Kategori: Yazılar

Albümüm Çıktı Günaydın!

ALBÜMÜM ÇIKTI GÜNAYDIN!
4-5 yaşlarındasınız. Şimdi elinize bir tarak alıp aynanın karşısına geçin. Çok da oyalanmayın çünkü bir seneye ilk bestemizi yapıcaz. Müzikle ilgilenen anneniz babanız ve bilmukabele 7 ceddinizi de hazır tutun. Birazdan biri size bir gitar alacak. Okul grubunu da kurdunuz mu? Hadi gelsin bar konserleri. Besteleri de biriktirelim ufaktan. Şimdi yavaş yavaş bir albüme ya da son moda SİNGILa doğru gelelim…

Eğer paranız, bilmem nerde dayınız varsa burdan sonrasında size veda edicez.Siz şu köşede albümüm çıktı günaydın diye twit atın. Hani şu yemeyip içmeyip müzik geleceğin silahıdır diyenleri şöyle alalım..

Ne yaptınız ne ettiniz çıkardınız bir single. Kapağı da afilli oldu genç kızların sevgilisi bir yakışıklılığınız ya da büyük memeniz olmasa da. Şimdi size bi piyarcı lazım. PR. İki harfi kapı açılış 3000. Çünkü kendi çalışmanızı kendiniz gönderirseniz birilerine ayıp olur. Kaale almazlar. Basın danışmanınız olmazsa telefonlara kendiniz cevap veremezsiniz. Sizin yerinize birinin yaptığınız işi anlatıp satmaya çalışması lazım çünkü. Müzik de bir mal neticede. Üç beş nota dediğiniz nedir ki.

İşin raconu bu deyip verdiniz parayı. Hayalinizi, emeğinizi, paranızı, yıllarınızı koyduğunuz o müzik için başladınız beklemeye. Klibiniz gitti önce kanallara. Televizyonu açıp bakınca onlarca kötü sesli insanın, onlarca kötü klibin döndüğünü görüp “e ben bunlara beş çekerim canım “dediniz. Hakkınızdı tabi ama hiçbir kanal yayınlamadı tabi klibinizi. Para vermezseniz olmaz çünkü müzik kanalı olmak bunu gerektirir. O klip de mal neticede. Kapitalizm işte.

Neyse bari gazetelere dergilere gitti albüm. Belki iki röportaj yaparım iki haberim çıkar da üç beş insana daha ulaştırırım duygularımı dediniz. Aaa lütfen. Bir günde seksen tane zarf gidiyor o gazeteci masalarına. Ama onların açmaya hiç vakti yok ki. Sonuçta kültür sanat bölümünde yoğun bir magazin trafiği dönüyor. Bilmem kimin boşanma haberinden daha öncelikli olabilir misiniz? Ya da o koca dudaklı ablanın dıptıs dıptıs şarkısı dururken sizin haberinizi kim okuyacak ki? Hadi diyelim bi muhabir allah için açtı baktı zarfı da dinledi. E toplantıya daha önce albümünüz yoksa giremezsiniz ki. Konu bile olamazsınız. 8 yıl tecrübeli eleman aranması gibi bir şey bu.

Önce albüm yapın. O patlarsa ikinci albümde konuşulursunuz. İlkinin patlaması için ne gerekiyor bilmiyor kimse. Gazetede yok dergide yok, e tv kanalları zaten yeni çıkan film oyuncularının reklamını yapmaktan sizin suratınıza bile bakmaz. Konuk koordinatörleri aynı isimleri on kere daha o programa çıkarıp sonra yemeğe gidicek siz nerden çıktınız. E buralarda yoksanız radyo sizi nasıl çalsın. Bilmem kimin yeni düeti çıktı e haftada bir şarkı zaten rotasyona giriyor seni mi alsın onu mu. O da haklı tabi. Bu isimleri ölene kadar çalmak için orda oturuyor. Bir de o radyocu senden daha sanatçı zaten. O gazeteci de senden daha sanatçı. O olmasa sen nesin ki. Hiç şansın yok.

Piyarcın belki boğazda yemeğe çıkarıp koluna saat takarsa birinin, hadi bana gidelim derse başka tabi. Telefon başında ölsün senin şarkını dinletebilmek için ama karşıdakinin hiç vakti olmasın. Bakalım canım konuşuruz desinler ama ona hiç bakılmasın. Okey verilen işi bile otuz gün beklesin hep yayında son dakika bişey çıksın. Böyle çünkü. Napsın onun da editörü öyle diyor. Ama istersen daha ünlü bi pıyarcıya git ama sonra senin işinin iyi olmadığını duyunca bozulma. Sorun sende çünkü. Radyo dostu şarkı yapmadın. E bacağın da güzel değil televizyona çıkarsan insanların göz zevki bozulur. Ünlü bi oyuncuyla görüntülenmedin de haberini kim okıycak. Klibini de bilmem kim bilmem ne fabrikasında çekmedi zaten klip sayılmaz. Sen şimdi git biraz üzül köşede. Bi de konser veriyim bari falan diyosun bak alınıyorum ama. Kaç bira sattırırsın ki kapı açılışta konser diyosun..

Sonra müzik yazarları senin yüzünden üzülüyor hiç güzel şarkı yapmıyosunuz ama diyor. Güzel yapsaydın şöyle daha oynak ya da daha ağlak bişiyler, dinledim çok güzel albüm yazıcaktı köşesine. Kötüyse niye kötü hiç bilmiyceksin ama. Kötü işte. Neden dönmedi o da bilmiyo. Hissedemedi heralde.

Şimdi o tarağı tekrar elimize alalım.. Çünkü bu boktanlığa bu gömme bana yetmedi. Bir sonraki yazıda biraz daha sövene kadar, ilk şarkıyı fısıldamaya başlayalım..

*Yazıdaki yazım yanlışları bilinçli olarak yapılmıştır. Bu bir iç dökmedir. *

Sayıklamalar

Cafe Leon

leon

Kaş-Kalkan’a yolunuz düşerse, bu sıcakta hem sahilden uzaklaşmasak hem de biraz kafa dinlesek dediğiniz an kaçabileceğiniz en tatlı cafe burası. Geniş bir menüleri var. Fiyatları da uygun ve sunumları oldukça güzel. Çalışanları da hep güleryüzlü. Bir çay içip köpekleri severek bile kendinize güzel zaman ayırabilirsiniz 😉

————————————–

All Your Favorite Shows

all-your-favorite-shows-

Popüler dizi ve film görüntülerinin kullanıldığı bir animasyon kısa film. Harika bir hikaye yaratmışlar.

İzlemek için tıklayın

—————————————

Gala_PaulEluard_1927_Y

Gel, yukarı çık.
Neredeyse en hafif tüyler, havanın dalgıcı, boynundan tutacak senin.
Yeryüzü ancak gerekli olanı taşıyor ve en iyi cinsten senin kuşlarını, gülümseyiş.
Senin kederin yerine, aşkın ardındaki bir bölge gibi, görünüm kaplıyor her şeyi.
Çabuk gel koş. Ve bedenin daha hızlı gidiyor düşüncelerinden ve hiç anlıyor musun?
Hiçbir şey, seni aşamıyor.

Paul Eluard- Gala’ya

—————————————–

Women of Allah

shirinneshat

İranlı sanatçı Shirin Neshat’ın Women of Allah serisinden Speechless adlı çarpıcı çalışması bu ay aklımda yer edinen görsellerden oldu. Shirin Neshat özellikle Ortadoğu’daki kadınların maruz kaldığı hegemonik mücadeleyi sıklıkla işliyor. Los Angeles’daki LACMA müzesinde Günümüzde İSlam Sanatı- Ortadoğu’da Çağdaş Sanat başlıklı sergide yer alan siyah beyaz çalışmalarına internetten ulaşabilirsiniz. Sergide Neshat’ın bütün eserlerinde, kadınların el yüz ve ayaklarında Arapça harflerden yazılar ve silahlar manidar semboller olarak yer edinmiş. Beni en çok etkileyen de bilhassa “bakışların”Arapça yazılarla birlikte “müslüman kadın” imajının bedenler üzerine işleyişine dikkat çekmesi.

—————————————–

sezenaksu
Bence hayat da bir oyun gibi oynanmalı, hep bir oyun kurmalı, o zaman belki çocuksuluğumuzu korumamız daha kolaylaşır.
Sezen Aksu

—————————————–

s/t

image-handler

Photographer: Diogo Moreira
Country: Portugal
Title: s/t
Diogo Moreira “Sangue & Corpo Di.Vino”

Sayıklamalar

Tabu

tabu_01

Bildiğimiz tabu oyununu bir de bu kelimelerle oynamayı deneyin:
Feminizm, ateizm, kürt sorunu, eşcinsellik, fail-i meçhul, türkiyelilik, vicdani ret, ermeni soykırımı, transeksüel..
Aylin Kuryel ve Emrah Irzık’ın 2008’de yaptığı kısa bir “toplum belgeseli”. 7 sene sonra da yapılsaydı aynı sonuçların çıkacağına şüphe yok..

İzlemek için tıklayın

Baudelaire

baudi

Belki de doğa,
kendilerinden büyük şeyler
çıkartmak istedikleri varlıkları
kudretli kılıyordu,
tıpkı yas ve acıyı simgeleyen
ağaçlara
güçlü bir canlılık verdiği gibi.

Biraz yaratıcılık için

weavesilk

http://weavesilk.com/

“Christmas is over”

magicimage

Andreas Heumann
Germany
1st Place – Outstanding Achievement

Belgesel severler için;

zeitgeistt

http://www.sprword.com/mustwatch.html

Bu sitede harika belgeseller bulabilirsiniz. Dünyanın tarihinde arka plandakilerin “büyük resmini” görebilmek için Zeitgeist, başlangıcınız olsun 😉

Angel-A filminden; belirli aralıklarla ve bilhassa yalnızken, antibiyotik niyetine tavsiye ediyorum.

Pelin Ermiş Röportajı

“Gerçek ancak gerçeğin olduğu yerden yaratılabilir.”

pelin ermiş

Eric Morris’in meşhur sözünü motto yapan Pelin Ermiş, “İşin en önemli kısmı gerçeklik” diyor. Aşk-ı Memnu, Mazi Kalbimde Yaradır, Adını Feriha Koydum, Emir’in Yolu dizileriyle tanıdık onu. Şimdilerdeyse Meltem Cumbul, Seren Şirince, Ushan Çakır ve Yiğit Özşener’in yer aldığı, Talimhane Tiyatrosu’nun son dönemde ses getiren oyunu Göl Kıyısı’ndaki Erica rolüyle dikkatleri çekiyor. Pelin Ermiş ile oyunculuğu üzerine keyifli bir söyleşi yaptık..

İzmir’den gelip senin için yabancı bir şehre, İstanbul’a yerleştin. İzleyicilerin zannettiğinin aksine bu sektörde işler çok da kolay değil. Zorlandığını hissettin mi hiç?
Hangi iş kolay ki? Zorluk tabii ki kaçınılmaz. Özellikle göz önündeysen, özellikle büyük bir sektördeysen ve yaptığın iş her aşaması büyük zevklerle eleştirilen bir işse, herkesin yorum yapma yetkisi varsa.

