Kategori: Yazılar

Alparslan Nas Röportajı

ALPARSLAN NAS İLE TELEVİZYONUN SOSYOLOJİSİ

alp3

1985 doğumlu. Ortaöğrenimini Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okudu. Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar programında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Makale ve şiirleri Birikim, Varlık, Yeni Yazı, Yeni Film, Kuzey Yıldızı, Mahsus Mahal, Bianet, Mühim Hadiseler Enstitüsü, Open Democracy gibi dergi ve internet sitelerinde yayınlandı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olup doktora çalışmalarını sürdürmektedir.

Bu röportajı okurken yanınıza kâğıt kalem alın. Şayet not edecek çok şey olacak. Yukarıdaki Alparslan Nas’ın kısa bir biyografisi ama bence ulusal yayına çıkıp tüm ülkeye ders verse yeridir. Kendisiyle Esra Erol’dan, Bu Tarz Benim’den, Yetenek Sizsiniz’den bahsettik ama aslında konuştuğumuz her cümlede bir maskeyi indirdik. Televizyonun sosyolojisini okumaya hazır mısınız? E hadi o zaman…

Ünsal Oskay’ın bir sözü vardı, “Televizyon giderek günlük sohbetimizin içine girecek.” diye. Artık görüyorum ki biz sürekli televizyonu konuşuyoruz. Aslında bu programlar bizi farkında olarak ya da olmayarak günlük hayatımızda nasıl etkiliyor? Sizin gözleminiz ne?
Çok farklı izleyici tepkileri var. Televizyondaki görsellere karşı eleştirel okumalar mümkün veya televizyonda bize verilen ideolojiyi olduğu gibi alıp içselleştirmek mümkün. Hatta bize sunduğu bütün o ideolojik set doğrultusunda televizyonun bizi izlemesi mümkün. Dolayısıyla bunun çok farklı etmenleri var ama günümüze baktığımızda eleştirel okumaların yaygın olmadığını görüyoruz. Olsaydı, kendi anlatısını bu kültürel formasyonu oluşturan, sınıfsal etnik milli dini cinsiyet bazı göstergelerden alan ve birtakım hegemonik anlamları yeniden üreten bütün bu televizyon mesajlarına meydan okuyan bir kitle söz konusu olurdu. Yalnızca Türkiye’de değil bütün dünyada… Ama bu yaygın bir kitle değil maalesef. Bizim günlük hayattaki var oluşumuzla oldukça yakın bir durum bu. Gündelik hayatta aslında bizim yaşamın çeşitli alanlarında yeniden ürettiğimiz bu kültürel alandaki söylem ve pratiklerin bir şekilde yansımasını görüyoruz televizyonda ve orda da bunu gördüğümüz için aslında onu muhalif olarak okumayarak yeniden üretiyoruz.

Her şey Gramsci’yi hatırlatıyor.
Evet oraya geliyor ama muhalif okumalar da mümkün. Televizyona muhalif okuma yapan bir kişi hayatın diğer alanlarına da muhalif okumalar gerçekleştiriyor. Ve bu şekilde bir var oluş alanı oluşturuyor kendisine.

“KENDİ VARLIĞINLA TİCARİLEŞİYORSUN”

Warhol’un “Herkes bir gün on beş dakikalığına ünlü olacak .” sözü kendini kanıtlamış gibi. Biz televizyonu herkesin kendini sergileyebileceği bir alan haline dönüştürdük. Bu toplumun kalitesini nasıl etkiliyor?

Bu söz gerçek oldu ama ünlü olmak ne şöhret olmak ne bunu sorunsallaştırabiliriz. Çok çabuk yanan ve sönen birtakım şöhret olma halleri söz konusu televizyonla birlikte ama her şeyden önce mesele aslında şöhret diye bir kavramın olması. Şöhretli olmak zorunda değiliz, ünlü olmak zorunda değiliz. Sistem bizi sürekli buraya doğru itse de aslında kapitalizmin bize bütün sistem dahilinde vermek istediği, sana özel senin, sen sen sen… Güya bireysel mesajın yansıması bu. Bireyde sanki bir güçlenmeyi, yükselmeyi oluşturmayı hedefliyor, kendini göster bütün toplum seni görsün şeklinde ama bir şekilde bu sistem içerisinde daha da fazla eriyip gitmek oluyor. Şöhretin kalıcı bile olsa her iki türde de aslında kendini metalaştıran bir noktaya gelmiş oluyorsun. Tırnak içinde şöhretli bir bireysin senin üzerinden yine bir metalaşma üzerinden yeniden üretiliyor. Kendi bedeninle varlığınla ticarileşiyorsun.

Kendi kendimizi malzeme ediyoruz aslında orda.

Aynen öyle. Bir tüketim ağının içerisinde madde halinde bir işlev görüyorsun. Şöhretli olmaya böyle bakmamız lazım. İnsanları bu şöhretli olma haline doğru iten, imrendiren birtakım mekanizmalar var bunları farklı farklı daha aşağıda neler olup bittiğini şöhret olma pratiklerini incelemek gerekiyor kültürel alanlarda. Mesela bir evlilik programı ile bir Survivor programı veya başka bir moda programı farklı çünkü o alanlarda farklı kültürel söylemler kendisini yeniden üretiyor. Şöhret olmanın pratikleri de böylelikle farklılaşıyor.

Bu tarz programlarda sıklıkla duyduğumuz cümleler var. “Ben şurdan mezunum, şu iletişim fakültesinden mezunum.” Aslında sürekli benim böyle de bir tarafım var gibi bir tablo çizmeye çalışıp diğer yandan da buraya gelme amacın ne dediklerinde çok komik bir şekilde ünlü olmak şu olmak bu olmak gibi şeyler var. Bu nasıl bir çelişki sizce?

En son Bu Tarz Benim programını izlediğimde orda bir yarışmacıya birisi “Sen daha bu sektörün içerisinde bile yer almıyorsun” dedi. Sektör ne orda o da bir sorun ama yarışmacı da “Hayır ben Radyo-TV-Sinema mezunuyum, single çıkardım ayrıca modayla da ilgileniyorum, ben hep bu sektörün içerisindeyim.” diyor. Yani bu şekilde kendi hayatını kavramsallaştırıyor veya televizyonda görünmek onun o akademik gerçekleştirmiş olduğu adımın lisans derecesinin bir devamı gibi. Rts okuyorsan televizyonda görünürsen tamam işini yapıyorsun gibi bir noktaya geliyor aslında.

Sanki her türlü konuda konuşabilmeyi doğallaştırıyorlar gibi geliyor bana. Her konuda bir yetkinlik gücü veriyorlar kendilerine.

Öncelikle bu yetkinlik meselesi televizyonun oldukça sorunsallaştırdığı bir mesele. Bu bir açıdan iyi bir açıdan çok problemli. Örneğin Yetenek Sizsiniz diye bir program var. Orada oturan jüriler gelip orda bir performans sergileyen, show yapan çok fazla sayıda insan var ve her türlü şeyi yapıyorlar. Köpeğiyle show yapan, tiyatro yapan, stand up yapan şarkı söyleyen bir sürü alanda. O “jürilerin” uzmanlık alanları değil bunlar ama orda bir şekilde o konuya dair hiçbir bilgisi hiçbir tecrübesi belki olmamasına rağmen bir görüş önerebiliyor, yorum yapabiliyor ve bu “yorumu” onun bir otorite konumunu pekiştirmesini sağlıyor.

Jürinin Tanrı olma durumu var.

En başta zaten kendi profesyonel uzmanlık alanı olsa bile o moda programlarında modacılar bile olsa jüride, yarışmacı ve onu denetleyen bakan gözetleyen bir bakışla hiyerarşik bir ilişkiyi zaten kurmuş oluyor ama uzmanlık alanı olmamasına rağmen onları bir kişi jüri koltuğuna oturup o koltuğun vermiş olduğu otoriteyle her istediğini gerçekleştirebiliyor. Bunun en önemli örneği mesela Esra Erol. Esra Erol yıllar içerisinde adeta ideal bir “anne”, “kadın” ve toplumsal cinsiyetin üretmiş olduğu o kadınlık rollerini mükemmel bir şekilde gerçekleştiren, ayrıca “nasıl aile kurulur, bir kadın bir erkeğe nasıl davranmalıdır, bir erkek bir kadına nasıl davranmalıdır?” bütün bunları bize anlatan gösteren bir figür olarak karşımızda. Veya Seda Sayan figürü. En fazla güvenilen ünlü falan çıkıyor baktığımız zaman çok problemli bir figür. Üç defa karısını öldürüp hapse giren bir adamı çıkardı. Kültürel stereo tipleri bütün egemen söylemleri yeniden üreten figürler bunlar. Orada yeniden üretim mekanizmaları neticesinde otoritelerini aslında sağlıyorlar ve karşılarındaki yarışan insanlara da bunu dayatıyorlar.

“EVLİLİK PROGRAMLARININ NEDENİ CİNSELLİK TABUSU”

Bilmem kaç sezondur devam eden bir başarı grafiğiyle sunuluyor bize bu izdivaç programları. Bu denli izlenme ve katılım nasıl oluyor?

Aslında evlilik programlarının Türkiye’de çıkmasının esas nedeni Türkiye’deki cinsellik tabusu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de erkekler ve kadınlar birbirleriyle veya erkekler kendi içlerinde, kadınlar kendi içlerinde özgürce cinsel yakınlaşmalar gerçekleştiremiyorlar. Kendilerini cinselliğe götürecek ilişkiler kuramıyorlar. Sağlıklı ve medeni ilişkiler kurulamadığı için bu alanda bir sıkıntı var. Çünkü her şey tabu, yasaklanıyor, kısıtlanıyor. Esra Erol’un programı gibi evlilik programları bu kadın erkek ilişkileri için TV aracılığıyla meşru bir alan hazırlıyor. Toplumsal alanda gerçekleşemeyecek şeyler, mahallede taliplerimi bekliyorum, dediğinde “namussuz” bir birey sayılacağın için TV buna imkân sağlıyor aslında. İmkân sağlama biçimi çok problemli çünkü bir taraftan bütün o cinsiyetçi egemen söylemleri toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiriyor. Dolayısıyla toplumda o mahalledeki ahlakçı yaklaşımda ne varsa burada da o söz konusu. Evlilik olayı ticarileşmiş oluyor ve bir meta halini alıyor.
Soma’da iş cinayeti gerçekleştiği zaman Esra Erol gidip orda gidip program yaptı üç gün boyunca ordaki kadınlarla. Kadın aktivisti rolüne girmiş durumdaydı. Buraya kadar gelindi olayda. E böyle olduğu zaman kendi evlendirme rolünü de aşan bir durum söz konusu. Çocuk gelinlerle ilgili kitap yazdı ama on yedi yaşında evlenmek için gelen kadınlar var programına, onlara bir şey yapmıyor. Böyle çelişkiler söz konusu.

Öznel yaşamların üzerinde hikâyeleştirilen bizim aslında mahrem kabul ettiğimiz aile, kadın-erkek ilişkilerini hatta komşumuzla bile konuşmayacağımız şeyleri orada konuşmayı normalleştiriyoruz ve o programların içinde de sürekli olağan dışı bir şey arıyoruz. Anormal bir durum beklemek bizim toplumsal konulardaki bakış açımızı nasıl etkiliyor?

Bu çok önemli bir konu. Evlilik programları ya da moda programları özel alan TV aracılığıyla kamusallaştıkça ve insanların bir şekilde erişimine ulaştıkça bir o kadar da toplumsal olarak ve devletin de tabi üretimine katkıda bulunduğu egemen söylemlerde özel alana baskı yapmaya başlıyor. Özel olan politiktir diye feminizmin önemli bir sloganı var mesela bunu gözlemlemeye başlıyoruz. Özel alanı tamamen kaybediyoruz. Özel alanın görünürlülüğü arttıkça bütün bu egemen söylemler cinsiyetçi, milliyetçi, ırkçı, her türlü söylem özel alana penetre ediyor. Özel olanı şekillendiriyor onun sınırlarını çiziyor ve belirliyor ve bizler muhalif okumalara ihtiyacımız var ki en azından öncelikle bunu ortaya çıkaralım bir de bu sınırları aşındıralım tekrar kamusallaştıralım. Tabii bunu ahlakçı bir şekilde düşünmemek gerekiyor. Evimizde olan biteni ayıptır herkes dinliyor gibi değil. Devletin etkin olduğu o kamusal alanı aşındırarak özel alanı oluşturmalıyız. Böyle bir mecburiyetimiz olduğunu düşünüyorum.

alp1

“TÜRKİYE’DE SHOW WOMAN OLMAMASI PROBLEM”

Sizce talk showlar potansiyel olarak zararlı mı yoksa format mı zarar veren?

Bence ne TV ne talk showlar birtakım formatlar kendilerine içkin olarak “olumsuz” alanlar değil. Bütün bunları aslında bizler dönüştürebiliriz diye düşünüyorum. Mesela bir evlilik programında veya başka bir programda feminist söylemler geliştirilebilir. Bunlar mümkün. Biz bunu şu an hayal bile edemiyoruz ama bu tür müdahalelerin yapıldığı programların sayısı artabilir. Bütün bunlarla birlikte karşı hegemonik anlatıları kitlelerle buluşturabiliriz. En basitinden baştan aşağı “radikal” gelebilecek şeyler yapmasak bile bir evlilik programındaki sunucu oraya gelen bir kadına talip olacağım diyen bir başka kadın için, “ne oluyor bura böyle bir yer değil”, falan demesin mesela. Seyirciler homurdanabilir ama, niye homurdanıyorsunuz böyle bir şey de olabilir, diyebilir. Buradaki tercihimiz teknolojik determinist bir bakış açısıyla bakıyorsak teknolojiyi alıp alternatif birtakım mecralar içinde kitleleri yönlendirmesi açısından işlevsel kılabiliriz diye düşünüyorum.

