazeteci de gazetecidir. Gazeteciye onda olmayan ve bana sorarsan da olmaması gereken büyük anlamlar yüklemek bence sağlıklı bir yapı değil.

Televizyondaki çoğu gazeteci arasında da sürekli bir horoz dövüşü izliyoruz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az gelişmiş toplumlarda fikirden ziyade içerik kavga dövüş görsellik olgudan ziyade algı öne çıkar. Bu insanlara ün, şan, şöhret, havalı bir hayat ve çok para da kazandırabilir. Hele bir de sırtını belirli odaklara iktidar olur muhalefet olur büyük sermaye olur bunlara yaslayanlar fikirsiz içeriksiz ama amigovari çok bağırarak kavga etmekten bir rant elde ediyorlarsa bunu sürdürürler. Son kertede bu arz talep mekanizmasıyla işleyen bir şeydir. Basına o anlamda çok da olağanüstü, kutsal görevler de vehmetmemek gerekir. Bu insanlar da para kazanıyorlar. Çok da inandıkları için mi yapıyorlar diye sorarsanız öyledir de diyemem gelene ağam gidene paşam derler güç kimse erk kimse onları besleyenler kimse onların amigoluğunu yaparlar. O dönem kapanınca da bunlar kendilerine yeni patronlar bulabilirler.

Siyasetin çok konuşulduğu bir ülkeyiz ama biz siyasetle gerçek anlamda ne kadar doğru ilgileniyoruz?
Siyasette o anlamda herkesin akademik düzlemde bilimsel düzlemde yerli yerine oturmasını bekleyemeyiz. Batıda da bekleyemeyiz. Çağdaş toplumlarda da sokaktaki herkesin siyasal bir bilge bir siyaset uzmanı olduğunu söyleyemeyiz ama en azından bu kadar politik bir toplum politika üzerine bu kadar kutuplaşmış birbirini ötekileştirmiş bir toplumun en azından siyaseti bir uzman bir akademisyen düzleminde olmasa bile -bu çünkü mümkün de değildir- biraz daha dolubiraz daha içine bir sınıf ,emek , ekonomi, istihdam, gelir dağılımı konularını yükleyerek konuşması beklenebilir ama Türkiye’de bu pek de mümkün değildir. İster medyada olsun ister kıraathanede olsun siyaset en çok konuşulan ama en boş konuşulan en cahilce konuşulan konulardan bir tanesidir. Zaten genel olarak politikacılarımızın özelde de kendi sektörümüzün üzerinden gidersek meslektaşlarımızın, gazetecilerimizin bilgi dağarcığı inandırıcılığı itibarı bütün anketlerde görüldüğü üzere çok da parlak değildir.

Gazetelerde muhabirlerin daha altta köşe yazarlarının daha üstte olduğu bir dengesizlik var.
Tabii bu da doğru değil çünkü dünyada basının etkili, güçlü olduğu batı ülkelerinde gazeteci deyince akla önce muhabir gelir yani haber veren gelir. olaya ilk tanıklık edendir. bizde ise muhabir adeta dışlandığı önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, işlevsizleştirildiği için gazeteci deyince uzun yıllardır aklımıza malesef köşe yazarları geliyor. Bu da köşe yazarlarının haber kaynaklarına ulaşmasının siyasilerle iş adamlarıyla askerlerle iyi konumdaki bürokratlarla temas kurmada daha kolay daha hızlı davranabilmesinin bir yansıması ama bu doğru ve sağlıklı olan değil. Normalde gazeteci deyince akla önce muhabir gelmelidir, köşe yazarı değil.