Artık kısa yoldan oyuncu olmak, dizilerde boy göstermek çok meşhur malum. Oysa sen Müjdat Gezen Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nden mezunsun. Bu eğitim ne kattı? Oyuncu olabilmek anlamında eğitimin rolü nedir?
Her şeyden önce güzel bir sürü anı kattı. Şuan çok yakın olduğum arkadaşlarımı kattı. Ben baya romantik bi yerden girdim ama bunların önemi bende büyük.
Bence, bir doktorun ya da mühendisin bu soruyla karşılaşmıyor olması ama oyuncuların bu konuda düşündüklerinin hep merak edilmesi oyunculuğa ya da okullu oyunculuğa fazladan bir değer katıyor sanırım. Aslında okul, tabiatıyla çok şey kattı. Eğlendiğim, merak ettiğim, fark ettiğim ama daha çok okul bittikten sonra fark edeceğim bakma şekilleri kattı. Ayrıca oyunculuk derslerinin yanında estetik, sanat tarihi, felsefe, mitoloji, edebiyat gibi dersler kime iyi gelmez ki? Okul, insanın kendine güvenini erkenden bulmasına yarıyor da olabilir. Hem birey, hem de ekip olarak zorlu sınavlardan geçiyorsun. Her atılan adım daha sağlam basmana, daha güvenli olmana yarıyor. 4 yılda seni olduğun yerden bambaşka yerlere getiren arkadaşların ve hocaların oluyor.Oyunculuk okuduğum için gerçekten mutluyum, içim rahat.

Talimhane Tiyatrosu’nda çok beğenilen Göl Kıyısı oyunundasın. Oyun nasıl gidiyor? Rolünden bahseder misin?
Oyun gayet güzel gidiyor. İzleyiciden iyi tepkiler alıyoruz. Önümüzdeki sezon da devam edecek. Enerjisi yüksek, heyecanlı bir oyun. Erica rolündeyim. Erica asi, hatta saldırgan olabilen, içindekini dışa vurabilen, sözünü sakınmayan, küfürlü konuşan ilginç bir kız. Baba eksikliğinden kaynaklanan bir travması var. Sevgisizlik, terkedilme, hayal kırıklığı bu travmanın asıl nedenleri. Oynamaktan çokça keyif aldığım bir rol.

Nasıl hazırlanıyorsun rollerine? Hani o “Deli rolü için 1 ay akıl hastanesinde yaşadı” haberleri klişe mi? Rol öncesi ezber dışında çok fazla bir enerji sarf ediliyor mu?
İşin en önemli kısmı enerji aslında. Sarfedilen ve bir o kadar da yeniden üretilmesi gereken bir enerji alışverişi oluyor seyirciyle aranda. Seninle zaman, mekan, hatta oynadığın rol arasında. Ne zaman bütün enerji senin hem ait, hem de sahip olduğun bir haldeyse o zaman etkileyici olduğunu hissediyorsun. Akıl hastası olmak için 1 ay hastanede kalmak gerekmeyebiliyor yani.

İlle de bir hazırlanma yönteminden bahsetmem gerekirse, Eric Morris’in “Gerçek ancak gerçeğin olduğu yerden yaratılabilir” sözü benim yaklaşımımı belirliyor herhalde. Ne kadar dürüst, ne kadar açık, ne kadar gerçek olursam o kadar gerçek oynayabilirim.

Bazen bir role dışarıdan yaklaşır, uzaktan gözler ve yavaş yavaş tanışırsın. Bazen içinden bir şeyler arar bulur çıkarırsın. Bazen de kendi çıkar. Ama her halükarda gerçekle bağını koparmaman gerekir. İnsanın kendisini dürüst ve açık bir şekilde yaşayabilme yürekliliğini gösterebilmesi hem yaşamak için, hem iyi oynamak için olmazsa olmaz beceriler sanırım.

Rolün etkisinde kalıp günlük hayatta farklı bir karakter gibi davrandığın oluyor mu?
Günlük hayatta zaten farklı bir karakter gibi hissedebiliyorsun. Bu her zaman mümkün, hem de herkes için. Ama oynadığım bir rolden dolayı manava kasaba farklı davransam ve her rolde bu değişse çekilmez biri olurdum herhalde (gülüyor).

Bir karakteri var edip sonra onu televizyonda izlemek nasıl bir duygu?
Bazen sıkıcı olabiliyor; keyifli olduğu zamanlar da olabiliyor. Özellikle yaptığımın nasıl göründüğünü merak ettiğim, yeni şeyleri farketmemi sağlayan bir gözlem yolu oluyor.

Senin en sevdiğin dizi hangisi? Mesela Manuella favorilerin arasındaymış anladığım kadarıyla.
(Gülüyor) Çocukken izlediğim Brezilya dizisiydi. Bir dönem nerdeyse herkes Manuella ve Izabella ikiz kardeşlerini izliyordu. Yabancı dizileri takip ediyorum. Bazıları o kadar başarılı ki takip etmemek mümkün değil. Aslında çok var ama hepsini tek tek söylemeyeyim. Six Feet Under, Breaking Bad, Tudors en favorilerim.

Böyle bir dizide veya şöyle bir rolde oynamayı çok isterdim dediğin bir proje var mı hayalinde?
Anlatsam dergiyi tamamen bana ayırmanız lazım (gülüyor)

*Röportaj 10sayfa haziran sayısında yayınlanmıştır.

Sayıklamalar

Foucault

“Esra Erol’u Foucault ile Okumak” ancak sevgili hocam Alparslan Nas’ın yazabileceği bir yazıdır ama herkes belirli aralıklarla dönüp okumalı, paylaşmalıdır 😉 Ben de bu ay tekrar tekrar okuduğum için paylaşmak istedim.

http://zenfloyd.blogspot.com.tr/2014/07/esra-erolu-foucault-ile-okumak.html

Among the Sleep

amongthesleep

Among the Sleep, harika bir korku/macera video oyunu. Sesler, grafikler, kurgu çok başarılı. Oyunu iki yaşında bir çocuk gözünden ve yanında tek yardımcısı ayı Teddy ile oynuyorsunuz. Kolay ve zevkli ama basite almayın. Çünkü gülerek başlayanların çığlıklarına şahit oldum 🙂

“Hula Hoops”
magicimage

Damion Berger
USA
Honorable Mention

99 rooms

99rooms

99 sanatsal oda arasında yolculuğa çıkın! Müziğin sesini de kapatmayın 😉

http://www.99rooms.com/index2.php

Kurtulamayan

ece ayhan

Sen kader ağacı değilsin — nedeni bu
Tutkularına bırak kendini
Bir soluk var yaşıyor uzak uzak
Bu daha ölmemişsin demektir

Önce bitir bu şarkıyı
Bir bardak doldur mavi
— Hiçbiri açmıyor mu seni-
Ve git bu gelmediğin yere
Kurtulamayan — nedeni bu.

Ece Ayhan

Mindrelic-Manhattan in Motion
Benim gibi New York aşığıysanız daha bir başka olacaktır izlemesi ama sırf tekniği ile de sizi ağlatabilecek harika bir Manhattan videosu. Mindrelic’in diğer çekimlerini de aynı şahanelikle izleyebilirsiniz.

Mindrelic – Manhattan in motion from Mindrelic on Vimeo.

Burcu Tatlıses

“GÜZEL KOKULU ŞARKILAR”
Funda Arar’ın ezbere söylediğiniz ne kadar güzel şarkısı varsa yüzde doksan sözleri Burcu Tatlıses imzası taşır. Alagül, Senden Öğrendim, Yak Gel, Camdan Kalp.. Bir yandan şarkılar paylaşmaya ve konserler vermeye devam ediyordu ama artık işin mutfak kısmını bırakıp sahnelere güzel kokulu albümüyle çıktı Burcu Tatlıses. Alternatif müziğin kalemiyle ağlatan ama yüzü hep gülen kadını ile albümünü ve hislerini konuştuk..

burcu tatlıses

Öncelikle müzikle nasıl tanıştığını falan sormayacağım ama her şeyden vazgeçip müziği hayatının merkezine koyma kararını nasıl aldın?
Bu kararı almakta diğer ihtimalleri deneyip, yaşamış olmak ve kendimi oralarda bir yerlere koyamamak durumu var. Mühendis olamam ben, anladım misal. Ben içine kendimden bir şey koyamadığım, kendi yaratımımla besleyemediğim bir şeyde yaşayamam. Mutlu olmayı aramalı herkes bence, düşük ihtimalli, zor bir durum bu ama herkese göre olasılığın daha yüksek olduğu bir şekil var. Kimi için dağlara tırmanmak mesela bu, kimi için bir şeyler öğretmek belki. Benim için olmayan bir şeyin Burcu halini vücuda getirmek. Müzik bu yolu açıverdi bana.

Aslında hep çok özel şarkılarla vardın aramızda. Sözler, şarkılar, internet kayıtları da vardı ama neden geç oldu albüm?
Şimdiymiş demek zamanı. Albüm yapmak çok zor bir durum değil, daha önce de gerçekleşebilirdi aslında ama benim için kendimi önce anlamak sonra da istediğim gibi anlatabilmek çok önemliydi. Fazla mükemmeliyetçiyim maalesef, maalesef diyorum çünkü her şeyi zorlaştırıyor bu durum bir yandan. Elinde bir şeyin tohumu vardır ama yağmur gelmezse, toprak içini açmazsa sana, gerçek halini bulamaz. Bu albüm kendi mevsiminin ağacı oldu. Bunun için beklenmesi gerekiyordu demek.

Hangi sözü nasıl yazacağını kaç tık alacağına göre düşünen ticarileşmiş müzik piyasası içinde biraz da o güzel şarkıları neden başkalarına verdin demek istiyorum..
Bilmem. Bunu düşünerek, hesaplayarak yapmadım ki. O şiirler, öyle güzel oldu, o müziklerle, o yorumcularla, o hikayelerin içinde. Hiçbirinde keşke ben diye düşünmedim.

Nasıl çıkıyor bu şarkılar? Yorumlarda sanki 60-70 yaşında biriymiş gibi yazıyor diyorlar 🙂 Mesela ilk şarkın Alagül’ün hikayesini paylaşır mısın bizimle?
İlk yazdığım şiirleri buluyorum bazen eski defterlerimde, tarihlerine bakıyorum, 15-16 yaşındaymışım ama ölümden söz ediyormuşum. Yalnızlığın ağırlığından, tükenmişlikten, vazgeçme ihtimallerinden, kocaman aşklardan, acılarından : ) Belli ki içimde başka biri daha var, ya benim eski ruhlarımdan birinin kalıntıları ya sonraki zamanlardan birinin öngörüleri, bilemiyorum. Tek bildiğim, bir şeyler düşüyor aklıma ve yazıyorum. Alagül bunu keşfettiğim bir şarkı. Bestesini bir dakikadan az dinleyip, sanki bin yıldır aklımda bekleyen sözcükler dile gelmiş gibi mırıldanmaya başlamıştım bir anda. Bir yandan da ben nereden hatırlıyorum bu sözleri diye geçiriyordum aklımdan. Yaşadığımı, yaşamadığımı, hayel ettiğimi, duyduğumu, gördüğümü yazıp söyleyiveriyorum işte. Yeter ki o yol bir şekilde açılıversin.