Bu tarz programların hepsinde de sunucunun kanaat önderi bir rolü var. Neden artık biçilen bu rol daha fazla?
Jüri durumunda da olduğu gibi bir şekilde bireyin kendisinden kaynaklanan bir otorite konumundan ziyade televizyonun ve televizyonla seyirci arasında kurulan o iktidar ilişkisinin bir şekilde sunucu dediğimiz bireye yüklediği bir otorite bu bence. O kişiyle bir alakası yok. Esra Erol figürünün evlilik ve aile konusunda otorite olmasının kendi hayatıyla kendi eğitimiyle yaşadıklarıyla hiçbir alakası yok mesela. Benzer durum Seda Sayan için de geçerli veya Müge Anlı için de. Müge Anlı figürü zaman içerisinde adeta bir komiser gibi savcı gibi bir figüre dönüştü. Hukuku aşan bir misyon edindi kendisine televizyon aracılığıyla. Bunun o kişinin eğitimiyle hiçbir alakası yok. Televizyonun o bireye yüklediği bir konum bu. O formatın ve o formatta sınırları belirlenen söylem alanı tarafından bireye yüklenen bir sorumluluk. Her programda belirli söylem alanları oluşturuluyor. Müge Anlı’nın programında hukuki bir söylem alanı var. Bu söylem alanlarında neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiği bellidir. Mesela bir kadın çıkıp Kürtçe konuştuğu zaman Müge Anlı “Burası Türkiye bunu yapamazsın. Türkçe konuşacaksın burada.” diyebiliyor.

Refleks oluşturulmuş alkış ve duygu seli de onu besliyor.
Evet, böyle oluşturulmuş. Türkiye’de hukuka baktığın zaman öyle olamazsın çünkü Türk olmak zorundasın. Televizyonda da hukuki alanı yeniden üreten bir söylem oluşturulan bir formatta çıkıp oranın sunucusu oradan aldığı otoriteyle, Türkçe konuşacaksın Kürtçe konuşamazsın, diyebiliyor. Programla ne alakası var hiçbir alakası yok aslında. Aynı şey evlilik için de geçerli nasıl evleneceğiz ilişkileri nasıl sürdüreceğiz nasıl ahlaklı olunur, nasıl namuslu davranılır?.. Heteronormatif bir durum söz konusu. Lezbiyen, gay ilişkilerin herhangi bir yeri yok. Trans bireylere bir alan yok. Homofobik, heteroseksist bir alan. Bütün bu söylemler o formatın kapsamında oluşturulmuş ve Esra Erol kişisine bir otorite veriliyor ve o kişi bütün bu söylemleri üretiyor. Aslında yaptığı bir şekilde toplumda mevcut olan o egemen söylemlerin yeniden üretilmesi. Buna hizmet ediyor aslında baktığımız zaman.

Canlı telefon bağlantıları da bu programlarda bana en tuhaf gelen durum. Bir insan neden küçük düşeceğini bildiği halde, alay edileceğini bildiği halde o programı arar? Bunun alt metni ne sizce?

O enteresan bir nokta. Bazen çok da safça şuna soru sormak istiyorum falan diyenler çıkıyor ama orda cinsiyetçi bir durum da var. O akşam ya da gece programlarında telefon bağlantılarının ortak özelliği kadınların bağlanması. Ben de bunu düşünmüştüm uzun yıllar neden böyle bir şey var gibisinden. Kadının bir şekilde daha…

Aptal gösterildiği…
Evet, o boyutu… Kadına bağlanan bir şeylerin esprisi alayı, dalgasının geçilmesi daha rahat yapılabilir. Orada erkek bir birey konuşurken ona sataşmanız, onun erkeklik iktidarını zedeleyen bir şey olabilir. Show yapan kişi de erkek. Orada zaten erkek egemen bir alan var. Türkiye’de Show Men’in olup da Show Woman’ın olmaması başlı başına bir problem. Seyirci dinamiğinde öyle bir boyut var. Bir de tabii bu şöhret olma meselesi olabilir. Çünkü bir şekilde on beş dakikalığına şöhret olacağım dürtüsü o kadar yoğun bir şekilde insanları adeta kaplamış durumda ki, bir telefon aracılığıyla bile olsa isminin bir şekilde televizyonda görülmesi, sesini bir şekilde oradaki şöhret olan diğer insanlara duyurabilmesi için kendisiyle dalga geçilmesini alay edilmesini karşılık olarak görüyor olması çok muhtemel.

Çok ironik bir durum yok mu orda? Ne kadar aptal bir program diyoruz ne kadar saçma diyoruz ama izliyoruz yine. Yani o telefonla bağlanandan çok bir farkımız yok bence.

Yok tabii. Özellikle popüler kültürle ilgili olarak kitlelerin uyutulduğu pasifize edildiği yönünde Frankfurt Okulu’ndan beri gelen düşünce vardır. Diğer taraftan baktığımızda kültürel çalışmalar bize bunun olmayabileceğini de söylüyor. Bireyler evet, televizyon izliyor dediğin gibi. Bütün bu şeylere rağmen. Ama bu izleme süreçleri esnasında aslında bir şekilde muhalif olarak da kodlanabiliyorlar. Hem muhalif okuma hem izleme eylemi bir arada gerçekleşebiliyor. Birey, eleştirel yaklaşabiliyor izlediği şeye ama halen daha izlemeye devam edebiliyor. Hatta eleştirel yaklaştığı için kendisine muhalif bir kimlik de edinebiliyor ama dönüp dolaşıp yine aslında o izlenen şeyi yeniden üretmiş oluyor muhalif okusa da. Bir yerde o bağlantısını tamamen koparması gerekiyor diğer tarafta. Hiç izlememesi, yorum yapmaması tamamen kapatması gerekiyor.

“ELEŞTİREL BAKMIYORSAK ŞEFFAFMIŞIZ GİBİ İÇİMİZDEN GEÇİP ÇIKIYOR”

Hiç izlememek bunu bitirebilecek mi? Sadece programlar değil reklamlar, diziler ve filmler de yine aynı şeye hizmet etmiyor mu?

Ediyor. Ben izleme popüler kültür ürünlerini takip etme taraftarıyım. Çünkü bence akademide de uzun yıllardır popüler kültür alanı özellikle düşük seviye olarak nitelendirildiği için ihmal edildi o alanlar. Ama baktığımızda egemen söylemlerin yeniden üretildiği alanlar bunlar. Çünkü etkinliği o kadar fark edilmez bir şekilde bize geliyor ki. Her yanımızı sarmış durumda. Reklamlar TV söylemleri vs ve bizi tamamen savunmasız bir şekilde enfekte ediyor. Dolayısıyla bizim popüler kültür ürünlerini izlememiz lazım takip etmemiz lazım ve oradaki bütün bu söylem alanlarının nasıl yapıldığını afişe etmemiz gerekiyor. Bütün bunları anlatmamız eleştirel bir açıyla kavramsallaştırmamız gerekiyor. Ve mümkünse tabi bunu kitlelere de aktarabilmemiz gerekiyor. Ki insanlar bu farkındalıkla yaklaşsınlar. Ben sürekli izliyorum yani.

Hangi programları izliyorsunuz?

Akşam gittiğimde yetişebilirsem “İşte Benim Stilim” izliyorum. Orada kadın bedeni üzerinden ne oluyor, o ideal güzellik söylemi üzerinden ne? gibi söylemler üretilmesi açısından ona bakıyorum. Esra Erol’un programını takip ediyorum. Gündüz kalabilsem Müge Anlı’nın programına da bakacağım ama ona yetişemiyorum erken saatte olduğu için. O da ayrı bir program.

Bir gün böyle bir programın videolarını izlemiştim birkaç saat boyunca. Ve psikolojimi ciddi anlamda yıpranmış hissederek bıraktım. Bu yarışmalarda yarışanların bu programları yapanların da psikolojik açıdan sağlıklarından şüpheliyim. Bu kolay dönüşebilecek bir süreç mi sizce?
Kolay değil. Biz eleştirel bir bakış açısıyla izlediğimiz için tabii belirli bir yere kadar katlanabiliyoruz. Sinir bozucu şeyler var gerçekten. Ben rahatsız olarak izliyorum. Bir evlilik programında kadının en önemli görevi anneliktir diye beş bin defa tekrarlanan bir söz var mesela. Ben bunu duyduğum zaman tabii ki rahatsız oluyorum. Bu benim dünya görüşüme aykırı bir şey ama yine de takip ediyoruz. Eleştirel bir taraftan bakılıyorsa eğer, bir yerde insanın psikolojilerini algılarını rahatsız edici bir noktada oluyor bütün bu görseller bütünü. Ama eleştirel bir noktadan bakmıyorsak adeta şeffaf varlıklar gibiymişiz gibi içimizden geçip çıkıyor bir dirençle karşılaşmıyor. Dolayısıyla insanlar için rahatsız edici değil, tam tersine var oluşunu bu egemen söylemler doğrultusunda anlamlandırdığı için o var oluşu üreten normalleştiren meşrulaştıran şeyler.

İskender Paydaş

“Hayatının resmini müzikle çiziyor.”
“Müzik, yemek gibi bir şey” diyor. “Acıkıp doyuracağız kendimizi.” Başarılı müzisyen İskender Paydaş ile müziğini, çalışma disiplinini ve yeni projelerini konuştuk. Keyifli okumalar!

iskender-paydas

-“Piyano canavarıyla savaşmaya kalkma! Ona saygı duy, ancak o zaman çalmana izin verebilir” Babanızın bu sözü okuduğumda çok hoşuma gitmişti. Müziği, yaşama biçimi yapmış bir baba sizin yaşamınızı, kariyerinizi nasıl etkiledi? Bunun daha çok hissel anlamda nasıl işlediğini merak ediyorum.
Hayata nasıl bakıyorsam müziğimi de öyle seslendiriyorum. Hayattaki tecrübelerimi müzikte ortaya koyuyorum, müziği sadece müzik yaparak geliştirmeyip hayatımı geliştirerek bütün yorumlarımı müziğe katıyorum, yaşantımın adeta bir resmini çiziyorum ya da etrafımdaki insanların yaşantılarının bir resmini çiziyorum müzikte, sesleri bu hikayeleri anlatabilmek için sembol olarak kullanıyorum, bu da bana has bir tarz yaratıyor ve insanların zihninde aynı filmi aynı hikayeleri canlandırmayı başarıyorum, benim yolum böyle bir şey.

-Şarkıcı değilsiniz. Şarkıcı olmak istemiyorsunuz. Ama albüm yapmak istiyorsunuz. Bu sizin, bunlar benim yorumlarım, benim fikirlerim deme biçiminiz olabilir mi?
Evet çok doğru bir yaklaşım, zaten para kazanmak için değil müzik birlikteliği adına bir şeyler yapıyoruz. Albüm yapma fikri uzun zamandır vardı ama nasıl bir albüm olacağına karar veremiyordum. Dört sene önce Özgün, sahnede farklı bir şeyler yapalım mı? dedi. Bir şekilde içinde bulunduğum parçaları zevkimize göre değiştirerek çaldık. Projenin ismini “Zamansız Şarkılar” koyduk. Şarkılara da yakışacak sesleri seçerek bu noktaya geldik. Bu projenin devamı da gelecek hatta üçüncü albümün repertuarın yarısı bitti, bir bölüm şarkılarımı da seçtim. Kendimi şarkıcı olarak hissetmedim ve parmaklarımla şarkı söylemeyi tercih ettim. İyi seslerin eşlik etmesinden de memnunum. Şarkıcıları bir nevi enstrüman olarak kullanmayı daha çok seviyorum.

-Yapımcılığı müzikten uzak tamamen ticari bir boyut olarak görüyorum. Sizin için o kimliğe bürünmek “para bu işin yan etkisi” diyen bir adam olarak nasıl gelişiyor?
Albüm yapmak ticari anlamda akıl kârı görünmese de, müzisyeniz biz. Başka ne yapacağız ki! Albümler hiç satmasa, hatta müzik yasak bile olsa biz müzik yapmaya devam edeceğiz. O yüzden bunu yaptığımız müziği insanlara anlatabilmek için sunmak zorundayız. Albümden para kazanmak diye bir şey yok artık. İşleyiş böyleyken iyi olduğum ve kendimi başarılı ve mutlu hissettiğim yapımcılık yönümde hayatın içinde olmak zorunda.

-Çalışma disiplininiz nasıl? Hit şarkılar artık bir matematiğe dönüşüyorken duyguyu ne derece önemsiyorsunuz işlerinizde?
Yaptığınızın ne olduğunu bilmezseniz sonucunda bir başarı ya da bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldığınızda nedenin ne olduğunu bilemezsiniz ve davranışlarınız tutarsız olabilir. Niye başarılı olduğunuzu bilmediğiniz zaman bu sizi kötü yönlendirebilir. Mümkün olduğunca neyi neden yaptığımı bilerek yapmaya çalışıyorum. Hatta bu konuda kendimi bazen kısıtlıyorum. Prensip koyuyorum ve o prensibin içinde yürümeye çalışıyorum. Aynı ‘Zamansız Şarkılar II’ de olduğu gibi sahnede zamansız ve benzeri dışında şarkılar çalmıyorum. Yaptığın her hareketin bir kısıtlaması olması gerekiyor bana göre hayatta. Bunu da nasıl öğrendim, yine sanatın diğer dallarından… Bir modern resme baktığınızda bir şey anlamıyor olabilirsiniz. Ama eser sahibi bir şeyler söylediğinde her şeyi anlamaya başlıyorsunuz. Adam kafadan atmamış yani. Ya da işte sinemada her gördüğümüz şeyin orada olmasının mutlaka bir sebebi var. Boşu boşuna orada değil. Bunu anlamaya çalışmak, hayatı da anlamaya çalışmak oluyor. Müziğe de böyle uyarladığım zaman daha düzgün işler çıkartabiliyorum. Hem hayatım da daha düzgün oluyor.