Sistemin kendisinde de bir dengesizlik var. Emek sahibi altta ama torpilin varsa, bir yere yandaşsan üsttesin. Bu durumu çözebilecek miyiz?
Bence bu sadece Türkiye’de gazetelerin sektördeki konumunun , medyanın sermaye dağılımının sermaye yapılanmasının ya da sadece gazetecilerin veya gazeteci örgütlerinin ya da sadece iletişim fakültelerinin sorunu değil. Türkiye’de genel olarak siyasi iktisadi yapının bir sorunu. Eğer ekonomiyle siyaset doğru anlamda, batılı anlamında değil ilkel anlamda hatta biraz feodal, alaturka anlamda iç içe ise o bizim de çok eleştirel baktığımız çağdaş, liberal batılı demokrasilerden farklı olarak siyaset bir gecede bir ekonomik zengini alıp alaşağı ediyor ya da hiç tanınmamış bir tanesini alıp büyük zengin büyük milyarder yapabiliyorsa basının da bundan etkilenmemesi pek düşünülemez. Basının kendisi mi bir güçtür yoksa güçlerin mi emrindedir basının kendisi mi dördünce kuvvettir yoksa diğer üç kuvvetin tetikçisi midir sorusu bence biz gazetecilerin öncelikli sorularından biri olmalı. Yani patronların enerji dış ticaret inşaat işinde olmanın yanında güç odaklarından rahat randevu alabilmek için siyasileri rahat etkileyebilmek için bürokrasi üzerine rahatlıkla bir baskı kurabilmek için zaman zaman bir tehdit aracı olarak kullandıkları medya sektörüne bir yan iş olarak girmeleri hatta pek çok zararı göze alarak ama diğer kazançlarla onu destekleyerek basında kalmak için diğer şapkalarının yanında medya patronu olarak kalmak için bu kadar çaba göstermeleri heralde gazete patronluğunun keyifli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Diğer angajmanlar diğer tetikçilikler söz konusu. Bu da sadece bizim mesleğimizle ilgili değil. Bu türkiye’nin genel anlamda sağlıklı bir ekonomiye, siyasete kavuşması için sadece iletişim fakültesi öğrencilerinin ya da gazetecilerin, gazeteci örgütlerinin değil herkesin düşünmesi gereken bir mesele.

İletişim fakültesi öğrencilerine de alan açılmıyor. Çoğu zaten staj yapabilir miyim ya da orada kalabilir miyim derdinde. Geriye kalanı da alan değiştiriyor.
Birincisi sayısı elliyi altmışı geçen iletişim fakültesinin olduğu bir ülke, ikincisi nüfusun yüzde altmışının kırk yaş altında olduğu bir ülke, üçüncüsü teknolojinin yoğun olarak kullanılmasıyla birçok insanın işsiz kaldığı bir ülke burası. Ben 90lı yılların başında gazeteciydim pek çok meslek büyüğümüzün teknolojiden dolayı işsiz kalmasına şahit oldum. Bizim zamanımızda fotoğraf servisleri vardı. makineleriyle giderlerdi filmler yıkanırdı fotoğraf servisindeki ustalar keserlerdi biçerlerdi kadrajlarlardı öyle girerdi. Şimdi yanında cep telefonu olanın hem ses kayıt cihazı var hem fotoğraf makinesi var. Teknolojinin yoğun kullanılması da aynı finans sektöründe atmlerle pek çok gişe elemanını bankaların işsiz bırakması gibi bizi de işsiz bırakıyor. pek çok sebebi var diğer alanlarda okuyanların bu alana yönelmesi de bir sebep. genel olarak bu sektör bu kadar genci bu kadar iletişim fakültesi mezununu istihdam edebilmekten de uzak zaten. Diyeceksin ki Türkiye’de mühendislikte de bu kadar fakülte var bu kadar mühendise ihtiyaç var mı doğru bir soru Türkiye’de hukuk fakültesi de sürekli açıyor bu kadarına da ihtiyaç var mı tıp fakültesi de çok var bir yandan işsiz doktorlar var ve yabancı doktorlara istihdam sağlanması gündemde bu da bir dağılım sorununa dağılımda eşitsizliğe işaret etmiyor mu? küçük şehirlerde doktor az ama büyük şehirlerde müthiş bir yığılma var. bu bağlamda kendi sektörümüz açısından bakıyoruz ama bu eğitim politikasındaki genel bir sakatlığa işaret ediyor. Genel olarak baktığımızda da bu sadece bizim meselemiz değil. Bu bir planlama, eğitime hangi anlamda baktığımız gençlere nasıl bir gelecek vaadettiğimizle ilgili bir mesele. Gençleri sadece sürü olarak görürseniz biz bunları az eğitelim de çaresizliğinden siyasal rant elde edelim derseniz başka türlü bir ülke hayal eder ve onu kurgularsınız. Bu uzun ideolojik bir sorundur çünkü.