Bir röportajında her şey çok güzel geçti bu albüm sürecinde demişsin. Malum ilk albüm için hep “aceleye geldi”, “içime sinmedi” durumları olur. Albümü eline aldığın ilk an nasıl hissettin ve albümü sen nasıl değerlendiriyorsun merak ediyorum.
Her şeyin ilk anından son anına kadar her yerindeydim fazlasıyla. Şarkıları yazdım, düzenlemeleri an be an oluşurken izledim ve dahil oldum. Kayıtların her saniyesinde stüdyodaydım, fotoğraflar çekildi, kartonet tasarımında yine müdahildim. Tüm bunlardan dolayı belki de albümü elime aldığımda bende çok özel, havai fişekli, heyecan verici bir etki yaratmadı. Bir de şöyle bir durum var, her zaman daha iyisi olabileceği hissi hep bakidir içimde. O yüzden çok acımasız eleştiririm kendimi. Ne harika bir şey yaptım noktasına pek gelemem. Sanırım hayatımda ilk kez, bu albüm sonrası gönül rahatlığıyla dile getiriyorum bunu, en çok da kendime.

İki klip izledik bu albümden. İlk klibin aksine ikinci klip daha “arkadaşlarla takılıyorduk” havasında ve çok da tatlı olmuş. Klip konusunda ne düşünüyorsun?
Klip konusunu önemsiyorum. Görselin gücü yadsınamaz. Sinema ve müzik birbiriyle anlaştığında, büyüsünü hiç kaybetmeyecek bir an ve anı bırakıyor beynimizde. İnternet krallığı gücünü bunca büyütmeden önce, klipleri insanlara ulaştırabilmek için müzik kanallarından başka alternatifimiz yoktu ki oralarda yer almak da binbir türlü koşula bağlıydı (hala öyle). Misal, sizin var ettiğiniz müzikle ve kliple varlığını sürdüren müzik kanallarına para ödüyordunuz bir de klibinizi yayınlatmak için. Şimdilerde sosyal medya diye bir durum var neyse ki. Bu, bizi özgür kılıyor her anlamda. Hem insanlara ulaşma anlamında ama hem de üretim sürecinde. Bir yandan da daha çok farkedilmek için farklı olma zorunluluğunu getiriyor. Düşünmek zorunda bırakıyor yani. Enerjini yaptığın işi bir yerlerde görünür kılmak için harcamak yerine, özgün olmak için harcayabiliyorsun. Bir yandan da 11 şarkılık kocaman bir albümün bir ya da iki şarkısına klip çekip, diğerlerini yok saymak durumundansa, hepsinin filmini yapabiliyorsun işte. Ben olabildiğince çok video klip yapmak istiyorum “Güzel Kokuyorum” için.

Albümde bir cover, Baba Zula şarkısı var. Bir Sana Bir de Bana.. Başka bir ruha bürünmüş sanki şarkı. Yeni çalışmalarınız var mı cover konusunda? Ya da bir düet düşünüyor musun mesela?
Şu an planladığım bir şey yok. Yeni şarkılar yazmayı daha çok önemsiyorum. Çok sevip de keşke ben yazsaymışım dediğim bir şarkıyla karşılaşırsam düşünebilirim ama.

Çok naif, samimi, gerçek bir albüm bence “Güzel Kokuyorum”. Aslında çok kırılgan içi ama tıpkı senin gibi hep tebessüm ediyor sanki bir yandan. Hayata karşı da böyle misin?
Hep gülümserim ben, kendimi hatırladığım andan beri. Bazen gerçekten, bazen kendimi, içimdekini kollamak, kendime saklamak için. Duygularımı herkese olduğu gibi açık edebilen biri değilim, neyin var diye sormasınlar diye herhalde hep gülerek dolanıyorum ortalarda. Gerçi şimdilerde neden hep mutlusun diye soruyorlar, bu sefer de mutlu değilim heep diye bağırasım geliyor : ) Hayata karşı genel anlamda olumluyum, olmaya çalışıyorum. O zaman her şey daha kolay yolunu buluyor galiba. Öbür tarafını da fazlasıyla dipte yaşıyorum ama. Düştüğüm o kuyudan çıkmak zor oluyor ve uzun sürüyor. Kayboluyorum ortalardan biraz. Görünür olduğumda yine gülümsüyor oluyorum : )

“Sen Dur Ben Gölge” adlı bir şiir kitabın vardı. Parmak ucunda dünyayı görmeye çalışan çocuğum” diyordun bir satırında. O çocuk dünyayı görebildi mi? Mutlu mu kendi dünyasından?
O çok mutlu bir çocuk, hep de öyle olmasını umuyorum. Küçük oğlunu büyümekten korumak isteyen ama elinden hiçbir şey gelmeyen bir annenin iç sesi o şiir. Dünya her şeye rağmen güzel ama hiçbir şeye rağmen çok kötü. İçinde kötünün k’si olan bir şeyin bile çocuğuna değme ihtimali azap verici. O şiiri yazdığım anda, Uzay kendi boyundan büyük balkon duvarından dışarı bakmaya, görmeye çalışıyordu. Göreceklerinden korktum sanırım.

Son olarak ne yapmak istiyor Burcu Tatlıses? Planları ne? Yakında bizi bekleyen projeler var mı?
Burcu Tatlıses şarkılar yazmak, söylemek, yeni müzikler yeni sözler denemek, öğrenmek, keşfetmek, yaratmak, sonra bunları paylaşmak paylaşmak paylaşmak istiyor. Mutfakta biraz fazla oyalanmış olmanın acısını çıkarmak istiyor. Kendimden üçüncü şahıs olarak söz etmeyi denedim önceki cümlelerde, pek komikmiş, vazgeçiyorum : ) Hep bir yerlerde şarkı söylüyor olacağım ben, ne kadar çok konser, o kadar birbirimize yakalanıp tutulma hali demek. Bu yakalanmalara bir ihtimal daha hazırladığınız için sana ve Felsebiyat’a çok teşekkür ediyorum.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi haziran sayısında yayınlanmıştır.

Yok Öyle Kararlı Şeyler

CE0yQk6UsAAuATA

KAFALAR HEP KARIŞIK
Mütevazi rock müziğin en kararsız 5’lisi onlar. Sen onlara kısaca YÖKŞ diyebilirsin. Eski albümlerini biz çok sevdik. Yeni albümleri piyasaya çıkmadan önce de nedir, ne değildi bir yoklayalım dedik…

Hikayenizin nasıl başladığını sormayacağım. Şuanda nasıl gidiyor yol? Hikayenin neresindesiniz ve ne derece memnunsunuz?
Genelde en başından sorulduğu için şimdiki zaman ve gelecek konuları kaynar, şimdiki zaman ise aslında en önemlisidir. Biz şuan hikayenin giriş bölümünün sonlarındayız, gelişme bölümündeki konularımızı oluşturuyoruz. Bu zamana kadar her şey şanslı ve kararsız ilerledi…

Hitap ettiği kitlenin bir anda büyümesi müzisyenlerin ruh sağlığı açısından olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Siz bu konuda güzel bir denge tutturmuş gibisiniz. Lisede gitar çaldığınız günlerden, bugünlere… Dürüst olun, kendinizi ne kadar “artist” hissediyorsunuz?
Biz artistliği beceremeyen bir grubuz, artık bu konuda kararlıyız. Bu bizim kendimize hikayenin en başında sorduğumuz bir soruydu; orta direk ailelerden gelmek, mahçup ve kibar yetişmek, evinde tarhana çorbası içmek rock starlıktan çok çok uzak eylemler. Bunu belki sahneye yansıtmazsın fakat bireysel olarak özümüz bu yapacak bir şey yok.

Aileleriniz ne düşünüyor sizler için merak ediyorum. Bilhassa anneler böyle durumlarda hem çok endişeli olur, hem de en büyük desteği verirler. Anneleriniz bu 5 kararsız adamın şarkılarını ezberledi mi?
Bu her rock grubuna, bilhassa yerel metal gruplarına sorulası bir soruymuş. Çok beğendim. Annelerimiz hala sırtımıza havlu koyası, konser öncesi ada çayı içiresi bir konumdalar. Şu bir gerçek ki anneni ikna edebildiğin her iş kitlelere ulaşır. İkna olmaya yakın durumda bizimkiler de, çok yaşasınlar…

İlk albüm sizin için başarılı bir adım mıydı? Beklediğinizi alabildiniz mi ya da istediğinizi tam olarak sunabildiniz mi? Bu soruyu soruyorum çünkü ikinci albümden sonra hep “ilk albüm aceleye gelmişti” oluyor.
İkinci albümü henüz yapmadan söyleyebiliriz ki ilk albüm aceleye geldi, tespit çok doğru zira ilk albüm yapan bir gruba kimse yeterli yatırım da yapmıyor vakit de tanımıyor. Bu durum heyecan ve tecrübesizlikle de birleşince ortaya “ilk albüm” kavramı çıkıveriyor. Şarkıların dinlenip dinlenmemesi bir yana ilk albümünden memnun olan çok az grup tanıyorum. Bu tıpkı ilk yemeğini yapan bir aşçı veya ilk elbisesini diken bir terzi gibi; zamanla herkes, her iş olgunlaşıyor.

Kaset Zamanları karma albümünden Çektir Git şarkısını dinledik. Bir Mavi Sakal hayranı olarak parçayı size çok yakıştırdım. Şarkı seçimini nasıl yaptınız? Yeni coverlar düşünüyor musunuz?
Mavi Sakal’dan Çektir Git şarkısı proje içinde şans eseri bize denk geldi, iyi ki de denk geldi zira biz de hemen benimsedik. Zaten lise yıllarında grupça çaldığımız bir şarkıydı. Farklı ne yapabiliriz diye çalışınca da ortaya orjinalinden uzakta, minör ve funk bir cover ortaya çıktı. Sonuçtan biz de memnunuz.
Hep Lunapark kitabı için de bir parça yaptınız. Şarkınızı soundtrack olarak görünce Yökş’ün de bir kitabı olsa dedim. Mizah ve tespit yüklü şarkılarınızın yanında yazdığınız şiirler, hikayeler, farklı tarzda yazılar var mı?
Bu güzel düşünceniz için teşekkür ederiz, umarız ki fikirlerimiz gelecekte böyle fiziksel bir ürüne de dönüşür. Hep Lunapark kitabına soundtrack fikri kitabın yazarı Bahadır Cüneyt Yalçın’dan çıktı. Albüm lansmanımızı Şarkı Sergisi ile yaptıktan sonra neden kitap şarkısı da yazmıyoruz dedik ve ortaya Ah Lunapark şarkısı çıktı. Aylarca şarkı üzerine uğraştıktan sonra içimize sindiğini düşünüyoruz.

Kendi tasarım atkı, pena, bere, hatta Beni Kafana Takma şapkalarınız var. Karşımızda çok çalışkan bir YÖKŞ belediyesi bulunuyor. Yeni ürün çalışmalarınız var mı?
Yökş’e ait kurumsal bir kimlik yaratıp ona ait ürünler, projeler, etkinlikler ve söylemler yaratmak hoşumuza gidiyor. Profesyonelliğe doğru yaklaştıkça daha çok tasarlayacağız ve üreteceğiz de. Henüz bu ürün işleri biraz gerilla ilerliyor. Bir çok insanda şapkalarımız, penalarımız ve başka anı ürünlerimiz mevcut. İnsanların hayatına mp3’lerden çıkıp fiziksel olarak dahil olmak çok güzel. Hatırlandıkça ne mutlu bize…

Bir de t-shirt yakışmayan adam diye t-shirt yapın bence, ilk şarkıya selam olsun. Duyduğum kadarıyla ilk şarkınızı hiç sevmiyormuşsunuz. Doğru mu?
İlk şarkımıza tişört yapma fikri hala var doğru fakat şarkıyı sevmediğimiz pek doğru değil. Hatta hala konserlerde en gaz şarkımız olarak finallerde çalıyoruz. İlkler unutulmaz.