-Onlarca çalışmanın yanısıra iki albüm sahibi bir insan olarak nasıl hissediyorsunuz? Müzikte bir tatmin noktasına yaklaşıyor musunuz mesela?
Çok daha zevkli bir his. Sorumluluğu büyük, onca kalabalığı idare eden kişisin. Afişte senin resmin ve senin ismin var, senin için geliyorlar. Bunun verdiği bir sorumluluk var. O kadar insanın patronusun bir de onları yönetiyorsun. Her şeyin doğru gitmesini istiyorsun. Bu biraz yoruyor. Müzikte anlık tatminler var bir şey yaptım başardım bu şarkı bitti diyorsunuz. Aslında o an ruhen doyuyorsunuz yemek gibi bir şey bu. O şarkı insanlarla buluştuğunda da tekrar acıkıyorsunuz tekrar şarkı yapmak istiyorsunuz. Yani hayatta sürekli olan bir şey bu bir tane yaptım tatmin oldum ben diye bırakamıyorsunuz. Yemek gibi bir şey bu acıkıcaz doyurucaz kendimizi bu böyle gidecek.

-Profesyonel işler dışında destek olduğunuz projeler var mı?
Müzisyen albümlerinde hep birbirimize yardım ederiz. Bir müzisyen arkadaşım gitar albümü çıkartıyorsa benden piyano çalmamı istiyorsa gider piyano çalarım. O gelir bana gitar çalar. Profesyonel olmayan birçok işi kendi aramızda veya müzisyenliğimizle veya başka şeylerimizle destekliyoruz. En son Volkan Öktem’in güzel bir davulun ön planda olduğu bir parça vardı onun mix’ini yaptım mesela.

-“Zamansız şarkılar” gibi konseptlerle mi devam edecek albümleriniz? Değişik planlarınız var mı?
Zamansız Şarkılar II’nin bir de III.’sü ve sonuncusu olacak. Hatta çalışmalarında da bayağ bir yol aldım diyebilirim. Ondan sonra daha farklı projelerim var onlar sürpriz.

-Türk pop müziğinde iz bırakmış onlarca isim var. Başka kimlerle buluşmak istiyorsunuz? Örneğin İlhan İrem’le bir çalışma yapsanız nasıl olurdu merak ediyorum.
Evet İlhan İrem ile çok güzel olurdu. İlhan İrem benim çok sevdiğim Türkiye’de gerçekten çok ciddi derin izler bırakmış bir müzisyen. Onunla bir şeyler yapmayı çok isterdim. Mazhat Fuat Özkan ile çok güzel çalışmalarımız oldu en son Sarı Laleler ve diğer şarkılar gibi . Onlarla yeniden bir şeyler yapmak isterim hatta benim III. Zamansız Şarkılar albümüm için onları stüdyomda ağırlamak isterim keşke olsa. Onun dışında Cem Karaca ile bir şeyler yapabilseydim ama maalesef mümkün değil.

-Gerçek bir müzisyen tanımı nedir sizin için?
Fark ettiğim şudur ki; dünyada da başarılı olan müzisyenler, aynı heyecanı sürekli olarak içinde yaşayan, kaç yaşında olursa olsun büyük bir heyecan ve tutkuyla müzik yapmaya devam eden sanatçılardır. İz bırakanlar dediğimiz zamanda yine çocukluk dönemimden bahsedersem, aynı heyecan ve tutkuyla işine sarılmış, zaman zaman parasız kalmış ama kendi inandığı şeyden asla vazgeçmemiş kişilerdir.

-Müzikte türler açısından bir modernleşme yaşandığını düşünüyor musunuz?
Türler açısından bir modernleşme en son 90’lı yılların ortasında jungle dediğimiz sampterlarla yapılan tarzla kendini ortaya koydu.. Sonrasında bir değişme olmadı. Arada bir şeyler değişiyormuş gibi gözükse de bunların hepsi daha önceden 50’ler 60’lar 70’ler 80’lerden olan müziklerin yeniden yeni bilgisayar sesleriyle çalınması aynılarının tekrar retronun tekrar gündeme gelmesiyle bir döngüye girdi artık. Sesler kullanılan soundlar daha iyi bana göre eskisinin aynısı sadece bir döngüye girdi. Aynı tekstilde modada olduğu gibi şimdi 50’ler şimdi 60’lar gibi retro bir durumda habire dönüp duruyor.

-Pop müzikteki kemikleşmiş bir yapı var. “Aynı isimler üzerinden, sevilen benzer işler üzerinden gitme.” Bu yapı kırılabilir mi?
Sevilen benzer işler üzerinden gitme birazcık radyoların ve tv’lerin sebebiyle de oluyor. Çünkü o tür şeyleri çalmayı tercih ediyorlar başka bir tür şey çalmak istemiyorlar. İnsanlarda özellikle internette aramadığı sürece yeni ve enteresan müziklerle karşılaşmıyorlar birbirine benzer şeyler dinliyorlar. Aynı isimlere gelince zaman zaman yeni isimler ekleniyor ve bazıları çıkıyor sonuçta aynı isimler uzun süre devam ediyor. Bu biraz Türk halkının pop müzikte aradığı da bir şey de demek ki. Her seferinde yeni birileriyle karşılaşmaktan hoşnutsuzluk duydukları bir 2000’li yıllar geçirdik bundan 10 sene öncesinde. Sevdikleri insanlardan benzer müzikler dinlemeleri tercih ediyorlar. Bu yeni yeteneklerin olmadığı anlamına gelmiyor onları internetten arayarak bulabilirsiniz onlar ana akım medyada sadece kendilerine fazla yer bulamıyorlar.

-Size açık yüreklilikle bir soru sormak istiyorum. Hiç tanınmayan on isimle bir albüm yapsanız aynı başarıyı elde eder misiniz? Bu anlamda başarı ölçütü nedir sizin için?
Teorik olarak elde edersiniz aynı başarıyı. Bu şarkıların ne kadar iyi olduğuna bağlı bir şey. Şarkı çok iyiyse onu söyleyende ona çok güzel söylüyorsa o zaman şarkının avantajı insanları çok çabuk yakalamayı sağlıyor. Şarkı o kadar iyi değil seslendiren kişi tanınmış ve sevilen biriyse seslendiren dolayı dinleyiciler o şarkıya bir şans tanıyor. Yine sinemadaki gibi meşhur bir aktris aktör oynuyorsa film çok da acayip olmasa da insanlar gidiyor ve muhakkak bir şans veriyor. Bazı filmler de vardır ki tanınmamış isimler oluyor ama muhteşem filmler Örn: Yüzüklerin Efendisi gibi. Yani 1 tane tanınmış isim var çok önemli bir rolde oynamamasına rağmen oraya herkes gidiyor. Ya da bambaşka şeylerde olabiliyor. Türk sinemasında buna benzer olaylar var. Müzikte de öyle bir şey en önemli şey iyi şarkıdır. Sonra o iyi şarkıyı hakkıyla seslendirecek ses gelir. Tanınmış olmasa da ne kadar iyi şarkı o kadar avantajdır.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi şubat sayısında yayınlanmıştır.

Yavuz Hakan Tok

“Bu Benim Bergen’im”

yavuz hakan tok

Oturup saatlerce müzik konuşmak isteyeceğiniz bir isim Yavuz Hakan Tok. Klasik bir müzik eleştirmeninden fazlasını yapıyor. Size iyinin neden iyi olduğunu, kötünün neden kötü olduğunu gösteriyor. Bence en anlamlısıdır ki “sorgulamayı” öğretiyor. Hepimiz ondan bir müzik kitabı beklerken Acıların Kadını Bergen’i yayınladı. Evinin dolup taştığı plakların, albümlerin arasından onu çağırıp biraz Bergen’den, biraz yeni çalışmalarından bahsettik. Keyifli okumalar…

Bugün arabesk dediğimiz şeyle 70-lerde 80-lerdeki arabesk arasındaki nasıl bir fark var?
Çok büyük fark var bir kere 90’lardan sonra arabesk poplaştı. Onun sebebi de seksenlerdeki has arabesk dediğimiz tamamıyle ritimleri enstrümanları şarkı sözleriyle okuyuş söyleyiş biçimiyle gerçek arabesk televizyonda, radyoda yayınlanamıyordu çünkü yasaktı. Dolayısıyla kendi kendine gelişen bir müzik türüydü. Halk seviyordu ama televizyonda göremiyordu. Doksanlarda özel televizyonların açılmasıyla televizyona çıkmaya başlayınca başka bir popülerlik kazandı. Başka bir kitlenin de ilgisini çekmeye başladılar. İşin içine pop da girdi. Emrah deri pantolon giyip dans etti. İbrahim Tatlıses remixler yaptı. Seksenlerdeki arabesk daha has, daha acılı, daha üzgün daha karamsar bir müzikti.

Arabeskte aslında sanatçıyla eserleri arasında biz bir ilişki arıyor muyuz? Bergen’i de bu kadar önemli kılan arabesk hayatı mıdır?
Tabii. O dönemler ezilen insanların mutsuz insanların sesiydi bu isimler. Televizyonda göremediğimiz için biz onları ikonlaştırmıştık. Doksanlarda onların komik hallerini izledik. Müslüm Gürses’in suşi yerken fotoğraflarını izledik falan.. Onları tanıdıkça söyledikleri şarkılarla özleştirmemiz bozuldu. Yaşam tarzlarının başka yerlere kaymış olması inandırıcılıklarını kaybettirdi. Arabesk dinleyen kesim de değişti. Bergen’in de hayat hikayesinin çok büyük etkisi var. Hep sordular bana bugün yaşasa o halde kalır mıydı? İllaki o da böyle kalmazdı. Kibariye gibi poplaşır mıydı? mecburen olurdu.


Bergen efsanesinin sizi bu romanı yazmaya itmesi nasıl oldu? 2012 de yazı dizisini hatırlıyorum. Ondan sonra mı şekillendi?

Kendiliğinden gelişti aslında. Ben hep kitabım olsun istedim ama bu bir müzik kitabı olur diye düşünmüştüm. Zaman içerisinde bunlar olgunlaştığında bir yayınevine götürdüğüm zaman yanımda Bergen’i de götürmüştüm. Onlar Bergen’le daha çok ilgilendiler. Çünkü müzik kitapları satmıyor artık ama o ilginç bir hayat hikayesi. Bana da o haliyle kitaplaştırmak mantıklı gelmiyordu çünkü o gazete diliyle yazılmış bir şeydi. Bergen’in hikayesinin biraz daha içine girmek gerekiyordu. Bunu anlatabilmenin tek yolu da roman formatıydı. Evet ben bunu roman olarak yazmalıyım dedim ve öyle oluştu.

Ailesinin ilk tepkisi ve kitaptan sonraki tepkisi nasıl oldu?
Annesi ben bu işe başladığımda vefat etmişti. Keşke yaşıyor olsaydı. Ama yaşıyor olsa da konuşmazdı onu biliyoruz. Keşke konuşturmanın bir yolu olsaydı çünkü her şeyin tek tanığı o. Kezzapta da vurulduğunda da bıçaklandığında da hep yanındaymış. Aileden ben büyük ablasıyla görüştüm. Bazı kardeşleri yurt dışında yaşıyor zaten ve herkeste annenin verdiği baskı olduğu için korkuyorlardı konuşmak istemiyorlardı annelerinin bir vasiyeti gibi görüyorlardı. Sadece en büyük ablası ve onun kızı Bergen’in yeğeni Esra destek verdi. Dolayısıyla biz çok temkinli gittik. Biranda her şeyi anlatmadık ben önce Esra’yla görüştüm sonra o annesine babasına açtı yavaş yavaş diğer kardeşler öğrendi. Olumsuz hiçbir tepki almadım. Hepsine gitti kitap.

Yazarken psikolojik olarak zorlandığınız oldu mu? Beni yüzüne kezzap atılma anı çok etkilemişti. Bu konuda doktoruyla da konuşmuşsunuz sanırım. Sizi en çok ne etkiledi?
Doktoru epey yaş almış çok hatırlayamadı ama bana en büyük doneyi orda ne hisseder nasıl bir acı hissederi verdi. Onu anlamaya çok çalıştım çünkü o çok kritik bir andı. Bir anda gafil avlanıyorsun bacağından vurulmak kafana bir şey düşmesi gibi bir şey değil. Biranda yüzüne anlamadığın bir sıvı atılıyor ve yüzün yanmaya başlıyor. Onu hissetmeye çalıştım ve çok etkilendim ondan. Kitabın iki üç ay yazılması durdu o sahneden sonra. Rüyalarıma giriyordu. Bir de çok Bergen dinliyordum o dönem. Dramatize etmeden ne olabiliri anlatmaya çalıştım. Beni de en çok etkileyen o oldu tabii.

Bir erkek olarak bir kadını anlatmakla ilgili nasıl hissediyorsunuz? Kitabı elinize ilk aldığınızda ne hissettiniz?
Çok acayip hissediyorum. Şaşırdım kendime. bir kitap yazmak ve onun roman olması Bergen olması şaşırtıcı. Beş yıl önce söyleseler gülerdim herhalde. Bir de başkalarının biyografilerini de çok yazdım ben. Şunu seviyorum bir insanın kariyerini takip etmek, inişlerini, çıkışlarını, neler yaptığını kendimce yorumlamak, benim düşündüklerimin doğrularla denkleşmesi çok hoşuma gidiyor. Zamanında Seden Gürel için bir yazı yazmıştım sen bizim yanımızda mı yaşadın yıllarca nerdeydin dedi bana. O kadar iyi gözlemlediğimi söylediler. Nükhet Duru, Ayşegül Aldinç gibi isimlerle de dostluğumuz hep yazılarla başlamıştır. Bergen yaşamadığı için ne kadar onun hissettiklerini yazabildim bilmiyorum ama onu tanıyanlardan en basitinden ben romanın her yazdığım bölümünü Esra’ya gönderirdim okurdu tartışırdık “aa aynen teyzemin söylediği, teyzem de olsa böyle konuşurdu” falan dediği çok oldu. Demek ki yakalayabilmişim. Çok röportajını okudum Trt de konuştuğu görüntüyü belki bin kere izledim ruh halini tavrını tarzını anlamak için. Sonuçta bu bir roman bir kurgu var işin içerisinde. Bu benim Bergen’im diyorum ben aslında
Kadına şiddet konusunda önemli bir sembol olduğunu çoğu kez söylediniz. Kitabın kazancı nedir sizce okuyanlar için?
Ben böyle bir misyon üstlenmek istemem. Bu konuda ne bir eğitimim var ne de bugüne kadar böyle bir şey yaptım. Böyle de bir kutsal amaçla yola çıkmadım ama evet hikaye gerçekten bir sembol hikayedir. Okuyanlar ve buna benzer hikayeler yaşayanlar için gerçekten yol gösterici olabilir. Çok didaktik olarak şunu yapın bunu yapmayın demiyor kitap ama nerde ve nasıl hata yapılabileceğini, hatanın neresinden dönülebileceğini belki bu hikayeden çıkarabilir insanlar diye düşünüyorum.