Bizde neden uluslararası anlamda bir gazeteci çıkmıyor?
Unutma ki küresel anlamda bir gazetecimizin çıkmaması Türkiye’nin siyasal ekonomik yumuşak gücünün uluslararası anlamda çok yüksek olmamasıyla alakalıdır. Türkiye dünya siyasetini belirlemede kaçıncı konumda ise akademisyenleri bürokratları partileri gazetecileri iş adamları da kendi sektörlerinde gidişatı belirlemede o düzeydedilerler. Türkiye’nin genel konumundan bağımsız ele alamayız. Kişisel olarak başarılı, dünyada da bilinen örneklerimiz var. Mehmet Ali Birand gibi. Pek çok lidere ulaşabilen, dünyadaki öne çıkmış simayla röportaj koparabilen bir insandı. Ama üç dört örneğin olması Türk medyasının dünyada çok takip edilen bir medya olduğu anlamına gelmez. Bizim de izlediğimiz Batı medyasıdır. Batının da Belçika medyasını izlemeyiz Amerikan İngiliz medyasına bakarız çünkü onlar güçlüdür. Bizde çok kabiliyetli gazeteciler var ama bu küresel aktör olmakla ilgilidir.

İletişim öğrencilerine ne öneriyorsunuz?
Cebimizde hazır formül yok elbette ama meslekten gelen alaylı gazeteci olarak önerim bol bol okumaları düşünmeleri araştırmaları.

*Röportaj, Felsebiyat Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Aslı Gökyokuş Röportajı

HEPİMİZ, O BAYILDIĞIMIZ BEBEKLERİZ!

ASLI8

Şarkı söylerken her kelimeyi yaşatarak söyleyen bir müzisyen o. İlk albümünden bu yana dikkatle takip ettiğim ve severek dinlediğim Aslı Gökyokuş bir süredir anne olmanın tatlı telaşındaydı. Hayranlarına geri dönüş hazırlığında olduğunun müjdesini vereyim. Yaz’ın annesi Aslı Gökyokuş ile hamileliğini, anneliğini, müziğini ve yeni projelerini konuştuk.

Sanıyorum ki doğumdan sonra sahneye dönmemeniz bilinçli bir tercihtir.
Benim işimin hem avantajları hem dezavantajları var. Kendi programımı yapabilme lüksüne sahibim. Bir taraftan bir sürü şeyden vazgeçerek bu programı yapıyorsunuz elbette ama ben anne olmaya karar verdiğimde çocuğumun en önemli dönemlerinde onunla olmak istediğimi biliyordum. Bazı meslektaşlarımı görüyorum; doğum yaptıktan sonra koşa koşa geri dönüyorlar işlerine. O da bir seçim. Kimseyi yargılamak adına söylemiyorum bunu. İnsan kendini nasıl iyi ve mutlu hissediyorsa öyle davranmalı çünkü belki de çocuklarına üretken ve sosyal olabildikleri doğrultuda daha yararlı ve iyi bir anne olabileceklerini hissediyorlardır. Ama bu zaman öyle bir zaman ki; benim kızım bir daha bir yaşında olmayacak. Bir daha çocuk sahibi olmazsam emzirmeyeceğim. Dolayısıyla bunlar anne ve çocuğun hayatındaki en önemli ve özel dönem. Onu da ben sonuna kadar yaşamak istedim açıkçası. İmkânları doğrultusunda bu dönemde çalışmama lüksüne sahip olabilecek annelere de tavsiye ederim. İlk bir sene hiçbir yardımcı olmadan kendim baktım kızıma, tabii ki annemin çok büyük desteğini gördüm. Şimdi dönüşe kendimi hazırladığım için bir yardımcımız var.