Yine de grup olarak, belki de sadece bir hissi kafanızdan atmak için, ilk şarkınızı yapmak ve artık onun sadece size değil, herkese ait oluşu… Nasıl hissettirmişti?
Bir fikrin bir problemin bir sorgunun şarkıya dönüşmesi ve onun artık dinleyen herkesin ortak olgusu olması muazzam bir doğa olayı. Bulaşıcı bir virüs gibi, kitlelere yayılan bir şarkı akımı bu. Bunda pay sahibi olmak, bunun parçası olmak çok keyifli.

İlk albümün tanıtımını ilgi çekici bir sergiyle yapmıştınız. Şarkı sergisi yeni albümde de olacak mı? Bu anlamda yeni projeleriniz nedir?
İlk albüm lansmanımızı bir şarkı sergisi ile yaptık, özetle her bir şarkımızı illüstrasyon sanatçılarını çizdirip sergide bu çizimleri şarkıları ile ziyaretçilere sunduk. Sonuç inanılmazdı, tecrübe eden herkes çok memnun ayrıldı. Yeni albümler için daha iyi bir fikir bulamazsak şimdilik en iyisi bu.

Son olarak, kararsız olmak neden güzel?
Kararsızlık aslında doğruyu beğenmeme durumu. Gündüz Vassaf’ın şöyle bir cümlesi ile cevap vermek istiyorum: “eğer kararlılık bize sunulan seçenekler çerçevesinde taktığımız at gözlükleriyle bostan kuyusunun etrafında dönüp dolanmak ise kararsız olmak, ben bu oyunu oynamak istemiyorum demektir.

*Röportaj 10Sayfa Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Barış Doster

HAYAT BOŞLUK KALDIRMAZ!

IMG_5187

Öğrencilerinin çoğunlukla “okula gelme sebebi” olarak tanımladığı, bilgi birikimiyle kendisine hayran bırakan ve gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin saygıdeğer hocalarından Barış Doster ile gazeteciliği konuştuk. Kendisinin uzun yıllar yaptığı gazetecilik deneyimleri bir yana, “Hayat boşluk kaldırmaz!” cümlesi bir öğrencisi olarak da hafızamdan hiç silinmemiştir. Bu yüzden bu yazının başlığını da böyle sunmak istedim. Ondan öğreneceklerimiz hiç bitmeyeceği için sizi röportajla başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar!

Gazetelerden ya da gazeteciden haber değil de tavrını bekliyoruz. Sizce bu ne kadar doğru?
Gazete, newspaper adı üstünde haber veren kağıt.. Kamuoyu oluşturmak kamu adına soru sormak kamu adına egemen güçlerin hesap vermesini sağlamak baskı oluşturmak gibi kısacası bizim dördüncü kuvvet dediğimiz bir işlevi var. Türkiye’de genel toplumsal , siyasal ve iktisadi yapıdan ve adını koyalım kutuplaşmadan bağımsız bir medya sözkonusu olmadığı için gazetelerde çoğunlukla haber verme işlemlerini azaltıp, bazen tamamen bir kenara koyup, bazen unutup, bazen biraz geri plana itip daha fazla yoruma, -ki benim yoruma itirazım yok elbette bir gazetede yorum olacaktır- ama yorumun da ötesinde bir siyasal amigoluğa sığınıyorlar. Bu da o ülkenin son kertede genel gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir şeydir.

Özellikle sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bir durum var. Bir twitle linç edilebiliyorsunuz. Gazeteciden daha çok ideolojik bir liderlik vasfı bekleniyor.
Evet taraf olması bekleniyor ve bu sağlıklı bir şey değil. Bu aydınların konumu adına da, topumun bir gazeteciye biçmiş olduğu işlev adına da bence son derece sağlıksız bir durum. Gazetecinin görevi haber yapmak, kamuoyunu uyarmak, kamuoyunu oluşturmak, güç odaklarına muhalefet etmek, soru sormak ve elbette izlenimlerini sunmak, yorumunu yapmaktır. Ama gazeteciyi siyasal bir önder, politik lider misyonu yüklemek, ondan bunu beklemek sadece mesleki açıdan ya da sektörel bazda değil toplumsal açıdan da sağlıksız bir durumdur. Siyasetçi siyasetçidir. Doktor doktordur. Mühendis mühendistir. Gazeteci de gazetecidir. Gazeteciye onda olmayan ve bana sorarsan da olmaması gereken büyük anlamlar yüklemek bence sağlıklı bir yapı değil.

Televizyondaki çoğu gazeteci arasında da sürekli bir horoz dövüşü izliyoruz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az gelişmiş toplumlarda fikirden ziyade içerik kavga dövüş görsellik olgudan ziyade algı öne çıkar. Bu insanlara ün, şan, şöhret, havalı bir hayat ve çok para da kazandırabilir. Hele bir de sırtını belirli odaklara iktidar olur muhalefet olur büyük sermaye olur bunlara yaslayanlar fikirsiz içeriksiz ama amigovari çok bağırarak kavga etmekten bir rant elde ediyorlarsa bunu sürdürürler. Son kertede bu arz talep mekanizmasıyla işleyen bir şeydir. Basına o anlamda çok da olağanüstü, kutsal görevler de vehmetmemek gerekir. Bu insanlar da para kazanıyorlar. Çok da inandıkları için mi yapıyorlar diye sorarsanız öyledir de diyemem gelene ağam gidene paşam derler güç kimse erk kimse onları besleyenler kimse onların amigoluğunu yaparlar. O dönem kapanınca da bunlar kendilerine yeni patronlar bulabilirler.

Siyasetin çok konuşulduğu bir ülkeyiz ama biz siyasetle gerçek anlamda ne kadar doğru ilgileniyoruz?
Siyasette o anlamda herkesin akademik düzlemde bilimsel düzlemde yerli yerine oturmasını bekleyemeyiz. Batıda da bekleyemeyiz. Çağdaş toplumlarda da sokaktaki herkesin siyasal bir bilge bir siyaset uzmanı olduğunu söyleyemeyiz ama en azından bu kadar politik bir toplum politika üzerine bu kadar kutuplaşmış birbirini ötekileştirmiş bir toplumun en azından siyaseti bir uzman bir akademisyen düzleminde olmasa bile -bu çünkü mümkün de değildir- biraz daha dolubiraz daha içine bir sınıf ,emek , ekonomi, istihdam, gelir dağılımı konularını yükleyerek konuşması beklenebilir ama Türkiye’de bu pek de mümkün değildir. İster medyada olsun ister kıraathanede olsun siyaset en çok konuşulan ama en boş konuşulan en cahilce konuşulan konulardan bir tanesidir. Zaten genel olarak politikacılarımızın özelde de kendi sektörümüzün üzerinden gidersek meslektaşlarımızın, gazetecilerimizin bilgi dağarcığı inandırıcılığı itibarı bütün anketlerde görüldüğü üzere çok da parlak değildir.

Gazetelerde muhabirlerin daha altta köşe yazarlarının daha üstte olduğu bir dengesizlik var.
Tabii bu da doğru değil çünkü dünyada basının etkili, güçlü olduğu batı ülkelerinde gazeteci deyince akla önce muhabir gelir yani haber veren gelir. olaya ilk tanıklık edendir. bizde ise muhabir adeta dışlandığı önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, işlevsizleştirildiği için gazeteci deyince uzun yıllardır aklımıza malesef köşe yazarları geliyor. Bu da köşe yazarlarının haber kaynaklarına ulaşmasının siyasilerle iş adamlarıyla askerlerle iyi konumdaki bürokratlarla temas kurmada daha kolay daha hızlı davranabilmesinin bir yansıması ama bu doğru ve sağlıklı olan değil. Normalde gazeteci deyince akla önce muhabir gelmelidir, köşe yazarı değil.

Sistemin kendisinde de bir dengesizlik var. Emek sahibi altta ama torpilin varsa, bir yere yandaşsan üsttesin. Bu durumu çözebilecek miyiz?
Bence bu sadece Türkiye’de gazetelerin sektördeki konumunun , medyanın sermaye dağılımının sermaye yapılanmasının ya da sadece gazetecilerin veya gazeteci örgütlerinin ya da sadece iletişim fakültelerinin sorunu değil. Türkiye’de genel olarak siyasi iktisadi yapının bir sorunu. Eğer ekonomiyle siyaset doğru anlamda, batılı anlamında değil ilkel anlamda hatta biraz feodal, alaturka anlamda iç içe ise o bizim de çok eleştirel baktığımız çağdaş, liberal batılı demokrasilerden farklı olarak siyaset bir gecede bir ekonomik zengini alıp alaşağı ediyor ya da hiç tanınmamış bir tanesini alıp büyük zengin büyük milyarder yapabiliyorsa basının da bundan etkilenmemesi pek düşünülemez. Basının kendisi mi bir güçtür yoksa güçlerin mi emrindedir basının kendisi mi dördünce kuvvettir yoksa diğer üç kuvvetin tetikçisi midir sorusu bence biz gazetecilerin öncelikli sorularından biri olmalı. Yani patronların enerji dış ticaret inşaat işinde olmanın yanında güç odaklarından rahat randevu alabilmek için siyasileri rahat etkileyebilmek için bürokrasi üzerine rahatlıkla bir baskı kurabilmek için zaman zaman bir tehdit aracı olarak kullandıkları medya sektörüne bir yan iş olarak girmeleri hatta pek çok zararı göze alarak ama diğer kazançlarla onu destekleyerek basında kalmak için diğer şapkalarının yanında medya patronu olarak kalmak için bu kadar çaba göstermeleri heralde gazete patronluğunun keyifli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Diğer angajmanlar diğer tetikçilikler söz konusu. Bu da sadece bizim mesleğimizle ilgili değil. Bu türkiye’nin genel anlamda sağlıklı bir ekonomiye, siyasete kavuşması için sadece iletişim fakültesi öğrencilerinin ya da gazetecilerin, gazeteci örgütlerinin değil herkesin düşünmesi gereken bir mesele.