Bergen öncesinde yazdığınız kitap ne hakkındaydı? Onu yayınlamayı düşünüyor musunuz?
Eurovision şarkı yarışmalarının Türkiye tarihi üzerine. Aslında iki ciltlik bir çalışmanın birinci cildi. Beş yıl gibi bir sürede yazdım. Tamamen ilk on yılı anlatıyor eurovisionun en popüler olduğu yıllar Türkiye’de 75-86 arası 10 kez katılmışız. Yıl yıl birer hikaye şeklinde. Başından itibaren neler oldu kimler katıldı her şeyi tüm detaylarıyla anlatan belgesel bir çalışma oldu. Kalınca bir kitap. Onu basacak yayınevi babayiğit bulursak çıkar heralde (gülüyor)

Milliyet Sanat, Ses, B.ktan Şeyler, Muzikonair.. Birçok yerde de yazıyorsunuz. Bir dergi çalışması yapmayı düşünmüyor musunuz?
Keşke olsa çok istiyorum. Hey ile büyüdüm ben onun gibi bir dergi yapmak isterdim. 81 yılından kapanana kadar tüm sayıları var bende. Bir sayısında Bülent Ersoy kapakta bir sayısında Michael Jackson kapakta. Böyle bir dergiydi o. Müzik faşizmi yapmıyordu. Her müzik türüne kucak açıyordu. Bir arabesk bir pop albüm eleştirisi aynı sayfada yer alabiliyordu. Öyle bir dergiye ihtiyaç var. Varolan dergilerin de hiçbiri ayakta kalamıyor. Kim alır kim okur bilmiyorum maddiyat gerektiren işler.

Ekip anlamında sorun olmazsa online bir çalışma bile olabilir.
Biz müzik yazarlarıyla biraraya gelmeye çalıştık organizasyonlar yapalım dedik. Önce bir platform oluşturalım sonra derneğe dönüşelim. Hatta müzik ödüllerine bir resmiyet ciddiyet kazandıralım biz ödül verelim falan ama dediğim gibi diğer sektörlerde olmayan bir şey var müzik sektöründe; mesela sinema yazarlarından şöyle bir şey göremezsin “ben sadece komedi filmlerini eleştirisini yazarım.” Ben görmedim. Ama müzikte var. Sadece rock albümleri yazan sadece alternatif albümleri yazan müzik eleştirmenleri var. Popa tu kaka diyorlar. Tıpkı bir zamanlar arabeske yapıldığı gibi. Dolayısıyla anlaşamıyoruz fikir bazında. Beraber bir albüm yaptık bir sürü sorun çıktı mesela. 2013ün en iyilerini seçtiğimiz 22 müzik yazarının biraraya geldiği bir albüm yapmıştık bu albümde hiç pop şarkısı yok. Sadece cihangir ve Beyoğlu tayfası var o albümdeki şarkıcılara gruplara baktığın zaman. Türkiye’nin gerçeği bu değil. Ben herkesi kucaklayan sektördeki her şeyi yazan çizen bir müzik dergisi istiyorum ama şuanki müzik yazarlarıyla bunu yapmak çok zor. Tek başına da yapamazsın. Benim kafadaki genç bir nesil var görüyorum takip ediyorum. Onlar biraz daha yetkin hale geldikleri zaman belki onlar yaparlar.

Radyo programlarına da yeniden başladınız. Dönemin radyo yayınlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben radyonun konuşması gerektiğine inanıyorum. Müzik kutusu olmaması gerektiğine inanıyorum ya da en azından alternatifleri olmalı. Televizyondaki gibi. Radyoda az konuşulan üç şarkının üst üste çalındığı sistem tamam yine olsun isteyen dinlesin ama konuşan radyoya da ihtiyaç var. Konuşanlar da tamamen geyik üzerinden konuşuyorlar. Ben kendimden biliyorum yalnızsındır uzak bir şehirdesindir radyo sana dosttur orda birinin konuşmasını beklersin. Ben Trt de yıllarca Ankara radyosunda gece programı yaptım. Gece yolda gidenler, sabah fırıncılar.. Radyo bu insanlara dost oluyor. Sadece müzik değil konuşsun birisi olsun istiyorlar. Böyle radyolar kalmadı. Üzülüyorum. Artık standart radyolar var hiçbirinin kimliği yok hangisini açarsan aç aynı şarkılar aynı tarz.
Bu sıra gündemde ne var? Yazdığınız başladığınız yeni bir çalışma var mı?
Ntv’de belgeselimiz Söz Müzik’in yeni bölümleri başlıyor. Aşağı yukarı üç aydır onunla uğraşıyorum. Assolistleri ve gazino dünyasını yapmaya karar verdik. Sonbahar başından beri Zeki Müren’ler, Bülent Ersoy’lar… Hem onların diskografilerine hem hayat hikayelerine çalışıyorum. Belki onlardan da bir yazı dizisi çıkartabilirim belgesel yayınlandıktan sonra.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi şubat sayısında yayınlanmıştır.

Elif Domaniç

Kanımızı Kaynatan Akım: Harness

elifdomaniç

Harnesslarını nasıl alırdın? Düz bir atlet ya da gömlekle mi? Yoksa ipek bir elbise üzerine mi? Belki de ayakkabıyla; neden olmasın? Harness’lar artık sadece Lady Gaga’nın, Rihanna’nın veya bilumum ekstrem dünya starının üzerinde değil, modanın tam kalbinde. Türkiye’de bu işin önde gelen ismi Elif Domaniç, kaliteli deriyle haşır neşir olmayı seven tasarımcılardan. Hem ülkemizde hem de yurtdışındaki müşterilerine fetiş ürünleriyle sınırların üstünde bir stil sunuyor. Onun özel tasarımlarıyla kombinlerini farklılaştırmayı, alışılmışın dışında bir biçimde başarabilirsin. Elif Domaniç’le yaptığım bu röportajdan sonra dolabında harnesslara yer aç!

Kendi markanı oluşturmadan önce moda ile aran nasıldı? Harnessa yönelmen nasıl gerçekleşti?
Moda dergilerine freelance alışveriş editörlüğü ve styling yapıyordum. Bir noktada tasarıma yönelmeyi düşünüyordum zaten. O yüzden çok keskin bir geçiş olmadı. Londra’da kaldığım dönemde tanıştım harnessla. O zaman daha Türkiye’de moda olmamıştı, dünyada ise yeni yeni moda olmaya başlamıştı. İlk harnessımı Londra’da bir dükkandan almıştım. Türkiye’ye döndükten sonra kendim için bir tane yaptım. Sonra yavaş yavaş işe dönüştü.

Fetiş unsuru olabilecek tasarımları kullanmak bile cesaret isterken sen onları işe dönüştürdün. Çekincelerin oldu mu? Olumsuz tepki aldın mı?
Çekincem olmadı çünkü satamazsam ben giyerim en kötü dedim (gülüyor). Yaptığım şeyin çok da uçuk kaçık bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çevremden de hiç tepki almadım. Zaten bunu yaptığım çevre, buna tepki gösterecek bir çevre değil bence.

Harness ürünlerin meraklısı var mıymış?
Yurt dışından zaten sipariş alıyordum. Çoğunlukla yurt dışına satış yaparım zannederken özellikle son dönemde, dükkanı açtıktan sonra siparişlerimin çoğu yurt içinden oluyor. Anladım ki ülkemizde de baya meraklısı varmış.

Tasarımlarının fantezi amaçlı mı, yoksa modanın içinde kullanılması mı seni tatmin ediyor?
Aslında fantezi amaçlı kullanılması daha çok hoşuma gidiyor. Ama tatmin olmak anlamında modanın içinde kullanılması derim çünkü o zaman daha geniş kitlelere ulaşmış oluyor.

“Harness ürünler fantezi amaçlı kullanılır” algısı değişiyor mu? Moda anlamında bu akım ne durumda?
Bazıları için bu algı değişse de hala ön yargılı yaklaşanlar var. Önemli olan bunları nasıl gündelik kıyafetlere adapte edebileceğini bilmek. Harnessları gündelik bir aksesuar olarak hayatına katan çok fazla insan var. Zaten kullanılan derinin kalitesi ve detaylı işçilik bu tasarımları sıradan bir fetiş unsuru olmaktan çıkarıyor.

Deri demişken, ürünlerindeki önemi nedir?
Deri bu ürünlerde baş rol oyuncusu. Sertliği ve karakteri dolayısıyla deri, bu işin kimyasıyla bire bir uyuşan bir materyal. Tasarıma özel bir boyut kazandırıyor kesinlikle ama bunun için de en kaliteli deriyi seçip el işçiliğine de çok dikkat etmek gerekiyor. Yoksa işin kalitesini bir anda düşürüyor.

Örnek aldığın isimler veya bir ilham kaynağın var mı? “Şöyle bir ürün yapmak istiyorum” fikri nereden çıkıyor?
Kimseyi örnek almamaya çalışıyorum ki ortaya çıkan sonuç özgün bir şey olsun. Ama tabii ki ilham almak için çok araştırıyorum. Harness yapmak yap boz gibi; bir tane model yaptıktan sonra ona yeni parçalar ekleyip çıkardıkça yeni bir model oluşuyor.

Koleksiyonlarını oluştururken süreç nasıl gelişiyor? Direk kadınları düşünerek mi yapıyorsun yoksa erkekler üstünden kadınları düşünerek mi?
Cinsiyet ayrımı yapmadan kendini seksi ve güzel göstermeye çalışan kadınları düşünerek tasarım yapıyorum. Sırf moda olsun diye hem cinslerine hava atmak isteyen kadınlara göre ilerlemiyor yani tasarım sürecim.

Bir test aşaması var mı?
Var diyebilirim; prova mankeni üzerinde ana hatları çıkardıktan sonra modeli kendim deniyorum. Rahat olup olmadığına, insan anatomisine tam uyum salayıp sağlamadığına bakıyorum.

Seksiliği yansıtmak için kıyafet, iç çamaşırı, aksesuar şart mı?
Bence şart. Çünkü tercih ettiği aksesuar veya iç çamaşırına göre bir kadın ya da erkek hakkında fikir sahibi olup, onunla ilgili fanteziler kurabiliriz. Fantezi dünyasına açılan kapının anahtarı gibidir kullanılan aksesuarlar.

Erkekler için de fetiş ürünler tasarlamak gibi bir planın var mı?
Özel siparişle erkekler için de tasarımlar yapıyorum. Kadınlara göre daha az müşterim oluyor. Çok farklı isteklerle gelenler oluyor. Deli gömleği isteyen erkek müşterim de oldu, çok sade bir harness isteyen de. Ama erkek üzerine koleksiyon hazırlamak gibi bir düşüncem şu an yok.

Harness ağırlıklı mı devam edeceksin yoksa ileride bizi farklı çalışmalar bekliyor mu?
Son iki koleksiyonumda giyim de yer alıyordu. Deriyle yapılabilicek çok şey var, zamanla hepsini gerçekleştirmek istiyorum. Yastık, aydınlatma ya da çeşitli objeler var kafamda.

*Röportaj 10Sayfa Dergisi şubat sayısında yayınlanmıştır.

Tuğçe-Gizem Oylumlu

tuğçe-gizem oylumlu

5 yaşından beri ritmik jimnastik yapıyorlar. Türkiye Şampiyonu oldular. Haberleri yapılmasa da uluslararası arenada ülkemizi temsil ettiler. Bu kariyere bir de antrenörlüğü eklediler. Fotoğraf çekimi boyunca yaptıkları zorlu hareketleri izlerken ben yoruldum ama onlar yorulmadı. Yüzlerindeki gülümsemeyse hiç eksik olmadı. Milli jimnastikçi enerjik ikizlerle hareketli bir röportaja hazır mısın?

Anne ve babanız spor akademisi mezunu. Jimnastiğe yönelmenizdeki etkileri nasıl oldu?
Gizem: Annemle babam üniversitede tanışmışlar. Annemin en büyük hayali jimnastik yapmakmış. O yüzden jimnastik bölümünde okuyormuş. İstanbul’a Bulgar Jimnastik Grubu geliyor ve onları izlerken karar veriyor; “Kızım olursa jimnastikçi olsun.” O sırada Türkiye’de artistik jimnastik var, ritmik yok. Biz doğduktan sonra hemen araştırıyor, buluyor ve 5 yaşında başlıyoruz. Ağlaya zırlaya gittik. 21 yaşımıza kadar da devam ettik.

Küçükken bir ara yüzmeye de yönelmişsiniz ama seçiminiz jimnastikten yana olmuş. Diğer spor branşlarından daha çekici kılan özelliği neydi sizin için?
Gizem: İlk yüzmeyle başladı. 4-7 yaş arası devam ettik. İlk madalyamızı yüzmede aldık ama jimnastiği daha çok sevdik. Galatasaray’dan yüzme için çağırmışlardı bizi ama istemedik.

Tuğçe: Ben suyu sevmediğim için istemedim. O soğukta gitmek işkence gibi geliyordu. Jimnastikte aletler çok şirindi ve daha çok bir kızın yapabileceği hareketlerdi.

Gizem: Jimnastiğin temelinde bale de var. Aletler oyun gibi geliyordu. Ne zaman ki büyümeye başladık, daha stresli olmaya başladı.

Fazlasıyla esneklik ve kondisyon gerektiren bir spor ritmik jimnastik. Başlarda zorluk yaşadınız mı?
Gizem: İlk haftalarda annemizin paçasına yapışıp, ağlayıp zırladık gitmemek için. Annem çok disiplinli. İyi ki de zorlamış. Çünkü o yaşta yanında annesini arayan bir çocuk ne kadar anlayabilir ki? Alışmaya başladık zamanla. “Aa esnekmişiz, yapabiliyormuşuz” deyince oyun gibi gidip gelmeye başladık.