Hemen işe koşanlar da var, bütün hayatını çocuğu yapanlar da.
Her şeye ellerinden geldiği kadar koşup hepsini hiç de fena sayılmayacak biçimde becerebilen kadınlar var. Onlara çok saygı duyuyorum. On parmağında on marifet diyorlar ya öyle ama sanıyorum çok yoruluyorlardır. Ben aynı anda yirmi şeye koşturabilen bir insan hiçbir zaman olamadım. Öyle olursa bir şeyden bir şeyi muhakkak kötü yaparım. Bir şeyi kötü yapmakta hiç hoşlandığım bir şey değil. Ya şu dönem her şeyi aynı yoğunlukta sürdürürsem istediğim gibi bir anne olamayacağım ya da işimi hakkıyla yapamayacağım. Şu dönem annelikle ilgili en kritik dönem. Sonrasında çocuk biraz kendini kurtarmaya başlıyor. Ancak şu da sağlıklı değil ve öyle bir anne olmak istemem: İnsanlar hayattaki her şeyden vazgeçip çocuklarına takıntılı derecede odaklanıyorlar sonra da çocuk okula başlayıp kendi hayatını eline almaya başladığında büyük bir boşluğa düşüyorlar. Bu sefer de “Bak ben senin için şunu yaptım, bunu yaptım” diye son derece bencilce bir duyguyla çocuğa haksız bir duygu ağırlığı yüklüyorlar. Buna hiçbir anne babanın hakkı olmadığını düşünüyorum. Çünkü aslında hepimiz çok bencilce sebeplerden dolayı çocuk yapıyoruz. Çocuk ben doğayım demiyor sen karar veriyorsun. Dolayısıyla o anlamda bu küçük varlığa duygusal, vicdani bir ağırlık yüklemeye hiçbir hakkımız olmadığını düşünüyorum.

Bir röportajınızda “Çocuk kolay büyüyen bir şey değil ve ben özgürlüğüme düşkünüm. Sevdiğim şeyi istediğim zaman yapabilmeliyim. Anne – baba olmak biraz saplantılı bir durum. Herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel, en özel çocuğu olarak görüyor. Demek ki hastalıklı bir duygu bu.” demişsiniz.
O röportajı çok iyi hatırlıyorum. Gülerek söylemiştim. Ancak ciddi bir şekilde söylenmiş gibi yazıldığında amacından sapan bir ifade olmuştu. Şöyle demek istemiştim: Doğru, özgürlüğüme düşkünüm. Bunu gülerek söylemedim. (Gülüyor) Anne baba olmaya karar vermek kolay değil. Hayatınızı keskin bir şekilde değiştiriyorsunuz. Ben sadece bu kararı verdiğimde hazır ve net olmam gerek demek istemiştim. Onun dışında anne baba olmak saplantılı bir durum evet, herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel ve en özel çocuğu zannediyor ama bu kötü bir şey de değil sadece tüm objektivitenizi de kaybediyorsunuz, bu anlamda çok sağlıklı değil ve anne baba olan herkes bu hastalığa büyük bir şevkle tutuluyor. Çünkü anne olduktan sonra daha iyi görüyorum ki hayatta hiçbir şeye, hiç kimseye duyamayacağınız acayip bir sevgi duyuyorsunuz, gerçekten tapıyorsunuz çocuğunuza.

Hamilelik sürecini nasıl geçirdiniz?
Çok güzel geçirdim ve hamile olmayı çok sevdim. Çok mucizevi bir şey bir kere. Fiziksel olarak da ruhsal olarak da her şeyiniz değişiyor. İçinizde her gün büyüyen, sizden ve sevdiğiniz insandan olma minik bir insan var. Eşimin de desteğiyle bebeğimle gerçekten mutlu ve stressiz bir dokuz ay geçirdik. Hamilelikle birlikte çok daha yumuşak bir insan oldum. Ben biraz katı, keskin noktaları olan bir insanım.