İletişim fakültesi öğrencilerine de alan açılmıyor. Çoğu zaten staj yapabilir miyim ya da orada kalabilir miyim derdinde. Geriye kalanı da alan değiştiriyor.
Birincisi sayısı elliyi altmışı geçen iletişim fakültesinin olduğu bir ülke, ikincisi nüfusun yüzde altmışının kırk yaş altında olduğu bir ülke, üçüncüsü teknolojinin yoğun olarak kullanılmasıyla birçok insanın işsiz kaldığı bir ülke burası. Ben 90lı yılların başında gazeteciydim pek çok meslek büyüğümüzün teknolojiden dolayı işsiz kalmasına şahit oldum. Bizim zamanımızda fotoğraf servisleri vardı. makineleriyle giderlerdi filmler yıkanırdı fotoğraf servisindeki ustalar keserlerdi biçerlerdi kadrajlarlardı öyle girerdi. Şimdi yanında cep telefonu olanın hem ses kayıt cihazı var hem fotoğraf makinesi var. Teknolojinin yoğun kullanılması da aynı finans sektöründe atmlerle pek çok gişe elemanını bankaların işsiz bırakması gibi bizi de işsiz bırakıyor. pek çok sebebi var diğer alanlarda okuyanların bu alana yönelmesi de bir sebep. genel olarak bu sektör bu kadar genci bu kadar iletişim fakültesi mezununu istihdam edebilmekten de uzak zaten. Diyeceksin ki Türkiye’de mühendislikte de bu kadar fakülte var bu kadar mühendise ihtiyaç var mı doğru bir soru Türkiye’de hukuk fakültesi de sürekli açıyor bu kadarına da ihtiyaç var mı tıp fakültesi de çok var bir yandan işsiz doktorlar var ve yabancı doktorlara istihdam sağlanması gündemde bu da bir dağılım sorununa dağılımda eşitsizliğe işaret etmiyor mu? küçük şehirlerde doktor az ama büyük şehirlerde müthiş bir yığılma var. bu bağlamda kendi sektörümüz açısından bakıyoruz ama bu eğitim politikasındaki genel bir sakatlığa işaret ediyor. Genel olarak baktığımızda da bu sadece bizim meselemiz değil. Bu bir planlama, eğitime hangi anlamda baktığımız gençlere nasıl bir gelecek vaadettiğimizle ilgili bir mesele. Gençleri sadece sürü olarak görürseniz biz bunları az eğitelim de çaresizliğinden siyasal rant elde edelim derseniz başka türlü bir ülke hayal eder ve onu kurgularsınız. Bu uzun ideolojik bir sorundur çünkü.

Bizde neden uluslararası anlamda bir gazeteci çıkmıyor?
Unutma ki küresel anlamda bir gazetecimizin çıkmaması Türkiye’nin siyasal ekonomik yumuşak gücünün uluslararası anlamda çok yüksek olmamasıyla alakalıdır. Türkiye dünya siyasetini belirlemede kaçıncı konumda ise akademisyenleri bürokratları partileri gazetecileri iş adamları da kendi sektörlerinde gidişatı belirlemede o düzeydedilerler. Türkiye’nin genel konumundan bağımsız ele alamayız. Kişisel olarak başarılı, dünyada da bilinen örneklerimiz var. Mehmet Ali Birand gibi. Pek çok lidere ulaşabilen, dünyadaki öne çıkmış simayla röportaj koparabilen bir insandı. Ama üç dört örneğin olması Türk medyasının dünyada çok takip edilen bir medya olduğu anlamına gelmez. Bizim de izlediğimiz Batı medyasıdır. Batının da Belçika medyasını izlemeyiz Amerikan İngiliz medyasına bakarız çünkü onlar güçlüdür. Bizde çok kabiliyetli gazeteciler var ama bu küresel aktör olmakla ilgilidir.

İletişim öğrencilerine ne öneriyorsunuz?
Cebimizde hazır formül yok elbette ama meslekten gelen alaylı gazeteci olarak önerim bol bol okumaları düşünmeleri araştırmaları.

*Röportaj, Felsebiyat Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Aslı Gökyokuş Röportajı

HEPİMİZ, O BAYILDIĞIMIZ BEBEKLERİZ!

ASLI8

Şarkı söylerken her kelimeyi yaşatarak söyleyen bir müzisyen o. İlk albümünden bu yana dikkatle takip ettiğim ve severek dinlediğim Aslı Gökyokuş bir süredir anne olmanın tatlı telaşındaydı. Hayranlarına geri dönüş hazırlığında olduğunun müjdesini vereyim. Yaz’ın annesi Aslı Gökyokuş ile hamileliğini, anneliğini, müziğini ve yeni projelerini konuştuk.

Sanıyorum ki doğumdan sonra sahneye dönmemeniz bilinçli bir tercihtir.
Benim işimin hem avantajları hem dezavantajları var. Kendi programımı yapabilme lüksüne sahibim. Bir taraftan bir sürü şeyden vazgeçerek bu programı yapıyorsunuz elbette ama ben anne olmaya karar verdiğimde çocuğumun en önemli dönemlerinde onunla olmak istediğimi biliyordum. Bazı meslektaşlarımı görüyorum; doğum yaptıktan sonra koşa koşa geri dönüyorlar işlerine. O da bir seçim. Kimseyi yargılamak adına söylemiyorum bunu. İnsan kendini nasıl iyi ve mutlu hissediyorsa öyle davranmalı çünkü belki de çocuklarına üretken ve sosyal olabildikleri doğrultuda daha yararlı ve iyi bir anne olabileceklerini hissediyorlardır. Ama bu zaman öyle bir zaman ki; benim kızım bir daha bir yaşında olmayacak. Bir daha çocuk sahibi olmazsam emzirmeyeceğim. Dolayısıyla bunlar anne ve çocuğun hayatındaki en önemli ve özel dönem. Onu da ben sonuna kadar yaşamak istedim açıkçası. İmkânları doğrultusunda bu dönemde çalışmama lüksüne sahip olabilecek annelere de tavsiye ederim. İlk bir sene hiçbir yardımcı olmadan kendim baktım kızıma, tabii ki annemin çok büyük desteğini gördüm. Şimdi dönüşe kendimi hazırladığım için bir yardımcımız var.

Hemen işe koşanlar da var, bütün hayatını çocuğu yapanlar da.
Her şeye ellerinden geldiği kadar koşup hepsini hiç de fena sayılmayacak biçimde becerebilen kadınlar var. Onlara çok saygı duyuyorum. On parmağında on marifet diyorlar ya öyle ama sanıyorum çok yoruluyorlardır. Ben aynı anda yirmi şeye koşturabilen bir insan hiçbir zaman olamadım. Öyle olursa bir şeyden bir şeyi muhakkak kötü yaparım. Bir şeyi kötü yapmakta hiç hoşlandığım bir şey değil. Ya şu dönem her şeyi aynı yoğunlukta sürdürürsem istediğim gibi bir anne olamayacağım ya da işimi hakkıyla yapamayacağım. Şu dönem annelikle ilgili en kritik dönem. Sonrasında çocuk biraz kendini kurtarmaya başlıyor. Ancak şu da sağlıklı değil ve öyle bir anne olmak istemem: İnsanlar hayattaki her şeyden vazgeçip çocuklarına takıntılı derecede odaklanıyorlar sonra da çocuk okula başlayıp kendi hayatını eline almaya başladığında büyük bir boşluğa düşüyorlar. Bu sefer de “Bak ben senin için şunu yaptım, bunu yaptım” diye son derece bencilce bir duyguyla çocuğa haksız bir duygu ağırlığı yüklüyorlar. Buna hiçbir anne babanın hakkı olmadığını düşünüyorum. Çünkü aslında hepimiz çok bencilce sebeplerden dolayı çocuk yapıyoruz. Çocuk ben doğayım demiyor sen karar veriyorsun. Dolayısıyla o anlamda bu küçük varlığa duygusal, vicdani bir ağırlık yüklemeye hiçbir hakkımız olmadığını düşünüyorum.

Bir röportajınızda “Çocuk kolay büyüyen bir şey değil ve ben özgürlüğüme düşkünüm. Sevdiğim şeyi istediğim zaman yapabilmeliyim. Anne – baba olmak biraz saplantılı bir durum. Herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel, en özel çocuğu olarak görüyor. Demek ki hastalıklı bir duygu bu.” demişsiniz.
O röportajı çok iyi hatırlıyorum. Gülerek söylemiştim. Ancak ciddi bir şekilde söylenmiş gibi yazıldığında amacından sapan bir ifade olmuştu. Şöyle demek istemiştim: Doğru, özgürlüğüme düşkünüm. Bunu gülerek söylemedim. (Gülüyor) Anne baba olmaya karar vermek kolay değil. Hayatınızı keskin bir şekilde değiştiriyorsunuz. Ben sadece bu kararı verdiğimde hazır ve net olmam gerek demek istemiştim. Onun dışında anne baba olmak saplantılı bir durum evet, herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel ve en özel çocuğu zannediyor ama bu kötü bir şey de değil sadece tüm objektivitenizi de kaybediyorsunuz, bu anlamda çok sağlıklı değil ve anne baba olan herkes bu hastalığa büyük bir şevkle tutuluyor. Çünkü anne olduktan sonra daha iyi görüyorum ki hayatta hiçbir şeye, hiç kimseye duyamayacağınız acayip bir sevgi duyuyorsunuz, gerçekten tapıyorsunuz çocuğunuza.

Hamilelik sürecini nasıl geçirdiniz?
Çok güzel geçirdim ve hamile olmayı çok sevdim. Çok mucizevi bir şey bir kere. Fiziksel olarak da ruhsal olarak da her şeyiniz değişiyor. İçinizde her gün büyüyen, sizden ve sevdiğiniz insandan olma minik bir insan var. Eşimin de desteğiyle bebeğimle gerçekten mutlu ve stressiz bir dokuz ay geçirdik. Hamilelikle birlikte çok daha yumuşak bir insan oldum. Ben biraz katı, keskin noktaları olan bir insanım.

Duruşunuzda da o sert tavır var aslında. Yazıda da bir mesafe hissediliyor.
Olduğumdan daha sert göründüğümün farkındayım. Kişisel olarak yeni tanışan insanlar beni sadece şarkılarımdan, kliplerimden tanıdıklarında daha mesafeli birini beklerler. Sanıyorum biraz da şarkıların ruh halinin verdiği bir etki ile kliplerde daha durgun bir kadın görüyor olmalarından dolayı beni karşılarında gördüklerinde daha yumuşak biriyle karşılaştıklarını söylerler. Hatta beni müzisyen olarak tanımayan birisiyle muhabbet ettiğimde ve ardından sahnede gördüğünde inanamaz. “Bizim bıcır bıcır Aslı gitti vahşi bir kadın geldi” gibi yorumları çok duymuşumdur. Kesinlikle somurtkan ya da mesafeli bir insan değilim ama karakterimde, dünyaya bakışımda, beni ben yapan değerlerle ilgili düşüncelerimde keskin hatlara sahibim fakat hamilelik ve anne olmak sanıyorum ki beni biraz değiştirdi.

Galiba hamilelik her kadını yumuşatıyor.
Daha yumuşak bir insan oldum ve insanları daha çok sevmeye başladım. İnsanları sevmeyen biri olduğumdan değil ama çok da herkese bayılmıyorum açıkçası. Çünkü genel olarak benim dünyaya bakışımda ya da iyi insan, doğru insan, dürüst insan nasıl olmalı kavramıma uyan insan sayısının çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Bu kesinlikle kendimi çok özel bulduğum için değil. Sadece içinde bulunduğunuz dönemde insanı insan yapan çok basit, olması gereken özelliklerin bile lütuf sayıldığını düşünürsek insanları sevmek için sebepler azalıyor. Biraz da “Hayatın Anlamı” şarkısında eşimle anlattığımız gibi hepimiz çok masum, kırılgan, muhtaç ve çok tatlı doğuyoruz. Sonra ne oluyor da ne değişiyor da genetik faktörlerin dışında kimimiz katil, kimimiz hırsız, kimimiz aşırı hırslı olup kimimizse hâlâ özümüzle kalabiliyoruz. Farklı insanlar haline dönüyoruz ama günün sonunda hepimiz o bayıldığımız bebekleriz aslında. İşte o insanların çoğunun geldiği halden genel olarak çok hoşlanmıyorum. Ama bebekleri çocukları her zaman severdim. Şu an sadece benim kızım olması önemli değil her bebeğe bayılıyorum. Çünkü o bebeğin nasıl dünyaya geldiğini, ne kadar sevildiğini, nasıl büyük bir emekle büyütüldüğünü biliyorum. Sadece insan değil her canlıya karşı sevgim arttı. Eşim de daha yumuşak bir insan olduğumu söylüyor.