Aranızda tatlı bir rekabet olmuştur eminim.
Tuğçe: İlk başladığımızda zaten daha çok minik çocukların keyif alabileceği bir yarışma tarzı vardı. 14-15 yaşa gelince büyükler kategorisine geçiyoruz. O dönemlerde 2-3 sene ben Gizem’i geçiyordum. 17-18’den sonra ergenlikle beraber “Dizimi izleyeyim” tadında aksatmalarım başlayınca Gizem öne geçti.

Gizem: Tabii ben düzenli devam ettiğim için. Bir gün bile gitmezsen antrenmana çok şey kaybediyorsun.

Tuğçe: Aslında ben Gizem’i çok kıskanmıyordum. Başka biri olmasın da o birinci olsun istiyordum. Çok mutlu oluyordum o birinci olunca.

Gizem: Bir yaştan sonra kabule geçtin sanırım. Başta ben de kabule geçmiştim, “Tamam yapamıyorum” diye. Belli bir noktadan sonra kabule geçiyor insan sanırım.

Sahanın içinde, yarışmanın tam ortasında aklınızdan neler geçer?
Gizem: Kesinlikle hiçbir şeyi görmüyorsun. Halıya adım attığın anda ne alkış ne hakem ne kendim. Bazen seri geçerken müzikle beraber, müziği duymuyorum ne hareket yaptığımı bile hatırlamıyordum heyecandan.
Tuğçe: Otomatiğe bağlıyorsun ama alışınca çok rahat ve hiçbir şey düşünmüyorsun. Ego yok hiçbir şey yok.
Gizem: En son halıdan çıktıktan sonraki halimi hatırlıyorum. Aslında stresli yani.

Türkiye’de eğitim hayatı ile profesyonel spor kariyerini bir arada idare etmek zordur. Siz bu dengeyi sağlayabildiniz mi?
Gizem: Yıldız teknik modern dans okudum koreografım. Üniversite 2’ye kadar devam ettim spora ama bir yerden sonra devam edemiyorsun. O kadar zor ki! Derse gitmen gerekiyor antrenmanla denk getiremiyorsun. Bizim hayatımız beş yaşından beri şöyleydi : Okuldan 2’de geliyorsun. Dörtte antrenman başlıyor ve 9 a kadar. Haftada sadece bir gün tatildi. 15 yıl böyle geçti. Sosyal hayatımız yoktu. Sadece kadınlar ve kız çocukları. Zor bir hayattı. Kalıp içinde oradan oraya sürükleniyorduk. Yarışma, ev, okul o kadar.

Tuğçe: Marmara Spor Akademisi’nde okudum. Ben üniversiteye girdikten sonra bir sene daha yaptım ve bıraktım. Üniversiteyle birlikte hayatım renklenmeye başladı. O dönemde sosyalleşmeye başladım. Örneğin Gizem lise yıllarında hep birinci olduğu için her haftasonu yurtdışında sürekli yarışmalardaydı.

Jimnastiğe hiç başlamamış olsaydınız bugün hayatınızda ne eksik olurdu?
Gizem: Jimnastik bana şunları kazandırdı: Disiplinli olmayı. Başarı için gerçekten çalışmak gerektiğini. Çok çalışmak değil ama istikrarlı olmayı. Maymun iştahlıyım ama jimnastik beni inanılmaz geliştirdi. Kendimi daha yetenekli görmeye başladım. Çalıştıkça olabildiğini gördüm. Ay ben bunu yapamam diye bir şey yok hayatımda. Denerim olmazsa başka bir şeye kanalize olurum bunu öğretti. Bir de herkesten farklısın. Normal bir insana göre milli takım sporcusu olmuşsun. Avrupa ve dünya şampiyonası görmüşsün. Farklı bir açıdan bakabiliyorsun.

Depresyondaki insanlar için de spor bilinci ruhsal bir destek olacaktır değil mi?
Aynen öyle. İnsanların bir amacı olmadığı için o yüzden depresyona giriyorlar. Bizim zor olsa bile bir amacımız vardı. Mesela iki hafta sonra bir yarışma var diyelim. İlk altıya gireceksin Gizem. Bütün beynin ruhun orda olduğu için depresyon nedir bilmiyorsun. Sporu bıraktıktan sonra depresyona girdim zaten. İnanılmaz yoruluyorsun ve nefret ediyorsun bazen ama bırakınca anladım iyi ki yapmışım. Sabah kalkmak benim için çok önemli mesela. En iyisi de sebze ağırlıklı ve sağlıklı beslenmek. Cola, çikolata gibi hiçbir sağlıksız şey bizim evimizde yok. Hepsi bunun sayesinde.

Son zamanlarda bu işin eğitmenliğini yapıyorsunuz. Nasıl başladı antrenörlük süreci, neler yapıyorsunuz?
Tuğçe: Biz tam bırakınca babamlar bize ufak bir jimnastik kulübü açtı. Haftasonu ufak öğrencilerimiz vardı onlarla uğraşmaya başladık. 7-8 senedir onlarla uğraştık ama bu dönemde çocuklarla çalışmamız bitti. Üst düzeye geçince yetişkinlerle keyifli olduğunu anladım. Çocuklar çok yorucu ve sabır gerekiyor.
Gizem: Bir insan üç haftada öğreniyorsa onlar üç ayda öğreniyor. Onların dilinden anlaman lazım. Eğitmenlik için yetiştirildik ama çocuk yetiştirmeyi tam öğrenmiyoruz. Yaşadıkça öğrendikçe algılayabiliyorsunuz.

Sıfırdan başlamak isteyenlerin belirli yetilere sahip olması gerekiyor mu? Yaş sınırı var mı örneğin? Veya hobi olarak da verim alınabilir mi?
Gizem: Çocukların gen geç 5 yaşında başlamaları lazım. Yetişkinlerde hobi olarak, güzel duruş ve esneklik kazanmak için tercih ediliyor.
Tuğçe: Çok kilolu olurlarsa önce kilo vermeleri lazım. Çok esnek olmasına gerek yok zaten esnetiyoruz ama 5-10 yaş arası bizim kadar esneyebilirsiniz. Vücudun esnemesi ergenlikte iyice bitiyor. Kasların hafızası olduğu için ne kadar esnetirseniz açılabilir ama sabır gerekli en az bir yıl verilmesi lazım.

Bugün çocuğunu jimnastiğe başlatmayı düşünen ebeveyne tek bir sözün olsa ne derdin?

Tuğçe: Çocuğunuzu gerçekten şuanki koşullardan kurtarmak için kesinlikle jimnastik ya da başka bir spora başlatmak zorundasınız. Şuan çocuklar her şeye hızlı ulaştıkları için hedefleri olmuyor ve depresyona giriyorlar. Uzun ya da kısa bir hedef konulduğu zaman ilerdeki hedefini belirleyebilir. O yüzde spor çok önemli. Jimnastik tüm sporların altyapısı olduğu için ilerde bıraksa bile; tenise, yüzmeye, basketbola, voleybola hepsine bir artıyla başlar

Türkiye’de varsa yoksa futbol diyoruz. Peki ya ritmik jimnastik? Gelişen bir branş mı? Siz destek gördünüz mü?
Gizem: Son Akdeniz Olimpiyatları’nda artistik jimnastikte erkekler iki alette birincilik kazandılar. Birkaç yerde gösterildi. Açık konuşmak gerekirse hiçbir ilgi yok. Sponsor olmuyorlar. Biz hiç destek görmedik. Pahalı da bir spor jimnastik. Yarışmada kostüm, aletler, kalınacak yer, hepsi para. Ritmik jimnastik çalışacak yerimiz bile yok. Çift antrenman yapmamız lazım ama biz 5 saatle yetiniyoruz. Yurtdışındaki olimpiyat şampiyonlarıyla aynı kampta çalıştım. İnanılmaz çalışıyorlar. Okula gitmiyorlar çünkü hocalar ayaklarına geliyor. Zaten üniversite hazır. Ha bir de şampiyon mu oldun? Evler, arabalar ve hayat boyu maaşın belli . Tabii şampiyon olursun. Biz yapabildiğimiz yere kadar yaptık. İnsan para kazanmak istiyor ve biz de kazanamadığımız için bıraktık.

Sporcu ve eğitmen olarak bu alanda gelecek planlarınız nedir?
Tuğçe: Profesyonel olarak çocuk yetiştirmeyi istemiyorum çünkü yoruldum. Halı ve salon kokusu bir süre sonra yoruyor. Ben daha çok kendi stüdyomu açıp, yeni insanlarla tanışıp, ders verebileceğim bir alan yaratmak istiyorum.
Gizem: Belki ilerde çok canım sıkılırsa jimnastikçi çocuk yetiştirebilirim. Bir fırsat sunarlarsa olimpiyat şampiyonu yetiştirmek isterim ama şimdilik hedefimiz kendimize ait bir stüdyo açmak.

*Röportaj 10sayfa dergisi ocak sayısında yayınlanmıştır.

Dilan Bozyel

1-NA4A1665


Fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel ile “bir günlüğüne” röportajı yaptık. Siz de “Neden fotoğraf?“ türevi sorulardan çok sıkıldıysanız, buyrun; keyifli okumalar!

-Bir günlüğüne bir nesne olsan ne olurdun? Sahibin kim olsun isterdin?
Fırça! Salvador Dali’nin en sevdiği boya fırçası olmak isterdim.

-Bir günlüğüne bir başkasının yerine geçecek olsan, kim olmak isterdin?
Jim Morrison! Paris’te otel odasında küvetin içinde intihar ettiği gün.

-Bir günlüğüne bir hayvan olsan, hangi hayvan olmak isterdin ve neden?
Yarasa! Siyah pelerinvari kanatlarını hissederek bir ağaç dalına ters konabilmek için.

-Bir günlüğüne zihin okuyabilseydin, kimlerin zihnini okurdun?
Babam ve annemin! Onları ne kadar hayalkırıklığına uğrattığımı öğrenmek isterdim.

-Bir günlüğüne dünyanın bambaşka bir yerinde çalışman gerekse ne iş yapardın?
Arizona’daki en eski kilisede rahip olup, günah çıkartanları dinlemek isterdim.

-Bir günlüğüne çağ değiştirebilseydin hangi zamana giderdin?
Paleoitik çağ, kesinlikle!

-Bir günlüğüne bir müzisyen olsan, konserinde söyleyeceğin son şarkı ne olurdu?
Madonna olup, makyajsız ve kostümsüz halimle The Doors-The End söyleyerek sahnelere veda ederdim.

-Bir günlüğüne başbakan olsan vatandaşlarına neyi yasaklardın?
Faşist, savaş yanlısı ve kapitalist sisteme hizmet eden her şeyi ve herkesi yasaklardım.

-Bir günlüğüne tarihe hükmedebilseydin neyi değiştirirdin?
Popüler kültürün çıkış anını durdururdum.

-Bir günlüğüne bir süper kahraman olsan, gücün ne olsun isterdin?
Batman olabilirdim, gezegendeki bütün savaş çocuklarının hepsine mutluluk dolu bir hayat yaşatan bir ülke kurardım. Eğitim, mutluluk ve barış öncelikli bir ülke. Paranın ve diğer güçlerin işe yaramadığı, sadece çocukların yaşadığı bir ülke.

-Bir günlüğüne bilim adamı olsan neyi bulmak isterdin?
Işınlanmayı, bavul ağırlığından ve yol yorgunluğundan çok sıkıldım.

-Bir günlüğüne erkek ilk yapacağın şey ne olurdu?
Nü fotoğraflarımı çekerdim.

-Bir günlüğüne Noel Baba olsan kime ne hediye verirdin?
Farklı frekansa sahip olduğu için hiçbir balinayla anlaşamayan Dünya’nın en yalnız balinasına bir balina frekans çevirici hediye etmek isterdim.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi Ocak sayısında yayınlanmıştır.

Can Bonomo

can bonomo

İstanbul gibi, kalbi hep güzel adam!
Yazıyla kendini daha iyi ifade ettiğini söylüyor ama samimiyetini İstanbul müziğiyle, şiirleriyle, konuşmasıyla, bazen şapkasını takıp gülümseyişiyle bile hissettirebilen bir isim Can Bonomo. Yeni albümü “Bulunmam Gerek” çıkmadan önce biraz albümden, biraz hâlinden, biraz da hislerinden konuştuk.

Aşktan ve Gariplikten albümü için, daha önce cesaret edemediğin şeyleri yaptığını söylemiştin. Yeni albümle birlikte sormak isterim. Bu albümün kaydına başlarken belli bir planın var mıydı, varsa istediklerinin hepsini yapabildin mi?

Aşktan ve Gariplikten’de de bir planım yoktu. Bu albümde de bir planım yok aslında. Yani çizdiğim bir güzergah var ve o güzargahın bir başı bir de sonu var ve ben de belli bir direktifte ilerliyorum gibi bir durum yok hayatımda. Aşktan ve Gariplikten çok samimi bir albümdü. Daha önce cesaret edemediğim şeyleri yapmak demek Türkiye’de dinlenmeyeceğini bildiğin halde sadece yapmak istediğin müziği yapmak demekti. Öyle yaptım zaten ve dinlenmedi. Mesela türkü vardı. Biraz uçarı bir albümdü. Bu albüm pek öyle olmadı. Daha ağırbaşlı, daha ayakları yere basan bir albüm oldu. En sonunda tamam bu çocuk ne anlatmak istediğini ve nasıl anlatmak istediğini öğrendi ve artık daha olgun bir yolda ilerliyor gibi bir albüm oldu.

İçerikte sürprizler var mı?