Duruşunuzda da o sert tavır var aslında. Yazıda da bir mesafe hissediliyor.
Olduğumdan daha sert göründüğümün farkındayım. Kişisel olarak yeni tanışan insanlar beni sadece şarkılarımdan, kliplerimden tanıdıklarında daha mesafeli birini beklerler. Sanıyorum biraz da şarkıların ruh halinin verdiği bir etki ile kliplerde daha durgun bir kadın görüyor olmalarından dolayı beni karşılarında gördüklerinde daha yumuşak biriyle karşılaştıklarını söylerler. Hatta beni müzisyen olarak tanımayan birisiyle muhabbet ettiğimde ve ardından sahnede gördüğünde inanamaz. “Bizim bıcır bıcır Aslı gitti vahşi bir kadın geldi” gibi yorumları çok duymuşumdur. Kesinlikle somurtkan ya da mesafeli bir insan değilim ama karakterimde, dünyaya bakışımda, beni ben yapan değerlerle ilgili düşüncelerimde keskin hatlara sahibim fakat hamilelik ve anne olmak sanıyorum ki beni biraz değiştirdi.

Galiba hamilelik her kadını yumuşatıyor.
Daha yumuşak bir insan oldum ve insanları daha çok sevmeye başladım. İnsanları sevmeyen biri olduğumdan değil ama çok da herkese bayılmıyorum açıkçası. Çünkü genel olarak benim dünyaya bakışımda ya da iyi insan, doğru insan, dürüst insan nasıl olmalı kavramıma uyan insan sayısının çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Bu kesinlikle kendimi çok özel bulduğum için değil. Sadece içinde bulunduğunuz dönemde insanı insan yapan çok basit, olması gereken özelliklerin bile lütuf sayıldığını düşünürsek insanları sevmek için sebepler azalıyor. Biraz da “Hayatın Anlamı” şarkısında eşimle anlattığımız gibi hepimiz çok masum, kırılgan, muhtaç ve çok tatlı doğuyoruz. Sonra ne oluyor da ne değişiyor da genetik faktörlerin dışında kimimiz katil, kimimiz hırsız, kimimiz aşırı hırslı olup kimimizse hâlâ özümüzle kalabiliyoruz. Farklı insanlar haline dönüyoruz ama günün sonunda hepimiz o bayıldığımız bebekleriz aslında. İşte o insanların çoğunun geldiği halden genel olarak çok hoşlanmıyorum. Ama bebekleri çocukları her zaman severdim. Şu an sadece benim kızım olması önemli değil her bebeğe bayılıyorum. Çünkü o bebeğin nasıl dünyaya geldiğini, ne kadar sevildiğini, nasıl büyük bir emekle büyütüldüğünü biliyorum. Sadece insan değil her canlıya karşı sevgim arttı. Eşim de daha yumuşak bir insan olduğumu söylüyor.

IMG_0547

Sizin şarkılarınızda mutlu şarkı yok. Annelik sürecinde mutlu bir şarkı yazdınız mı? Kızınıza bir şarkı yazdınız mı ya da?
Şarkı yazdım ama yine mutlu bir şarkı değil. Kendi hayatımda ne kadar mutlu bir dönem geçiriyor olsam da ülke ya da dünyada olup bitenlere kayıtsız kalabilmek mümkün değil. Kızıma küçük küçük notlar yazıyorum. Ben hâlâ emziriyorum. Yaz, bir buçuk yaşında şu anda. O kucağımdayken, ona başka kimsenin veremeyeceği bir şeyi gözlerimin içine büyük bir sevgiyle bakarak alırken hissettiğim şeyleri ifade etmekte çok zorlanıyorum fakat hep notlar alıyorum. Bazen o uyumuş oluyor kucağımda ve o an ne hissettiğimi unutmamak için sıcağı sıcağına bir şeyler karalıyorum. Onları birleştirip bir şarkı yazabilirim. Yaz’la alakalı bir şey muhakkak yazacağım hatta onun sesini kaydedip kullanmak istiyorum aslında. O hâlâ bebekken onun sesini yaptığım bir işin içinde duymak istiyorum ve seneler sonra ona dinletmek istiyorum. Tamamen duygusal bir istek başka bir şey değil.