IMG_0547

Sizin şarkılarınızda mutlu şarkı yok. Annelik sürecinde mutlu bir şarkı yazdınız mı? Kızınıza bir şarkı yazdınız mı ya da?
Şarkı yazdım ama yine mutlu bir şarkı değil. Kendi hayatımda ne kadar mutlu bir dönem geçiriyor olsam da ülke ya da dünyada olup bitenlere kayıtsız kalabilmek mümkün değil. Kızıma küçük küçük notlar yazıyorum. Ben hâlâ emziriyorum. Yaz, bir buçuk yaşında şu anda. O kucağımdayken, ona başka kimsenin veremeyeceği bir şeyi gözlerimin içine büyük bir sevgiyle bakarak alırken hissettiğim şeyleri ifade etmekte çok zorlanıyorum fakat hep notlar alıyorum. Bazen o uyumuş oluyor kucağımda ve o an ne hissettiğimi unutmamak için sıcağı sıcağına bir şeyler karalıyorum. Onları birleştirip bir şarkı yazabilirim. Yaz’la alakalı bir şey muhakkak yazacağım hatta onun sesini kaydedip kullanmak istiyorum aslında. O hâlâ bebekken onun sesini yaptığım bir işin içinde duymak istiyorum ve seneler sonra ona dinletmek istiyorum. Tamamen duygusal bir istek başka bir şey değil.

Yaz’dan bahsederken gözlerinizin içi gülüyor.
Ben de bunu çocuklarından bahsederken gözleri parlayan ya da gözleri dolan arkadaşlarıma söylüyordum, öyle oluyormuş. (gülüyor)

Yıllardır sizden akustik bir albüm bekliyorum.
Ben de kendimden yıllardır bunu bekliyorum. Sanıyorum bir sonraki projede sen de beklediğine daha yakın bir şey bulacaksın. Çünkü bu benim senelerdir yapmak istediğim şey ve şarkılarıma da çok uygun. Hatta aslında hamile kalmadan önce akustik bir albüm yapma konusunda çok nettim. Fakat hamile kalınca yapamayacağımı düşünüp akustik konserler yapmaya karar verdim. Provalara da başladık. Ben bir şey için uzun uzadıya çalışmayı seviyorum. Bu kadar sene sonra akustik konser yapacaksam gerçekten onu hakkıyla yapmak istiyorum. Baktık ki provalar uzun sürüyor ve benim hamileliğim ilerliyor oldu. Beşinci ay biz daha dört şarkı bitirmişiz. Projeyi donduralım dedik. Başlangıç noktam biraz da klip çekmediğim ama çok sevdiğim hatta konserlerde de genellikle söylemediğim ama belki de daha fazla sevdiğim ve akustik konsere de uygun olan şarkılarımın olmasıydı. Farklı bir repertuarla insanların karşısına çıkma ve o şarkılarımı da değerlendirme fikrim vardı.

Bir albüm yapıp her şarkıya aynı eforu harcıyorsunuz ama üç tanesi öne çıkıyor.
Ne yazık ki öyle. O yüzden klip çekeceğiniz şarkıya karar vermek o kadar zor bir şey ki. İlk klibi albümü temsil edeceğini düşündüğünüz ya da albümün en güçlüsü olarak düşündüğünüz şarkıya çekiyorsunuz. Bazen kendiniz için en güçlü olmasa bile insanların en güçlü bulacağı, daha fazla insana hitap edecek bir şarkıyı ya da çalıştığınız insanları da ikna ederseniz tüm bu kaygılardan bağımsız sizi ve albümü en iyi yansıtacağını düşündüğünüz sürpriz bir şarkıyı seçiyorsunuz.

Hayatın Anlamı’na klip çekmeniz de bu sebepledir diye düşünüyorum.
Evet öyle ve o klip neredeyse hiç yayınlanmadı daha doğrusu çok az yayınlandı. Hayatın Anlamı’nın çok fazla kişiye ulaşmayacağının farkındaydım çünkü öyle bir şarkı değil o. Ben bazen daha az bilinsin, duyulsun ama değerini anlayacak insanlar için daha özel bir yerde kalsın istiyorum. Tabii ki biraz daha fazla insanın o şarkıyı bilmesini, o güzel klibi de daha fazla insanın seyretmesini isterdim açıkçası. Müzik kanalları çok fazla yayınlamadılar. Ben de üstüne düşmedim. Ama bilen biliyor.

Bizde klip konusu çok sorunlu zaten ama sizin kliplerinizde farklılık var her anlamda.
Çok teşekkür ederim çalıştığım yönetmenler konusunda genel olarak şanslı idim. Bir de ben yaptığım işin her ayağında bir şey yapmasam bile içinde bulunmayı seviyorum. Bu hem iyi hem kötü bir şey aslında. İşin klip boyutunun müzisyenlikle hiçbir ilgisi yok ama günün sonunda altında sizin isminiz yazıyor. Sonucundan memnun olmadığım kliplerim de oldu, çok sevdiğim kliplerim de oldu. Siz istediğinizi ne kadar net bir şekilde öncesinde belirtseniz de, defalarca toplantı yapsanız da sette patron tabi ki yönetmen ve benim orada ona müdahale etmem stüdyoda şarkı söylerken yönetmenin bana gelip nasıl şarkı söyleyeceğimi söylemesi kadar abes bir durum olur. Yurt dışında yönetmenler size bir klip konuşulurken screenshotlarla gelirler, her şey çizilmiştir, bazen örnek fotoğraflarla gelirler. Ön hazırlıklar o kadar iyi yapılır ki siz de sete gönül rahatlığıyla gidersiniz. Bana bu şekilde gelen bir tek yönetmen oldu. Şenol Korkmaz. Dans Etmeye İhtiyacım Var ve Hayatın Anlamı’nı çeken yönetmen. Şenol da doğma büyüme Belçikalı bir Türk. Onu överken asla çalıştığım ya da görüşüp sonucunda birlikte çalışmadığım diğer yönetmenleri yermek anlamında söylemiyorum. Ne yazık ki bizde sistemsel bir problem var. Devrin Usta, Yücel Yolcu, Evren Arasıl, Mahir Akyol hepsiyle uyumla çalıştık ve güzel işler çıktı. Ellerine sağlık genel olarak baktığımda bir ikisi dışında kliplerimi seviyorum.

Kontrolcüsünüz…
Biraz öyleyim. Yaptığım işin her aşamasında olmayı seviyorum. Biraz da seneler içinde yaptığım işlerin yapımını da kendim üstlenmeye başlayınca bu durum arttı tabii. Bir de Türkiye gibi müzisyenlerin müzik dışında da her şeyi düşünmek zorunda bırakıldığı bir sektörde çok da şansınız yok zaten. Son singleda “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ın masteringini altı kez değiştirttik mesela. Kayıtları Alen Konakoğlu yaptı -ki Alen yıllar önceki grubum Mary Jane’in davulcusudur- seneler sonra ilk kez çalışma fırsatı bulduk. Bana senin kadar işine sahip çıkan az şarkıcı gördüm dediğini hatırlıyorum. Bunu takdir edilmek adına söylemiyorum sadece aksi bir durumda rahat edemiyorum, biraz da işinize ve sizin için çalışan, emek veren insanlara ve dinleyicilere saygınız varsa böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Bitmiş bir şarkıyı insanlara dinletmeden arabaya atlayıp verilen bütün emeğin son halini dinleyebilmek, farklı yerlerde dinleyip ses nereden nasıl geliyor diye bakmak kadar zevkli bir şey yok. Benim için işin en zevkli anlarından biri o. Size oradaki müthiş hazzı anlatamam. Orada işte “Ne oluyor, bir şey yanlış” dediğiniz zaman benim gibi altı kez değiştirtiyorsunuz (gülüyor)

O şarkıda tam bir ikiye bölünme oldu. Ya hiç sevmediler ya çok sevdiler.
Evet, ama o normal. Kendi müzik janrında klasikleşmiş ve çok sevilen bir şarkıyı yaptığınız zaman tepki almak çok doğal. O şaşırdığım bir sonuç olmadı açıkçası. Onu o haliyle dinlemek isteyenler sevmediler. Değişik bir şekilde duymak isteyenler de çok sevdiler.

Deniz Gezmiş’le ilgili bir şarkı yazmışsınız. Üç senedir bekletiyormuşsunuz.
Erdal’la şarkıyı bu sene yapmak istiyoruz. Sadece insanlarla paylaşmak istediğim için internetten sade bir düzenlemeyle belki sadece iki akustik gitarla, hiçbir maddi beklenti olmadan yayınlayacağım. Mayıs’a ölüm yıldönümlerine yetiştirmek istiyoruz.

Sırada ne var?
Plan var. Ön hazırlıklar başladı. İnsanlarla ne yapmak istediğimi konuşuyorum, fikir alışverişinde bulunuyorum. Birlikte çalışmak istediğim müzisyenlerle ön görüşmeler yapıyorum. Kendi içimde üretime yeniden başlıyorum. Dönüş hazırlığındayım ama net bir tarih vermek istemiyorum. Şimdi daha zor bir dönem benim için. Küçük bir çocuğum var ve ben evdeyken benimle vakit geçirmek istiyor ve pek yalnız bırakmıyor hoş ben de onun yanında ondan pek ayrı kalamıyorum zaten. Bunu sanıyorum ki küçük çocuğu olanlar iyi anlayacaklardır. Evde çocuğu olmayan Aslı kadar rahat ve üretkenliğe açık bir ortama sahip değilim o yüzden çalışma ortamını evimin dışına taşımaya çalışıyorum.

Naim Dilmener Röportajı

“İYİYSE ALKIŞLARIZ KÖTÜYSE TENEKE ÇALARIZ”

KI (58)

Naim Dilmener’in yazılarını yıllardır ödev yapar gibi takip ederim. Bu sayede pop müziğin geçmişini ondan ders alarak öğrendim diyebilirim. Çok kıymetli bir müzik eleştirmeni ve yazar olduğu için bu röportaj beni çok heyecanlandırdı. O, çok naif bir şekilde, tüm içtenliğiyle sorularımı yanıtlarken ne kadar derin, birikimli, samimi ve gerçek olduğunu hissettim. Sayesinde yine güldüm, yine eğlendim ve yine öğrendim. Size de okurken öyle olacak eminim. Keyifli okumalar!