Özellikle dur insanları şaşırtayım, sağ gösterip sol vurayım gibi bir niyetim yoktu. Fatma Turgut albümün vokal koçluğunu ve aynı zamanda back vokalliğini yaptı. Bir de Sattas’dan Orçun’la bir düetimiz var. Reggae bir şarkı yazdım. Ya ben niye reggae yazdım dedikten sonra ben bunu söylemeyeyim bari reggaeden anlayan biri söylesin dedim. Benim asıl niyetim şarkıyı Orçun’a söyletmekti. Sonra Orçun’la beraber çalışırken baktık çok sinerjik oldu, birlikte söyledik.
Sinema eğitimin olduğu için şarkıları yazarken müzik için belli sahneler hayal ediyor musun diye merak ediyorum.
Benim şarkı yazmam öyle artistik bir ritüel gibi değil. İş gibi yazıyorum. Sabah belli bir saatte kalkıp belli bir saate kadar yazı yazıyorum. Bunların bazıları beste oluyor bazıları şiir oluyor ama ‘bana ilham gelmesini bekliyorum ya da çok çok içip hüsrana uğruyorum ve çarpıcı bir takım şeyler yaşıyorum’ u beklemiyorum. Yazmak benim işim zaten ve yazıyorum. Yaptığım işin tabii ki artistik bir güdüsü var ama beni tetikleyen şey tamamen yazmak istemem.

Şarkı sözü yazarken şiirde olduğu kadar özgür müsün?

Hayır. Olmadığımı bu albümde öğrendim açıkçası. Her şeyi yazabiliyoruz zannetmiştim ve bugüne kadar da her aklıma geleni hakikaten yazdım. Şiirlerim gibiydi ama bu sefer insanlar hakikaten insanlar beni anlasın istedim ve sadece benim anlayabileceğim, kendi dilimde değil de herkesin konuştuğu ortak bir dilde yazmam gerekti. Dolayısıyla duygu geçirgenliği çok yüksek olacak bu albümün çünkü Türkçe. İnsanların birbiriyle anlaştığı dilde yazmaya özen gösterdim ama bu öyle bir özgürlük yok diye değil. Öyle yazmak istedim öyle oldu.
Kendinle ilgili anlaşılmadığını düşündüğün ne var?
Ben kendimi konuşarak çok fazla ifade edemiyorum yazarak daha iyi ifade edebiliyorum. Çok haklı olduğum bir konuda dahi çok haksız çıkabiliyorum 15 dakikalık bir konuşma içinde dahi. Yazarak ifade ettiğimde öyle bir problem yaşamıyorum. Karakterimle ilgili dem vuracağım bir şey varsa konuşarak kendimi ifade etmekte zorlanıyorum.
Özel hayat, modern dünyanın bizden götürdükleri, ülkenin gidişatı… Nasıl dengeli kalıp enerji topluyorsun?
Sürekli isyan eden ya da acı çeken sürekli mutsuz olup mutsuzluğundan beslenen ya da mutsuzluğuyla ilgili işler çıkartabilen biri değilim. Sadece, hayattan besleniyorum. Bana enerji veren şey insanlar, döngü, hayatın kendisi. Genellikle mutlu bir insanım. Çok mutlu bir insan da değilim. Normal bir insanım işte.
Müziğini “İstanbul müziği” olarak tanımlamıştın. Morrissey bir röportajında İstanbul’la ilgili kendisine yöneltilen bir soruya “halkın sokaklarda olduğu şehirleri seviyorum çünkü daha az yalnızlık hissediyorum” demişti. Sen İstanbul’u koklayınca ne hissediyorsun, İstanbul’la ne konuşuyorsun?
İstanbul karmakarışık bir yer. Eklektik bir dokusu var. Ben İzmir’den geldim. Orda büyüdüm ama İstanbul’da adam oldum. İlk dayağımı da burada yedim, ilk kazığımı da burada yedim. İstanbul dolayısıyla benim için çok özel bir yer. İzmir’de büyüdüğüm için çok mutluyum. Onu hiçbir şeye değişmem ama İstanbul’da yaşamak beni aslen ben yapan şey. İçimden çıkan şeyleri İstanbul olmasa kendime saklardım. Dışarı çıkmazdı. İstanbul müziği de buradan geliyor aslında. İstanbul müziği tıpkı İstanbul gibi, eklektik bir müzik. Her yerinde şuan çalmakta olan enstrümanların derlenip toparlandığı bir müzik. Karmakarışık ama aynı zamanda belli bir dokusu var. Aslında kaotik ama belli bir düzen içinde ilerliyor.

Daha bir kendini bulma mı var?
Arama var aslında. Bir arayış. Hedefleri olan ya da bir yolda ilerleyip sonuca varmaya çalışan bir insan değilim. Müziğimin de öyle olabileceğini düşünmüyorum.

Yalnız hissediyor musun kendini?

Evet, bazen çok yalnız hissediyorum. Bazen çok mutlu, bazen çok mutsuz. Yani insana dair bütün hisleri yaşıyorum. İstanbul’un da etkisi oluyor bazen ama yenicem seni İstanbul gibi bir kaygım yok.
Bir sanatçı müzikte birçok kişilikte karşımıza çıkabilir. Senin albümlerinde her zaman “kendin” olduğunu hissediyorum. Kendini başarmış buluyor musun?
Kendim olmak konusunda kendimi çok başarılı hissetmiyorum. Hissetmek de istemem çünkü o zaman bir mücadele kalmaz hayatımda. Arayış ya da bir beklenti kalmaz. Kendimi tamamlanmış hissetmiyorum dolayısıyla. Müziğim de öyle olmamalı. Sürekli başka yerlere gitmeli. Sıçrayış yaşamalı, bazen düşmeli. İnsan hayatı gibi olmalı. Benim yaşadığımda normal bir hayat ve normal beklentilerim var. Ben oldum tamam artık demek istemiyorum.

Kısa zamanda büyüyen bir kemik kitlen var. Hayranların senin müzikteki dilini, görüşlerini, görüntünü kendilerinin bir yansıması olarak yorumluyor olabilirler mi?

Dediğin gibi olmasını umarım ben de. Bana ait olan şeyler onlara da çok yakın geliyor ki beni kendilerinden görüyorlar ve benim birtakım problemlerimle beraber başa çıkıyoruz. Ben sahnedeyken, albüm ya da şiir kitabı çıkardığımda benimle birlikte bir mücadele veriyorlar çünkü onların yaşadığı zorluklar ya da sıkıntılar benimkilere yakın ya da mutluluklarımız benziyor. Bu bence samimiyetle alakalı bir şey. Ne kadar samimi, gerçek ve geçirgen olursan insanlar da seni öyle değerlendirip öyle seviyorlar.

Bu açıdan popülariteye bakış açın nasıl?

Şöhret çok yapay bir şey. Bir insan şakası. Her an gelip her an gidebilir. Andy Warhol’un dediği gibi herkes on beş dakikalığına meşhur olabilir. On beş dakika sonra hiçbir şeysindir. Ben şuan paralel evrende çok uzunca bir on beş dakika yaşıyorum ama bu geçebilir. Henüz doldurmadım bence bu on beş dakikayı. İçinde elimden geldiği kadar çok şey anlatıp kalıcı olmam lazım. Bunu sadece öldükten sonra hatırlanmam için değil öldükten sonra da insanların hayatını değiştirebilmek ve bir şeyleri devam ettirebilmem için yapmam lazım.

Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan farklı ve etkileyici bir tarafı var.
Kötü dans ediyorum onu mu diyorsun? (gülüyor)

Hayır bence kötü değil. Konserlerle ilgili değişik konseptler, yenilikler olacak mı?
Biz aynı çocuklarız. Back vokaller için bir kız arkadaş eklenebilir. Sahnede değişik bir şey yapmıyorum. Işık bile yoktur bizim sahnemizde. Umarım gelişince olur bir şeyler. Biz sadece içimizden geldiği gibi çalıyoruz ve o da bizim sahnemizi çok eğlenceli yapıyor. Biz altı kişi bir tarafa bakarken yüzlerce kişi bize doğru bakıyor ve hepimiz, bizden akan enerjiyle onların sevinip üzüleceğinin ya da zıplayıp bir kenarda oturacağının farkındayız.
Böyle daha yalın mı devam etmek istiyorsun? Yoksa şöyle bir show yapsak deyip de yapamadığın şeyler oluyor mu?
Öyle bir showu anlıyorum ama öyle bir show istemiyorum. Biz çalalım onlar dinlesin de değil. Biz çalalım ve hep beraber söyleyelim. Showun bir parçası olsunlar. Show çok matah bir şey olmasa da olur. Birden bire on tane kadın dansçı gelip de bütün showu değiştirmese de olur. Biz yine çalalım ama hep beraber söyleyelim izleyicinin kendisi show olsun.

Ana akımın dışındaki isimler mütevazi bir müzik hayatı geçiriyor. Büyük plak şirketleri, bağımsız müziğin önünde bir engel olabiliyor. Sen de ana akım dışarısından geldin. Bugünkü müzik dünyasının kendi içerisindeki sistemin değişmesi, dinleyicinin yön vermesi mümkün mü sence?

İstiyor mu acaba ben de onu düşünüyorum. Alanın ve satanın memnun olduğu bir politikada değiştirecek çok da bir şey yok. Ben çok takip etmiyorum. Müzik dünyasında neler oluyor farkında değilim. Arkadaşlarımın şöyle bir şey oldu dinlesene dedikleri şeyleri dinliyorum. Televizyon izleyen, olan biteni her an bilen biri değilim. Ana akımı çok takip etmiyorum. Büyük plak şirketlerinin evil olup olmadığını bilmiyorum. Çok alternatif iş çıkıyor da plak şirketleri sırtını mı dönüyor yoksa öyle kalmak istedikleri için mi kalıyorlar bilmiyorum. Ben iki albümümü kendim çıkardım. Bu albümü büyük bir plak şirketinden çıkardım. Bu beni nereye götürüyor nasıl bir fark yaşıyorum bilmiyorum. Ben ana akım olmuş oluyorum o zaman. (gülüyor)

İleriye dönük olarak alternatif isimlere yardımcı olmayı düşünüyor musun?
Kendi rüştümü ispatlamış olduğumu hissetmiyorum ama ileriye dönük tabii ki çok isterim. Bir stüdyomuz olsun ve alternatif müzik yapan arkadaşlarımız gelsin, beraber müzik yapalım. Bir plak şirketimiz olsun ve yardımcı olalım ama şuan kendi hayatımı idare etmek benim için bir iş zaten. Belki yaşlanınca…

Son olarak, bundan sonra nerde “bulunman gerek”?
Ait olduğum yerde bulunmam gerek. İnsanlar beni nerde arıyorsa orda bulunmam gerek.

*Röportaj 10sayfa dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.

123

123

Güney şehirlerinde yaşayan Aksel, bulduğu beyaz bir baykuş ile ruhani bir arkadaşlık yapmaya başlar. Kuzeye doğru yaptıkları yolculuk bir ormanda, bir baykuşlar diyarında ve Anja adlı bir balinanın sırtında sürer. Bir de bu tanışmayı sağlayan tren makinisti Arve var. 123’ün ilk 3 albümleri bu hikayeyi anlatıyordu. Onlar etkileyici müzikleriyle hayallerine devam ederken, ben de hikayeleri konuşmak istedim.

Bir baykuş, bir balina ve bir tren makinisti… Bu hikaye nasıl doğdu? Ya da aksine bu ruhani yolculuk mu sizi bir araya getirdi?
Hikaye yüzünden biraraya gelmedik elbet, birlikte müzik yapmaya başladıktan çok sonra doğdu hikaye. Kitaplı bir albüm yapma konusundaki ilhamı Netame’siyle Deniz Cuylan vermişti evvela. Baykuş, bir eski bir çantanın üzerinden göz kırptı girdi hikayeye, balina Jack Irons’un Yield’da çaldığı davulun kaplamalarında vardı, aslen sadece bir tren makinisti olmayan, ormanın efendisi olan Arve ise ismini Norveç’li bir trompetçinin isminden alıyor. Balina olan Anja ve O’na ulaşmaya çalışan çocuk Aksel de aslen Norveç’li bir müzisyen ve yazar olan Ketil Björnstad’ın bir kitabından fırladılar.

Yarattığımız dünyanın, yaşadığımız hikayelerin bir nefesi midir müzik? Siz nasıl anlamlandırıyorsunuz müziği?
Yarattığımız dünyanın bir film olduğunu varsayarsak müzik bunun sesidir. Müzik bizim için artık organize ses olmaktan çıkıp organize suça döndü.

Onları ilk çaldığınızda nasıl hissediyorsunuz?
Nasıl hissettiğimizden çok ne hissettiğimiz ve hissettiğimiz şeyi ne yoğunlukta hissettiğimiz önemli. Bir müziğin doğaçlamayla doğan ilk icrası bazı kıpırtılar, çarpıntılar ve heyecanlar yaratıyorsa aklımızda kalıyor, yoksa uçup gidiyor.

Ayrılık, hikayeleri nasıl etkiliyor? Doldurulmayan boşluklar var mı içinizde? Yoksa daha çok birikiyor musunuz birlikte?
Ayrılık olunca ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor. An’da acıyan ama uzun vadede anlaşılabilen bir duygu bir şeyden / kimseden ayrılmak. Ve öldürmeyen şey güçlendiriyor.

En çok ne yakışıyor sizin hikayenize? Olmazsa olmazınız nedir hayatta?
Aksel, Arve ve Anja’nın, üçünün birden, yapayalnız olmaları ve aslında tam olarak hiç kesişememeleri, birbirlerini bulmalarından çok birbirlerini aramalarının cazibesi hikayenin merkezi bence. Olmazsa olmazımız yok.

Neyi sevmezsiniz başka hikayelerde? Ne uzaklaştırır sizi başkalarından?
İki satır arasında, aniden, ölmesini birinin. Bir gün, yıllardır çok iyi tanıdığını sandığın biri bile, öyle ansızın, samimiyetsiz bir şey yapar, uzak ve yabancı kokar, sen de uzaklaşır gidersin.

Karanlık bir hikaye nasıl aydınlanabilir? Kendimiz mi başka biri mi yakmalı ışığı?
Bilmem. Kim yakıyorsa yaksın ışığı. Yazının içindeki esrar gitmesin yeter.