Yaz’dan bahsederken gözlerinizin içi gülüyor.
Ben de bunu çocuklarından bahsederken gözleri parlayan ya da gözleri dolan arkadaşlarıma söylüyordum, öyle oluyormuş. (gülüyor)

Yıllardır sizden akustik bir albüm bekliyorum.
Ben de kendimden yıllardır bunu bekliyorum. Sanıyorum bir sonraki projede sen de beklediğine daha yakın bir şey bulacaksın. Çünkü bu benim senelerdir yapmak istediğim şey ve şarkılarıma da çok uygun. Hatta aslında hamile kalmadan önce akustik bir albüm yapma konusunda çok nettim. Fakat hamile kalınca yapamayacağımı düşünüp akustik konserler yapmaya karar verdim. Provalara da başladık. Ben bir şey için uzun uzadıya çalışmayı seviyorum. Bu kadar sene sonra akustik konser yapacaksam gerçekten onu hakkıyla yapmak istiyorum. Baktık ki provalar uzun sürüyor ve benim hamileliğim ilerliyor oldu. Beşinci ay biz daha dört şarkı bitirmişiz. Projeyi donduralım dedik. Başlangıç noktam biraz da klip çekmediğim ama çok sevdiğim hatta konserlerde de genellikle söylemediğim ama belki de daha fazla sevdiğim ve akustik konsere de uygun olan şarkılarımın olmasıydı. Farklı bir repertuarla insanların karşısına çıkma ve o şarkılarımı da değerlendirme fikrim vardı.

Bir albüm yapıp her şarkıya aynı eforu harcıyorsunuz ama üç tanesi öne çıkıyor.
Ne yazık ki öyle. O yüzden klip çekeceğiniz şarkıya karar vermek o kadar zor bir şey ki. İlk klibi albümü temsil edeceğini düşündüğünüz ya da albümün en güçlüsü olarak düşündüğünüz şarkıya çekiyorsunuz. Bazen kendiniz için en güçlü olmasa bile insanların en güçlü bulacağı, daha fazla insana hitap edecek bir şarkıyı ya da çalıştığınız insanları da ikna ederseniz tüm bu kaygılardan bağımsız sizi ve albümü en iyi yansıtacağını düşündüğünüz sürpriz bir şarkıyı seçiyorsunuz.

Hayatın Anlamı’na klip çekmeniz de bu sebepledir diye düşünüyorum.
Evet öyle ve o klip neredeyse hiç yayınlanmadı daha doğrusu çok az yayınlandı. Hayatın Anlamı’nın çok fazla kişiye ulaşmayacağının farkındaydım çünkü öyle bir şarkı değil o. Ben bazen daha az bilinsin, duyulsun ama değerini anlayacak insanlar için daha özel bir yerde kalsın istiyorum. Tabii ki biraz daha fazla insanın o şarkıyı bilmesini, o güzel klibi de daha fazla insanın seyretmesini isterdim açıkçası. Müzik kanalları çok fazla yayınlamadılar. Ben de üstüne düşmedim. Ama bilen biliyor.

Bizde klip konusu çok sorunlu zaten ama sizin kliplerinizde farklılık var her anlamda.
Çok teşekkür ederim çalıştığım yönetmenler konusunda genel olarak şanslı idim. Bir de ben yaptığım işin her ayağında bir şey yapmasam bile içinde bulunmayı seviyorum. Bu hem iyi hem kötü bir şey aslında. İşin klip boyutunun müzisyenlikle hiçbir ilgisi yok ama günün sonunda altında sizin isminiz yazıyor. Sonucundan memnun olmadığım kliplerim de oldu, çok sevdiğim kliplerim de oldu. Siz istediğinizi ne kadar net bir şekilde öncesinde belirtseniz de, defalarca toplantı yapsanız da sette patron tabi ki yönetmen ve benim orada ona müdahale etmem stüdyoda şarkı söylerken yönetmenin bana gelip nasıl şarkı söyleyeceğimi söylemesi kadar abes bir durum olur. Yurt dışında yönetmenler size bir klip konuşulurken screenshotlarla gelirler, her şey çizilmiştir, bazen örnek fotoğraflarla gelirler. Ön hazırlıklar o kadar iyi yapılır ki siz de sete gönül rahatlığıyla gidersiniz. Bana bu şekilde gelen bir tek yönetmen oldu. Şenol Korkmaz. Dans Etmeye İhtiyacım Var ve Hayatın Anlamı’nı çeken yönetmen. Şenol da doğma büyüme Belçikalı bir Türk. Onu överken asla çalıştığım ya da görüşüp sonucunda birlikte çalışmadığım diğer yönetmenleri yermek anlamında söylemiyorum. Ne yazık ki bizde sistemsel bir problem var. Devrin Usta, Yücel Yolcu, Evren Arasıl, Mahir Akyol hepsiyle uyumla çalıştık ve güzel işler çıktı. Ellerine sağlık genel olarak baktığımda bir ikisi dışında kliplerimi seviyorum.