Müzik araştırmacılığınız ne zamana dayanıyor? Bugüne kadarki serüveni paylaşır mısınız bizimle?
Müzik araştırmacılığı gibi bir isteğim yoktu. Sadece iyi bir koleksiyoncuydum ve müziği çok seviyordum. Hayatımın orta yerinde hep müzik ve şarkılar vardı ve bir parça da obsesif bir biçimde plakları kasetleri albümleri biriktirmekteydim. Bunların üstüne yazmayı hiç hiç düşünmüş değildim. Hatta aksine yazmayla hep ilgiliydim ama kısa hikâyeler yazardım. Ben kısa hikâyeler yazmayı sürdürürüm diye düşünürken doksanların başında bir özel radyo patlaması oldu. Radyolar çoğalınca baktılar ki ortada o kadar çalabilecek şarkı miktarı yokmuş. O zamanlar dijital döneme daha çok var. Müziği plaksa plağın üzerinden CD ise CD’nin üzerinden birbirimize aktarabiliyoruz. Bir şekilde benim koleksiyonumun çok geniş olduğu bilinirdi. Radyolardan birinden teklif geldi. Sana bir saat ayıralım sen gelip kendi arşivini burada çal, önce deneme kayıtları yaparız hemen canlı yapmazsın, kayıt yaparız dediler. Bir tane kayıt yaptık hemen canlıya başladım.

Gazetelerde yazmanız da radyo etkisiyle başladı o zaman değil mi?
Evet, radyo ilgi gördü hatta Hürriyet 96, 97 de haftalık bir gazete çıkaracaktı. Onlar müziğin geçmişine de yer vermek istiyorlardı ve bu iş için de ben akıllarına gelmişim. Editör Murat Çelikkan bizim Mavi Radyo’nun dinleyicisiymiş benim programı da çok severmiş. Aklına da ben gelmişim. “Acaba o radyo programına yaptığını bize yazılı hale getirebilir mi?” Demişler. Programda şarkılar çalıyorum arada tarihçe bilgiler veriyorum. Sizden deneme yazısı rica edebilir miyim dediler. Yazımı gönderdim, ilk yazınız için biz size haber vereceğiz, dediler. Ben de herkese söylüyorum reklamdaki gazetede ben de yazacağım diye ama bir yandan içim hafif telaşlı çünkü aramadılar ilk yazıyı istemiyorlar hâlâ. Sonra gazete çıktı heyecanla açtım baktım ki deneme diye gönderdiğim yazımı zaten kullanmışlar. İlk sayısıyla başladı bir süre sonra Milliyet’e pazar eki oldu. Bir süre de böyle devam ettik. Sonra beni oraya çağıran ekip anlaşamadı ayrıldı. Bizi de serbest bıraktılar siz karar verin ayrılmak isteyip istemediğinize diye. Ben devam edemem sizinle geldim dolayısıyla ben de ayrılıyorum dedim. Ben de ayrılır ayrılmaz Radikal 2’den teklif aldım. Tuğrul Eryılmaz “Sen bize yakışırsın, senin yazılarını seviyorum. Bizde de müziğin tarihi olsun istiyoruz.” dedi. Uzun müddet köşe adım eski 45’likler diye gitti fakat o köşenin adı böyle olunca hep eskileri yazmak zorundayım. Yenileri de yazmak istiyorum dedim, köşenin adını kaldırdık. Radikal’den 2013 sonu ayrıldım. 98-2013 arası orada bilinmeye başladım diyebilirim çünkü orada yazarken Babylon’dan teklif geldi. Gel DJ’lik yap, orda yazarken NTV’den gel müzik programı yap bize, sonra ora bitince TRT çağırdı. Yani tüm diğer işlerin hepsi başladı ve iç içe yürüdü. Hâlâ öyle fakat mekânlar değişti. Hürriyet’teyim. Aylık Milliyet Sanat’a ve Ot’a yazıyorum.

“ŞİMDİ RECEP İVEDİK ZAMANLARI”

O zamanki müzik yazarlarına verilen kıymet artık neden verilmiyor?
Biz müzik üzerine konuşuyoruz ama söyleyeceklerimiz hayatın bütün alanlarına yayıldı. Özellikle kültürel alanlar için geçerli. Artık her şeyin değersizleştirildiği “Edebiyat mı o ne canım, sinemayı boşver ya, müzik ha işte çalıyor Serdar Ortaç.” dendiği dönemdeyiz. Demek istediğim sinemayı benim kuşak hâlâ eski sinema olarak kavramayı sürdürüyor. Ama şimdi Recep İvedik zamanları, Çağan Irmak zamanları… Bu yüzden Nuri Bilge Ceylan çok güzel bir film çıkarttığı zaman ne düşüneceklerini bilemiyorlar. Çünkü adam sinema gibi bir sinema yapıyor. Ama Çağan Irmak’ta arka arkaya kliplerden oluşan bir hikâye seyretmiş oluyor. Aa o güzeldi, diyor. Çünkü eğlenmiş oluyor onda ama müziğin, sinemanın illa eğlendirmek gibi bir amacı yok ki.
İnsanlar Serdar Ortaç ya da benzeri bir şey çıktığında müzik diyorlar. Jehan Barbur, Nilüfer Akbal, Birsen Tezer gibi sağlam sesler karşılarına çıkınca bu müziği tuhaf buluyorlar. Müziğin kendisine talep bu yöne kaymışken tabii ki müziğin eleştirmeninden de vokalistinden de gazetecisinden de beklenen başka şeyler oluyor. Albümü alıp müzikal formunu altyapılarını enstrümanlarını, soundunu yazmaya kalktığınızda artık gülebilirler size. Dahası, “Hadi canım bunu kim ne yapacak?” diyebilirler dolayısıyla daha basit yazmak durumundasınız. Eskiye göre hepsi taban tabana zıt. Bu işler memleketin içinden geçtiği çağla ilgilidir. Kimse iyi müziği, iyi filmi aramıyor. Bu tamamen politik sürecimizle ilgili.

Evet ama burada sorun kendimizde de, sorunu dönüştürecek bir şey yapmıyormuşuz gibi hissediyorum.
Elbette son tahlilde sorumlu biziz; insan. Toplumun da ana malzemesi insan. Ama böyleymişiz demek ki diyorum. Mesela insanların on yıl önce bir film, bir kitap için “Ya ben anlamadım bunu!” demekten utandıklarını düşünüyorum. Mutlaka anlamıştır da birtakım kendine güvensizlikten -ki toplumsal bir güvensizlik var hepimizde- bundan utanmaktaydı. Sonuçta anlamamanın utanılacak bir durum olmadığını kendileri gibi başkalarının da çoğunlukta olduğunu görünce patladılar. Sinemanız ne ki, müziğiniz, edebiyatınız ne ki istemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla kapitalizm dediğiniz budur. Bu tarz talepler varsa arz yaratılır. Çıktı, sattı, çıktı, sattı… Ve hâlâ bu dönemdeyiz.

Sizce bu süreç dönüşebilecek mi?
Ne yazık ki bu konuda karamsarım. Eğer bu sözünü ettiklerimiz Türkiye’yle sınırlı olsaydı başka türlü hayaller kurabilecektik. Bu işler başından beri globaldi. Bütün dünya böyle bir yöne kaydı. Ben akşam bazen Fransız, İtalyan kanallarını açıyorum. Hepsinde aynı yarışmalar aynı kavga, aynı gürültü, aynı kin…
Hepsi bütün dünyada meşrulaşmış şeyler ama biz sadece bizde gibi düşünüyoruz.
Hayır hayır her yerde böyle. Bilim adamı Richard Dawkings’ı takip ediyorum. Sıklıkla Darwin’in insan ile ilgili sözünü ettiği “Evrimin tepe noktasını bulduk. Artık aşağı iniş başladı.” diyor. Biyolojik olarak doğru mudur, değil midir bilemem ama gidişat adamı destekliyor ve bunu dikkate almamız lazım.

“BASIN BÜLTENLERİNDEKİ BİLGİYLE ÜÇ DÜZGÜN CÜMLE KURABİLDİN DİYE O YAZDIĞIN ELEŞTİRİ OLMAZ”

Bizde en tehlikeli gördüğüm konulardan biri fanatiklik… Biz bir sanatçıyı sevmeyi bilmiyor muyuz?
Galiba bilmiyoruz. Ben de bilmezdim. Ajda Pekkan fanatiğiydim. Eleştiri yazmaya başlamadan evvelki ben Ajda Pekkan’a toz kondurmazdım olay çıkarırdım. Hatta Ajda Pekkan hayranı olmadan evvel Erol Büyükburç fanıydım. Tekme tokat girişirdim. Kavgayı göze alırdım ve dayak da yedim. Fanatik olmanın özünde bu var. Hayran olmak başka bir durum. Fanatiği olduğunuz her ne ya da her kimse ona nesnel bir gerçeklikle yaklaşamazsınız o zaman hayran oluyorsunuz. Ama fanatikseniz nesnellik falan umrunuzda olmamalı. Doğası gereği böyle zaten.

Size bunun yansımaları nasıl oldu? Bir dönem Nev’le ilgili bir yazınızdan sonra epey olay olmuştu.
Nev’le ilgili olan ilk örneklerdendi doğru söylüyorsunuz. Ama ben alıştım böyle şeylere gerçekten. Çünkü kendimi onların yanına koyabiliyorum. Böyle bir sosyal medya çağında ben de çocuk olsam ve Ajda Pekkan’a biri olumsuz bir şey yazmış olsa ben de tekme tokat girişirdim. Orda anlıyorum fakat şunu hiçbir zaman anlamadım. Hiç alakası yokken neden küfredersiniz ki. “Biz seviyoruz, sana ne, sen ne anlarsın, sen kimsin…” deyin tamam bunlar hep olur ama ananı, babanı, şununu bununu vs… O anlaşılmıyor. Yine de bazı arkadaşlar kendini savunup cevap yetiştirmeye çalışıyorlar ve bence yanlış yapıyorlar. Ben bir fanatiğe karşı taptığı her neyse ona yaptığımız eleştiriyi haklı gösterebileceğimizi zannetmiyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Onları ciddiye almayıp cevap vermiyorum, demek istemiyorum. Bir fanatiğe isterseniz yirmi dört saat konuşun: “Şu yüzden kötü dedim.”
Bakın, umurlarında olmaz. Onun yerine haline bırakacaksın.

Ben müzik yazarlarında da sıkıntı olabileceğini düşünüyorum. İyi ya da kötü özetli albüm eleştirileri olduğundan biri için “Neden kötü? Neden iyi müzik yapmıyor?” u göstermediği için de sorun var bana kalırsa. Belki de bunu göstermesi onu okuyacak kişinin sorgulamasını sağlayacak.
Her alanda olduğu gibi müzikte de kötü eleştirmenler var. Çünkü kolay sanılır eleştiri. Ben başlarken ben de kolay sandım. Sonra üslubumu bakış açımı ilerlettim ama o noktada da kalabilirdim. Kimseye niçin eleştiri yazıyorsun, diyemeyiz. Ama şunu deriz: “Bak kardeşim, yaygın biçimde basın bültenleri, internet ağları vs… Sen oradaki bilgiyle üç düzgün cümle kurabildin diye o yazdığın eleştiri olmaz.” Ki bunu bile yapmayan olduğu gibi kopyalayan var. Onları zaten eleştirmen falan saymıyorum. Fakat gerçekten müzik üzerine kafa yoranların önlerine gelen bilgilerden dinlediğinde hissettiği aklında dolaşan her ne ise ona yoldaşlık edecek bölümleri alması gerekiyor. Belki yetiştirmek için bazen dinlemiyor ki bazen bu hisse kapılıyorum. Bir albüm dinliyorum, çamur ötesi bir şey oluyor. Hafta sonu açıp bakıyorum bir arkadaş “Çok güzel” yazıyor albüm için. Aman Allah’ım bana yanlış bir kopya mı gönderdiler diyorum. O zaman galiba albümü dinlemedi, diyorum. Onları da aradan çıkaralım, ondan zaten uzun vadede bir şey olmaz kendisine saygısı yoktur. Yine de dinleyenler de işin kolayına kaçmamalı. Önümde hazır metin var basın bülteni var, copy-paste olmaz. Ne gerek var o zaman. Radikal’de editörlerimden biri yazıdan bir paragrafı alıp Google’da aratır ve önüne kaç sayfa geldiğine bakardı. Basın bültenlerini biliyorsunuz bütün basın ezbere kullandığı için 5-10 sayfa gelince yazıyı değiştirirdi.