Başka hayatlara dokunuyor müziğiniz. Ne sağlasın, ne değiştirsin istersiniz onların hikayelerinde?
Bir keresinde iki denizci ile Aksel albümü üzerine söyleşi yapmıştık, komutanlarının emri üzerine gelip bizi bulmuşlar. Savaş gemisindeki en huzurlu şeyleri bizim müziğimizmiş. Düşünsenenize korkunç gürültülü bir makine dairesinin üzerindeki bir kamarada Aksel çalıyor tüm dinginliğiyle. Bir şey değiştirir mi önemi yok, belki biraz iyi gelebilir, belki biraz üzebilir ama sonunda müzik bu biter.

Hikayenin kahramanları yalnızken nasıldır? Mesela ne söylersiniz aynadaki yüzünüze?
Yalnızlık ihtisas alanları bu karakterlerin. İyi bilirler kendilerine yetmeyi. Bilemediklerinde çıkar gezerler başka yüzler görebilmek için. Başka yüzlerde kendilerine benzeyen şeyleri ararlar. Aynaya bakıp ta sorulabilecek tek iyi sorudur: Kimsin sen?

Mutlu musunuz kendi hikayenizde?
Her gün yeni bir gün.

Nasıl bitsin istersiniz hikayenin sonu?
Bitmesin diye B ile başlayan üç karakter daha doğdu: Bad, Brad ve Bard. Bu dünyadaki zamanımız yettikçe bu üçlemelere devam ederiz diye hayal ettik. Kısmet.

Bir kereliğine mümkün olsa, kendi yaşamınızdan farklı nasıl bir hikayede olmak isterdiniz?
Elektriğin olmadığı bir dönemde, elimizde mumlar ve şarap kadehleri, soğuk bir meyhanede, dostlarla, gelecekte bir gün bütün dünyayı birbirine bağlayacak ya da bütün dünyayı birbirinden ayıracak olan şeyin ne olabileceğini tartışıyoruz mesela.

*Röportaj 10sayfa dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.

Leyla Alaton

leyla alaton

“Şans bile kapıyı açarsan içeri gelir”
İlk girişimcilik hikayesi New York’da okuduğu sırada Türkiye’den götürdüğü kemerleri satmasıyla başlıyor. Ciddi bir para elde ediyor öğrenci Leyla Alaton bu satışlardan. “Fax makinelerinin yeni çıktığı zamanlardı düşün, bu beni dinazor yapıyor belki ama ben hiç öyle değilim” diyor. Soyadına yaslanmadan adını duyuruşunu dinliyorum içten bir taktirle.
İnternet dünyasının girişimciliğe etkisini konuşuyoruz. İnternetin herkese aynı kaynakları ve aynı bilgiyi sunmasıyla yarattığı eşitliğe dikkat çekiyor. Artık kimsenin benim daha çok param var, senin daha çok tanıdığın var diye bir ayrıcalığının kalmadığını söylüyor. “Çok daha demokrat, çok daha eşitlikçi bir dünya.. “
Başarıda şans faktörünü de irdeliyoruz. Allah’ın huzuruna çıkıp bir milli piyango kazanma fırsatı vermedin bana diyen adama, Allah da “Bir bilet alsaydın ya” demiş. Fıkrayı anlatıp ekliyor: “Ben sana kapıyı açarım ama sen kapıyı gösterme zahmetine gir, şans bile kapıyı açarsan içeri gelir “
Artık gençlerin dünyasındayız diyor Leyla Alaton. Yaratıcılığın önemine, gençlerin düşünebildikleri tüm çılgınlıkları gösterebildikleri, paylaşabildikleri çok daha adil bir dünyada olduğumuza değiniyor.

“Boğayım, boğayı boynuzlarından tutmak lazım”
Mesleki disiplinlerini sorduğumda, babasından ve Üzeyir Hocasından öğrendiklerini anlatıyor. Böyle çıtası yüksek iki insanın yanında bulunması ona çok şey katmış. Babamdan ne istesem, yazıp çantasının üstüne koymamı isterdi, şimdi ben de öyle yapıyorum çocuklarıma, her şeyi yazıyorum diyor. “Ertelemezsen birikmez” Hiçbir şeyi ertelemediğinin de altını çiziyor.
“Boğayım, boğayı boynuzlarından tutmak lazım. Hep b,c planı düşünürüm. Olmadı mı? Next? Dökülmüş mesela süt, onu aynı miktarda geri koyamayacağımıza göre b planı..”
Gençlere tavsiyelerini de almak istiyorum. Üniversitelere konuşmalar yapmaya gittiğinde de değindiği temel noktalar çok önemli. Çok çalışmanın ve sebat etmenin hep faydasını gördüğünü belirtiyor. Bir cv değerlendirecek olsanız nelere dikkat edersiniz dediğimde “Öncelikle staj çok önemli diyor. Mutlaka yaz tatilinde çalışılmalı. Sevdiğiniz bir meslekle ilgili mutlaka çalışmalısınız. Ne kadar sevdiğini anlamak için de. Sadece o havayı koklamak için bile yapmak lazım. Kim kaçta geliyor, kim ne yapıyor sadece ofisin atmosferini koklamak yeter. “ Stajyerlikte bir patronunuzdan alacağınız e-mail adresinin bile şansınızı yaratmak için fırsat olduğunu, kahvesini getiren bir çocuğun bile e-mailine cevap verip ona fikir desteği sağladığını söylüyor.

“Kadın kendisiyle barıştı”
“Ben inanılmaz derecede ümitliyim. Hukuk okuyan yüz öğrenciden sekseni kadın. Hukuk gibi detay geretiren mesleklerde kadınlar çok çok iyi.”
Eğer Leyla Alaton’un Ted konuşmasını izlerseniz sadece “Kadın Uyandı” adlı konuşmasıyla bile bu konudaki doğru tespitlerini görebilirsiniz. Herkesin kendi başının çaresine baktığı yeni dünya düzeninde, kadının kendini yeni bir çerçeveye aldığını ve Türkiye’de kadınların iş hayatında artık daha çok yer aldığını anlatıyor. Evliliğin ertelenebildiği, çocuk yapmanın şart olmadığı, anne baba baskısının azaldığı bu zamanlarda çalışmayan bir kadın gördüğümde “ Bu kadının nesi var, diye düşünüyorum. “ diyor.
Leyla Alaton’un iş dünyasında birbirinin kuyusunu kazan, birbirini kıskanan kadınların artık geçmişte kalmasını ve birbirine güvenen kadınların iş dünyasında birlikteliğini, birbirlerini sabote etmemelerini savunan “kızkardeşlik modeli” var. Bu modelin örneklerini artık sıkça gördüğünü paylaşıyor ve dikkat çekiyor:
“Erkeklerde gizli bir hiyerarşi vardır kimse kimsenin ayağına basmaz herkes yerini bilir. Bizde de artık böyle olmalı kendi kendimize savaşmamalıyız.”

“Evlilik çift kaymaklı ekmek kadayıfı”
Boşanmış bir kadın Leyla Alaton. İki erkek çocuğu var ve onların hayatındaki en büyük sınav olduğunu söylüyor. Kariyeri önemli bir noktadaki bir kadın için evlilik önemli bir karar. Başından bir evlilik geçmiş bir kadın olarak evlilik ve kariyer ilişkisini yorumlamasını istedim. “Ben evliliğe kesinlikle karşı değilim. Doğru kişiyle evlenirsen. Onu ne zaman anlıyorsun? Hayatının sonunda. Onun için problem orda. En güvendiğin insanla beraber en değerli varlını yapıyorsun adı çocuk evini paranı pulunu hayatını paylaşıp üstüne bir de seks yapıyorsun. Çift kaymaklı ekmek kadayıfı. “
Dengenin sağlanabilmesi için evliliğe girerken eşit başlamanın önemli olduğunu söylüyor ve kadının kendi seçimlerini yapabilmesi için ekonomik özgürlüğünün olmasının neden bu kadar çok üstünde durduğunu hatırlatıyor.
“Evliliğe girerken eşit başlamak önemli. O zaman sen de çocuk olunca benim Singapur!da satış bayisi bilmem ne toplantım var. Bu hafta sen idare edeceksin çocuğu olacak.Ben böyle bir eşitlikten, böyle güzel bir aileden bahsediyorum. O zaman çocuk anne babayı eşit görür dışarıda kadınları dışlamaz, hepsi birbirine bağlı bunların.”
Çocuk sahibi olmakla çok daha yumuşak, çok daha anlayışlı, çok daha insan olduğunu ve çocuklarına öğretirken öğrendiğini anlatıyor. “Çok iyi bir tımar şekli. Tımar ediyor insanoğlunu çocuk sahibi olmak.”

“Ben olsaydım beni takip ederdim”
Bir gününün nasıl geçtiğini soruyorum. 6.30-7.00 gibi kalktığını ve çocuğunu okula bıraktıktan sonra yürüyüşünü yapıp ofise geldiğini söylüyor. Erken kalkmanın önemli bir disiplin olduğunun altını çiziyor.
Sosyal medyayı da iyi kullanan bir isim Leyla Alaton ve sosyal medyanın bizi çok oyaladığını ama sevdiğini söylüyor. “Sosyal medyadan dolayı hayatımız çok değişti. Türkiyede en çok gördüğüm şey önyargılı olmamız. Onlara soft bir bakış açısı göstermeye çalışıyorum. Birgün yardımcım Hülya Hanım’a ben olsaydım beni takip ederdim, dedim. İyi şeyler paylaşmaya çalışıyorum. “
Yahudi bir baba ve Protestanlıktan evliliği için Yahudiliğe geçmiş bir annenin kızı olduğu için inanç yapısını da merak ediyorum.
“Din misyonum olmadı bunun eksikliğini hissetmiyorum. Bütün problemlerin bundan dolayı çıktığını düşünüyorum. Dinin önemsizleşmesi gerektiğini düşündüğüm bir dünyadayım. Üzülüyorum dinin sadece önemsendiği bir dünyaya gitmekte olduğumuza tam tersi olması gerekirken bukadar teknoloji varken bu kadar dünya şeffaflaşmışken nasıl bu kadar din adına insanlar bu kadar manipüle edilebiliyor bunu şaşkınlıkla görüyorum ve üzücü olduğunu düşünüyorum. Herkesin kendi inançları olması ve ona göre yaşaması gerektiğini düşünüyorum.”

“Darüşşafaka’ya yatır paranı geleyim”
Bunca konuşmanın üstüne, ne besliyor bu kadını gerçekten diye düşünüyorum. ” Çok önemli etrafında doğru kişilerin olması. Akıllı pozitif yapıcı ileriye götüren insanlarla takılın. Down eden b.ktan parazitlerle olmayın. Bunu ayırt etmeyi bu yaşta anlıyorsun. Beni öğretmek besliyor. Manevi olarak tatmin ediyor. Şirketlerden konuşmaya çağırıyorlar beni. Darüşşafakaya yatır paranı kızların okuması için, geleyim diyorum. Vakıf dernek değilse para versin istiyorum. Para verilmeyen şeyin değeri yok.”
Değerli tüm cümlelerinden sonra, hayatınızdan memnun musunuz diyorum son olarak, gülümseyerek yanıtlıyor,
“Gittikçe daha memnunum, gittikçe.. “

*Röportaj 10sayfa dergisi Ekim sayısında yayınlanmıştır.

İsmail Saymaz

ismail saymaz

“BİR İNSANI ASKERE ALMAK KADAR ZORDUR HABER YAPMAK”

2012 yılından bu yana 1070 askerin intihar ettiğini biliyor muydun? 2009 yılında İstanbul Emniyeti’nin Marmara Bölgesi e-maillerine erişim yetkisi aldığını? Ali İsmail Korkmaz, hayata dönüş operasyonu ve daha niceleri… Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 100 basın kahramanı ödülünü de vitrinine ekledi. 20’ye yakın dava, 7 kitap ve kalbi güçlü atan bir gazeteci; İsmail Saymaz!

ODTÜ, sinema, park, şehir eylemleri.. Özellikle geziyi baz alırsak sizce yeni neslin kendi değerlerini göstermesi miydi? Öyleyse bu yeterli miydi ? Yoksa Gezi’ye yetmez ama evet mi dersiniz?

Gezi parkı ve gezi parkının artçı eylemliklerin temel karakteristiği şu; çoğunlukla Türkiye’nin orta sınıfı diyebileceğimiz, bir ölçüde kalburüstü ailelerinin çocukları ya da kendilerinin yoğunla destek verdikleri eylemlerdir bunlar. Bunlar şehirli eylemlerdir. Tam anlamıyla burjuva eylemleridir.
Bu kuşağın kendisini temsil etme olasılıkları tıkandı; aslında sokağa çıkmalarının en önemli özelliği bu. Yani eski kuşak partilerin hantal yapıları bu kuşağın kendisini ifade etmesinde engel oluşturuyor. O partilerde olsalar dahi itirazları mecliste karşılık bulmuyor çünkü bu partilerin herhangi bir muhalefet etme yeterlilikleri kalmadı. Derneğe, sendikaya, demokratik bir örgüte üye olsalar, bunun da tehlikeli hale geldiği bir süreçten geçtik. Dolayısıyla bu kuşağın örgütlenmeye yönelmesi de çok güç.
Bütün siyasal temsil olanakları tıkandığında, yapacakları tek şey doğrudan demokrasidir yani sokağa çıkmaktır. Eğer bir başkasının kendisini temsil etme olanağı kalmamışsa, kendi kendilerini temsil etmektir, o da Gezi Parkıdır. İnsanların kendi kendini temsil ettiği bir yerdir.
Gezi Parkı’nın bir kitle tarafından uzun soluklu olmadığı yönünde okunmasının sebebi de bu kuşağın eylemliliğini anlamamaktır. Bu kuşağın eylemi zaten buydu. Gezi Parkı’nı uzun soluklu hale getirecek bir örgüt olmadığı için sokaktan çekilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Fakat Gezi Parkı, bu kuşağın kendisini dönüştürerek bulunduğu her noktada, bilgisayar başında, sokakta, evde eylemlerini sürdürmesiyle devam edecek. O, kendi temsiliyetini başka biçimlerde var edecek.

Polis şiddeti üzerinde durduğunuz konulardan biri. Kırsalda jandarma ya da şehirde polise yardımcı olan güvenlik birimleri de şiddet kapsamında mıdır? Resmi şiddette güvenliğimiz ne kadar?