Kontrolcüsünüz…
Biraz öyleyim. Yaptığım işin her aşamasında olmayı seviyorum. Biraz da seneler içinde yaptığım işlerin yapımını da kendim üstlenmeye başlayınca bu durum arttı tabii. Bir de Türkiye gibi müzisyenlerin müzik dışında da her şeyi düşünmek zorunda bırakıldığı bir sektörde çok da şansınız yok zaten. Son singleda “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ın masteringini altı kez değiştirttik mesela. Kayıtları Alen Konakoğlu yaptı -ki Alen yıllar önceki grubum Mary Jane’in davulcusudur- seneler sonra ilk kez çalışma fırsatı bulduk. Bana senin kadar işine sahip çıkan az şarkıcı gördüm dediğini hatırlıyorum. Bunu takdir edilmek adına söylemiyorum sadece aksi bir durumda rahat edemiyorum, biraz da işinize ve sizin için çalışan, emek veren insanlara ve dinleyicilere saygınız varsa böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Bitmiş bir şarkıyı insanlara dinletmeden arabaya atlayıp verilen bütün emeğin son halini dinleyebilmek, farklı yerlerde dinleyip ses nereden nasıl geliyor diye bakmak kadar zevkli bir şey yok. Benim için işin en zevkli anlarından biri o. Size oradaki müthiş hazzı anlatamam. Orada işte “Ne oluyor, bir şey yanlış” dediğiniz zaman benim gibi altı kez değiştirtiyorsunuz (gülüyor)

O şarkıda tam bir ikiye bölünme oldu. Ya hiç sevmediler ya çok sevdiler.
Evet, ama o normal. Kendi müzik janrında klasikleşmiş ve çok sevilen bir şarkıyı yaptığınız zaman tepki almak çok doğal. O şaşırdığım bir sonuç olmadı açıkçası. Onu o haliyle dinlemek isteyenler sevmediler. Değişik bir şekilde duymak isteyenler de çok sevdiler.

Deniz Gezmiş’le ilgili bir şarkı yazmışsınız. Üç senedir bekletiyormuşsunuz.
Erdal’la şarkıyı bu sene yapmak istiyoruz. Sadece insanlarla paylaşmak istediğim için internetten sade bir düzenlemeyle belki sadece iki akustik gitarla, hiçbir maddi beklenti olmadan yayınlayacağım. Mayıs’a ölüm yıldönümlerine yetiştirmek istiyoruz.

Sırada ne var?
Plan var. Ön hazırlıklar başladı. İnsanlarla ne yapmak istediğimi konuşuyorum, fikir alışverişinde bulunuyorum. Birlikte çalışmak istediğim müzisyenlerle ön görüşmeler yapıyorum. Kendi içimde üretime yeniden başlıyorum. Dönüş hazırlığındayım ama net bir tarih vermek istemiyorum. Şimdi daha zor bir dönem benim için. Küçük bir çocuğum var ve ben evdeyken benimle vakit geçirmek istiyor ve pek yalnız bırakmıyor hoş ben de onun yanında ondan pek ayrı kalamıyorum zaten. Bunu sanıyorum ki küçük çocuğu olanlar iyi anlayacaklardır. Evde çocuğu olmayan Aslı kadar rahat ve üretkenliğe açık bir ortama sahip değilim o yüzden çalışma ortamını evimin dışına taşımaya çalışıyorum.