Peki nasıl geliştirmeli müzik yazarı kendini?
Dinleyecek. En önemlisi bu. Dinlerken bile kendine tür, dil, tarih sınırı koymamalı. Hep dinlemeli. Sevmek zorunda değilsiniz. Bana göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi piyanistlerinden biri Fazıl Say. Onu çok severim ama “Arabeskten nefret ederim. Arabesk müzik değildir.” gibi şeyler söyledi. Önce bir dinle kardeşim. Fazıl Say’ın hayatında hiç onu arabeske çekecek bir ayrılık bir sıkıntı geçmemişse -ki o anda sığınabileceğimiz limanlardan biridir arabesk- ihtiyacınız olmamıştır. Kendi özel sevdiklerinizi daha fazla dinleyeceksiniz. Ben burada on saat her tarz albümü dinliyorum ama eve gidince bir, bir buçuk saat vaktim varsa Bandista, Birsen Tezer, Ayşe Gencer, Umay Umay dinliyorum. Müzik üzerine yazacak olanların tür ayrımı yapmadan her şeyi dinlemesi gerekiyor. Hem kafa daha rahat çalışabiliyor. Ayrıca yazarlık eleştirmenlik hayata tutunma hevesi vermeli.

KI (47)

“SON ÜÇ YILDIR AJDA PEKKAN, DEMET AKALIN’I TAKLİT EDİYOR”

Bir sinema yazarı çıkıp ben sadece komedi eleştirisi yazarım demiyor ama müzik yazarlarında rock yazarım, Türkçe yazmam çok var…
Evet, ama bazen de diyorsun ki keşke öyle yapsa. Mesela Ömür Gedik keşke sadece komedi filmlerini eleştirse hatta kurduğu cümlelerle o komedi filmine ekstra komiklik katabilir ama genel olarak elbette doğru değil doğru söylüyorsunuz.

Bazı isimler bunu sadece istediklerini vurgulayarak şarkıcılığa başlıyor mesela. Onca eleştiriye rağmen bunu sürdüren isimler de var. Biz onlar sadece istiyor diye buna saygı duymak zorunda mıyız?
Hayır, elbette ki değiliz. Kimsenin önüne set çekip yapma da diyemeyiz. Yapsınlar iyiyse mutlu oluruz alkışlarız. Kötüyse teneke çalarız. Ömür Gedik’in arkasından bir tek teneke çalmadığımız kaldı neredeyse. O zaman bunu kabul etmek zorundalar. Yapmasan daha iyiydi ama kötüyse yazılanlara katlan.

Onlara özgüven veren de albüm satma oranlarını sözde başarı ölçütü saymaya çalışmaları oldu.
Çok satmak, çok okunmak, çok izlenmek hiçbir zaman başarı ölçütü sayılamaz ama çok satanlar her zaman ortalama bir şeydir. Herkese hitap etmek isterler ve değerlerinden bir şey kaybederek gelir orta yere. Kırk yılda bir mucize olur, çok iyi olan şey de gelir orta yere çok satar. Ama kapitalizmde bir şeyin çok satması için çok iyi olması gerekmiyor. Satması mühim. Günlük tek tip müzik yapanların arasında Demet Akalın kendisini en çok geliştirmişlerdendir. Ben hâlâ sevmiyorum son iki albümdür özellikle dinlemiyorum. Çünkü şeytan doldurur deyip yazmaya başlıyorum. Ama kadın kendini geliştiriyor. Giderek daha iyi altyapılar, daha iyi şarkılar buluyor daha fazla kafa yoruyor ve vokalini de geliştirdi. O sesle yapılabilecek en iyi vokali yapıyor. Sesi zaten iyi değil fakat ilk noktasında değil o kız taktı kafaya çünkü bunu. Giderek kendi kategorisinde en üste geldi. Ne oldu sonra bu vokal tarzı ve müzik biçimi yerleşip en çok satan olunca, o çok satmayan iyi vokalistler ona doğru gittiler. Son üç yıldır Ajda Pekkan şarkı formunda da vokal tarzında da gırtlak nağmesinde de Demet Akalın’ı taklit ediyor. Eski Uykusuz Her Gece’yi koyun bir kenara dinleyin. Resim’i koyun dinleyin. Farkı çok net görürsünüz. Satan vokal tarzı bu olunca Ajda Pekkan, Demet Akalın tarafına geçmekte bir sakınca görmedi. Bazı insanlar çok kötüleşti diyor. Hayır bence bile isteye böyle yapıyor çünkü satanın bu olduğunu biliyor yoksa vokal yeteneği müthiş biridir Ajda Pekkan.

“BENCE POP MÜZİK BİTTİ”

Bu ay Milliyet Sanat’taki yazınızda Abba için yazmıştınız. Ben de size sorayım. Bu balon gibi şişirilen isimlerden elli yıl sonra -niye dinlemişler bunu- denilecek kimler var?
Serdar Ortaç, Mutafa Sandal, Yalın… Çok var. Son yirmi yılın pop kuşağından çok var öyle. Pop olmasının sebebi de şu diğer alanlar Jazz, Halk müziği, Türk müziği ve biraz da rockta şu var: Eğer gerçekten yeteneğiniz yoksa sizi o alana almıyorlar. Fakat pop öyle değil parayı buldunuz mu girip kendi albümünüzü yapıyorsunuz.

Pop artık tembelleşti değil mi?
Öyle oldu, çok tembel hem de. Beni pop adına heyecanlandıran yılda bir ya da iki albüm çıkıyor. Ben artık diğer alanlardan heyecanlanıyorum. Rocktan, jazzdan ya da alternatif alanlardan… Poptan iyi bir şey çıkması tamamen sürpriz.

Bir dönem popçuların rocklaşması gibi şimdiki rockçılar da poplaşma yok mu?
Tabii Poplaştılar ve Arabeskleştiler. O da 84 grubuyla başladı. Cayır cayır rock yapıyorlar grup olarak çalmalarında. Fakat bir bakıyorsun ki solist vokali Ferdi Tayfur, Ümit Besen. Senin rockçı olarak yapmak istediğin şey şu olmalı: Yarınlarla ilgili bir şeyler söylemeli, bugünlerle ilgili bir eleştiri yapmalısın ve seni dinleyecek olanı dimdik ayakta tutmalısın. Mor ve Ötesi’nin, Duman’ın yaptığı gibi. Duman da had safada detone tamam ama şimdi anlıyoruz ki Kaan’ın o formun bir parçası deformasyon. O yapmaya çalıştığının bir parçası. Ben çok seviyorum Duman’ı artık. Şimdi Kaan temiz ve detonesiz söylerse ben şaşıracağım. Ne oldu buna diye. Baktılar ki Arabesk, rock çok satıyor hepsi Ümit Besen kesildi. Rockta da var yani.

Dizlerde, filmlerde oyuncuların kendilerine şarkı söyletme furyasına ne diyorsunuz? Pop müziği nasıl etkiler bu durum?
Reytingle ilgilidir herhalde ya da oyuncuların kendilerinden talep geliyordur. Şarkı söylemek dünyanın en olağanüstü şeyi. Benim sesim yok söyleyemiyorum ama olsa ve söylesem çok mutlu olurdum. Pop müziği artık yerlerde olduğu için onu hiçbir şey etkilemez. Bence pop müzik bitti.

“BUGÜNE KADAR BENİ ŞAŞIRTAN BİR TANE JÜRİ ÜYESİ ÇIKMADI”

Ünlü isimleri sürekli jüri olarak görmeye başladık. En son Şebnem Ferah beni şaşırttı. Televizyondan bu kadar uzak duran bir kadın bile televizyonda artık. Nedir sizce bu yönelimin sebepleri?
Bir para. Çok iyi para veriyorlar. Belirleyici unsur. Ama Şebnem Ferah için bunu söyleyemem onu ikna eden başka kıstaslar vardır. Çünkü kendisine ve kalbine güvendiğim bir insandır. Olağanüstü bir şarkıcı ve şarkı yazarıdır. Belki araya reddemeyeceği insanlar girdi, belki başka sebepler ama para da Şebnem Ferah’ı motive etmiş olabilir. Çünkü para herkesi motive eder. Beni de eder. Eskiden netti bunun kıstasları albümünüzü yaparsınız klibinizi çekersiniz. Röportaj, TV kanalları, konserler vs… İşle bağlarınız böyle dönerdi son beş yıldır albümler, şarkılar, klipler görmezden geliniyor. Konser teklifleri giderek azalıyor. Eskiden senede yirmi konser teklifi alan bir iki alıyor. Ruhen buna ihtiyaç duyuyorlar ünlenmişsiniz ve noldu acaba unutuldum mu, ilgiliyi mi kaybettim diyorlar ve ayrıca geçinmek zorundasınız tek bildiğiniz iş bu. Ama ne yazık ki geçici bunlar. Çıktınız, jürisiniz tamam çoğu 7-8 de kalkıyor da hadi kalkmadı. 13 bölüm. Sonra? İkinci 13 çok zor geldiğinde de yerini koruyamıyor. Hem o jüride hem bu jüride bir Armağan Çağlayan yerini korudu yoksa hepsi değişiyor. Armağan çağlayan da bir parça komedi bir parça bilmem ne kurtardı ama gördük ki son X Factor’de o bile kurtaramadı. Demek istediğim Şebnem Ferah’a ben de şaşırdım ve hafif buruldum da ama geçinmek zorundalar. Bana da başta teklifler geldi elimin tersiyle ittim.

Neden?
Benim ne işim var dedim o müsamerenin içinde. Öyle görüyorum. Hatta reddettiğim firmalar “Abi siz deli misiniz ya?” dediler. Rakamlar hakikaten uçuk çünkü. Son beş yıldır ekonomik bozukluklar ah teklif gelse diye düşünmeye başladım ama kendimce de aman Naim sen çıksan kendini rezil edersin. Hayır etmezsin, hayır senin standartların var falan kalıyor öyle sonra diyorum ki neyse teklif yok zaten…

Sizin bakış açınızı da etkiliyor mu bu tarz programlara çıkmaları?
Etkiliyor. Oralara çıkanları ciddiye almamaya başlıyorum. Ve bugüne kadar da beni şaşırtan bir tane jüri üyesi çıkmadı. Amacı para kazanmak olsun ama kendi gibi olsun onlara uymasın jüri formu taşıyabilsin oraya ama yok.

Son dönemde kimleri dinliyorsunuz?
Bugün Rojin yeni albümünü dinledim, iyi bir albüm yapmış. Mabel Matiz hâlâ dinliyorum Gök Nerede’yi. Sabah akşam Bandista, Sevinç Eratalay, İlkay Akkaya dinlesem keşke ama iş olunca her şeyi canınız çektiği gibi dinleyemiyorsunuz.