Gezi Parkı’nın merkezini oluşturan kuşağa göre devlet şiddeti aslında çok uzakta olup biten bir şeydi. Bu yüzden gezi parkı döneminde devlet şiddetiyle karşılaştıklarında işte bu denli yoğun tepki gösterdiler. “Biz bu ülkenin yurttaşlarıyız ve bu şiddet neden” dediler. Oysa onların karşılaştığı polis copu, atılan biber gazı aslında daha dün kürdün mağdur olduğu, çingenenin başına inen, yoksulun ensesinde patlayan şiddetti. Dolayısıyla bu kuşağın bu şiddetle karşılaşması sonuçları bakımından olumsuz ama tarihteki rolü bakımından olumlu oldu. Devleti tanıdılar. Yani Yaşar Kemal’in deyimiyle “Allah’ı tanımayan çocuk” meselesi. Allah’ı tanıdı çocuklar, o bakımdan çok isabetli oldu.
Şu doğru; kırda jandarma, şehirde polis ve metropollerde özel güvenlik meselesi toplumu giderek yaşayamaz hale getirdi. Bu kadar güvenlik ihtiyacının açığa çıktığı toplumun neden güvensiz olduğunu bir kere sorgulamak gerekecek. Bu toplumun varlıklı kesimlerini, toplumun diğer kesimlerinden bu denli korumaya iten mesele ne? Bunun üzerine kafa yormak gerekiyor ama şunu biliyoruz, her geçen gün bu toplumun temsil olanakları yitiyor. İktidar karşısında itiraz kabiliyeti köreltilmiş bir toplumun daha fazla susması ve iktidara bağlanması için kendisini güvensiz hissetmesi şeklinde bir manipülasyonla karşı karşıyayız. Toplum, etrafında ne kadar çok hırsız, terörist, tehlikeli ve eli kanlı unsur varsa ondan korkarak aslında huzurun bize kendisi olduğunu yansıtmaya çalışan iktidara bağlanacak. Bir güvenlik manipülasyonuyla, bir terör manipülasyonuyla karşı karşıyayız. Ta kendisi aslında şudur; bugün sokaktan devlete doğru değil devletten topluma doğru bir terör, bir tehdit, bir güvenlik riski vardır ve onun adı da özel güvenliktir, jandarmadır, polistir.
Kişinin yapabileceği sınırlı şeyler var. O şeylerden biri de bu somut ve resmi tehdidi bertaraf edebilmek adına devletin askıya almaya çalıştığı yasal hakların bütününü öğrenmek ve onların etkin biçimde kullanılmasını sağlamaya çalışmak. Bundan başka yapabileceği bir şey yok.

Metropolis belgeselinde yer aldınız. Belgeselde şiddetle ilgili değinilen ana başlıklardan biriydi eşcinseller. Eşcinselleri ezen toplum Bülent Ersoy’a neden böyle bir sevgi duyar? Yaşanılan bu çelişki nasıl çözülebilir?

O derin bir çelişki. Sadece Bülent Ersoy değil, popüler bütün eşcinseller için söz konusu. Şunu pekala biliyorum; 2005-2006 yılında, Tarlabaşı’nın ara sokaklarında, o giderek büyüyen insanların ölümüne yol açan polis şiddeti ilk olarak travestilerin, transeksüellerin bedeninde meşrulaştırıldı. Onları dövmek haktı çünkü. Erkekliğin her hali onlar üzerinden ıspat edildi. Durum böyleyken toplum neden Bülent Ersoy’u sırtında taşır, neden Zeki Müren’i sanat güneşi diye anar, neden Fatih Ürek’i alkışlayarak dinler onu ben de anlayabilmiş değilim. Çok sosyolojik bir vaka diyebilirim. Fakat Bülent Ersoy ve diğerlerinin imgesi, toplumun normalleştirdiği bir imge değil. “Evladın Bülent Ersoy olsun mu” diye sorarsan, “olmasın” diyebilir. Yani onu alkışlamasıyla onu hayatında normalleştirmesi arasında bir uçurum var sanki.

Esas Duruşta Cinayet insanın kanını donduran rakamlar veriyor. Zorunlu askerlik yasası kaldırılırsa yeni bir yasayla her şey düzelir mi?

İlk etapta Türkiye’nin yapması gereken sivil hizmeti getirmek. Yani üniversitelilerin, üniversitesizlerin, okumuşların, ya da okumamışların kabiliyetlerine göre askerlik hizmetinin silah altında mı değil mi buna karar verebildikleri mekanizmanın acilen oluşturulması gerekir. Ben örneğin, üniversitenin gazetecilik bölümünde okumuş biri olarak silah altına alınmak istemeyip kendi kabiliyetlerime göre bir yerde istihdam edilmeyi isteyebilirim. Bu hakkın tanınması gerekiyor. Türkiye söz verdiği halde bunu yerine getirmiyor.
Orta vadede zorunlu askerliğin kaldırılması gerekiyor. Askerde meydana gelen kuşkulu ölümlerin önemli bir bölümü genç mehmetçiklerin ruh halleri, ekonomik ve sosyal pozisyonları incelenmeden, onlarla ilgili detaylı envanterler hazırlanmadan, gelişigüzel alınmalarıyla başlıyor zaten. Bu cinayetlerin hepsi askere alınırken başlıyor. Bunlar arasında çokça psikolojik sorun sahibi genç var. Bunların önemli bir bölümünün askerde onurlarıyla oynanıyor ve değersizleştiriliyorlar. On sekiz ay içerisinde “tokat yemeden döndüm” diyebilen asker yok neredeyse. Durum bu olunca askerde gösterebilecekleri tek tepki ellerindeki silahla kendilerini vurmak oluyor.
Askeri hiyerarşi insanı o kadar askeri mühimmat olarak gören bir yapı ki, kendilerine temsil edilmiş, emri altındaki genç mehmetçiklerin hayatlarını bir ölçüde umursamayan bir mekanizma oluşturulmuş durumda. Zorunlu askerliğin kendisi şiddetin zemini. O şiddet zemini kaldırıldıktan sonra vaziyeti daha şeffaf biçimde görebiliriz. Bunu izleyecek mesele de askeri hizmetlerin tamamının TBMM’nin denetimine ve sivillerin kontrolüne açılması olmalı. Meclis her partiden delegelerle düzenli bir heyet oluşturarak birlikleri gezdirilmeli ve buradaki şiddet vakalarını ele alabilmeli, inceleyebilmeli, gerektiğinde hesap sorabilmeli.

TSK’dan olumsuz bir tepki aldınız mı?

Enteresandır, olumlu tepki aldım. Bir arkadaşım genel kurmayda yetkili biriyle görüştüğünü ve bu yetkilinin kitabımla ilgili “biz onu çok önemsiyoruz, hatalarımızı görmek bakımından faydalı oldu” dediğini bana aktardı. Yakın zamanda eski genel kurmay istihbarat daire başkanı emekli tümgeneral ve balyoz davası sanıklarından orgeneral Ahmet Yavuz’la buluştuk. Kendisi kitabımı okumuş ve notlar çıkarmıştı. Her ne kadar ayrıldığımız noktalar olsa bile kendisi bir asker gözüyle çok eleştirel, çok demokratik öneriler getirdi.
Polis şiddeti üzerine, işkenceye daha detaylı ve dayanıklı bir bakış getirmek için yazdığım Sıfır Tolerans ile kıyaslıyorum. O kitapta yer alan işkence haberlerim nedeniyle neredeyse polisler tarafından tutuklanmanın eşiğine gelmiştim. Polislerin bir kan davası haline getirdiği bir kitabım var, buna karşın bir de askerlerin “aslında hatalarımızı görmek anlamında olumlu” dediği. İkisi de aslında benzer içerikli kitaplar. Dolayısıyla kamudaki iki gücün, iki güvenlik sınıfının meseleye bakışının nasıl olduğunu ortaya koymak bakımından çok önemliydi.

Muhsin Yazıcıoğlu ve BBP ile ilgili yorumlarınız ardından bir karalama kampanyasına maruz kaldınız. BBP’yi bir tehlike olarak görmediniz mi?

Gördüm; hem BBP’yi hem ona bağlı Alperen Ocaklarını. Her türlü spekülatif, her türlü manipülatif eylem içerisinde yer alabileceklerini, bu bakımdan riskli bir gurup olduklarını düşünüyorum. Hatta ülkü ocaklarından daha riskli olduklarını düşünüyorum. Ancak onların riskli olması benim görüşlerimden sakınacağım anlamına gelmiyor. Ben bu görüşlere sahibim ve görüşlerimden hiç geri adım atmadım. Benim hakkımda şikayetçi oldular, suç duyurusunda bulundular ama ondan da sonuç elde edemediler. Keşke BBP’den çağırsalardı ve bu görüşlerimi yüzyüze dinleme imkanları olsaydı.
Twitter’da karalama kampanyası yapıldığında hakımda on iki saat içerisinde yirmi bin twit atıldı ve bunların büyük bölümü tehdit içerikliydi. O günlerde arkama bakarak gezdiğimi hatırlıyorum. Kampanyanın sivil olduğunu düşünmüyorum. İçlerinden birisi benim üç yıl önce ne kadar maaş aldığımı yazmıştı ve bu bilgiye sıradan biri sahip olamazdı. Bu bakımdan kampanyanın aslında resmi bir karalama kampanyası olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarınızı yazarken hiç “başım belaya girer mi” dediniz mi?

İlk bir iki kitabımda oldu o. Mesela Erzincan davasını anlattığım Postmodern Cihat benim ilk kitabımdır. İlhan Cihaner’in Gülen cemaatini soruşturduğu için Ergenekon’dan tutuklandığı süreci anlatır. Mesela o kitabı yazarken ve yazdıktan sonra hakkımda 8 dava açıldı, bilgisayarıma Amerika’dan girildi, bilgisayarıma kitaplar eklendi ve garip garip şeyler oldu. O süreç riskli, tedirgin edici bir süreçti. Ben Hanefi Avcı’nın yargılandığı Devrimci Karargah davasını Hanefi Yoldaş adıyla yazmıştım. O günlerde de tutuklanabileceğimi söylemişlerdi.

Hakkınızda yirmiye yakın dava var. Diğer bir taraftan korkunç gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. Alıştınız mı? Ruh sağlığınızı nasıl koruyorsunuz?

Birincisi, ben gazeteciyim ve meseleye profesyonel bakıyorum. “Her acıya duyarsızlaştım” dediğim zannedilmesin, kastım o değil. Ben profesyonel bir iş yapıyorum ve bu iş duygusallığı kaldırmaz. Doğruyu bulmak için de duygusallığı bir kenara koymak zorundayız. Her mağdurun her söylediği doğrudur anlamına gelmez, bunun için somut belgeler ve bulgular gerekir. Ben işkence haberi için bile kişinin dövüldüm demesini yeterli gören biri değilim. Sağlık raporu alırım, ifadesini alırım, önce savcılığa gitmesini beklerim. Bir insanı askere almak kadar zordur bizde haber yapmak çünkü karşımızda bizi yalanlamaya hazır devlet güçlerinin olduğunu biliyoruz. Güvenilirliği sağlamak için somut veriler üzerinden haber yapıyoruz. Onun için de duygusallığı bir kenara bırakmak ve bir mesleği icra ettiğimizi bilmek gerekiyor.
İkincisi, duygusallığın ardından korku ya da cesaret gibi bir bağlama da sıkıştırmamak gerekir bunu. Ben mesela korkuyor olabilirim; korkum benim işimi yapmama engel değildir. Cesur olduğum için de yapmıyorum; cesaretle de ilgisi yok. Sadece mesleki bir sorumlulukla açıklayabilirim bu durumu. Yargılanmak, resmi tehditlere maruz kalmak… Bunları artık iş kazası olarak görmeye başladım. Türkiye’de elektrik işçilerinin başına, tersane işçilerinin başına nasıl işin bir doğası olarak kaza gelebiliyorsa gazetecilik de o kadar riskli bir dönemden geçiyor. Kişinin bunlarla yüzyüze gelmesi artık normalleşmiş durumda ve bu da memleketin ayıbı, yapabileceğim bir şey yok.

Küresel anlamda neden haber yapmıyorsunuz?

O da çok önemli bir sorunumuz. Bir kere biz hala mahalliyiz. Bir insan hakları meselesini iki üç ülke üzerinden okuyamıyoruz. Örneğin insan kaçakçılığı meselesi. Bu meseleye çalışmak için Bangladeş’ten başlayıp İtalya’ya kadar ölçeği geniş tutabilecek bir gazetecilik altyapısı, entelektüel birikim, dil bilgisi gerekiyor. Belli ülkelerdeki metinleri doğrudan okuyabilmek, bu ülkelerin siyasi ve kamu tasarrufu bilgisine sahip olmak durumundayız. Bu donanımlarımız eksik; insan malzemesi bakımından da, gazetecilik hamuru bakımından da eksiğiz. Bu yüzden küresel çapta bir gazeteciliği icra edemiyoruz.
Mesleğimizde bunu yapabilen tek kişi Uğur Mumcu’ydu. Fransızca biliyordu kendisi ve silah kaçakçılığı meselesini, Abdi İpekçi cinayetini, papa suikastini incelerken meseleyi Türkiye’den alıp Porsika Adası’na, sonra avrupadaki Çekoslavakya’ya, oradan Belçika’ya sonra başkaca Avrupa ülkelerine götürebilen, bu coğrafyayı gezebilen ve bunun üstüne kitap yazabilen ender gazetecilerden biri. Biz henüz o çapta bir gazetecilik profiline sahip değiliz.

Sırada bizi ne bekliyor? Arşiv çalışması yaptığınız bir kitap var mı?

Önümüzdeki yıl için Gezi Parkı’ndaki ölümler ve yaralanmalarla ilgili bir kitap hazırlığındayım. İnsanların “2013 Haziran’ı ve sonrasında ne oldu” diye bir zaman sonra dönüp bakacakları bir kitabın ellerinin altında bulunması gerektiğini düşünüyorum.

*Röportaj 10sayfa dergisi eylül sayısında yayınlanmıştır.