Emre Bağce

 

“ETEĞİNDE HER ZAMAN GÜZELLİKLER EKECEK TOHUMLAR OLMALI İNSANIN”

 

“Dünyayı güzellik kurtaracak” diyenlerden Prof. Dr. Emre Bağce. Güzel kelimelerle, güzel düşüncelerle, iyiliğin nasıl yayıldığını hatırlatıyor hepimize. Küçük adımlarla daha güzel bir dünya inşa edebileceğimizi birçok yönden anlattığı bu sohbet, akademisyen olmanın ne demek olduğunun da bir kanıtı olsa gerek..

 

Dünyadaki 193 ülkenin yönetim şekillerini basın özgürlüğünden, sağlık hizmetlerine, gelir dağılımından demokrasiye farklı başlıklarda incelediğiniz Parlamenter Sistem mi? Başkanlık mı? adlı bir çalışma yayınladınız.

 Twitter’da bu çalışma öncesi paylaşığınız 63 madde de vardı. Partiler birbirini yemeye akademisyenler evet hayır listelerine imza atmaya odaklanmışken; ‘Neye evet neye hayır? Bu değişiklik bize ne getiriyor?’ sorularına odaklandınız. 

Doğru soruları sormak, doğru cevapları almak kadar önemli değil mi? 

Topluma baktığımız zaman taraflaşarak bakıyor insanlar. Bir arada yaşama koşullarımızı, ortamlarımızı değerlendirirken; karşıtlık, çatışma, kutuplaşma, dışlama süreçleri karşımıza geliyor. Böyle bir ortam, aslında toplumsal koşullarımızın çok nitelikli olmadığını bize gösteriyor. Bunu nasıl aşabiliriz? İnsanların birbirini daha fazla itham ederek, birbirine gerçekçi olmayan şekilde ve her ne olursa olsun kazanmak uğruna hareket ettiği yol dışında başka bir yol takip etmek lazım. Sadece bugüne ait değil, dünya tarihinde de her zaman karşımıza çıkıyor. Antik dönemlere Yunan dünyasına bakıyoruz; sofistler var mesela. Tartışma ne? Birileri bilgiyi daha araçsal olarak, kullanılan bir şey olarak veya kendi menfaati için evirip çevrilmesi gereken bir şey olarak tarif ediyor, birileri de; herkesin menfaatine göre bir şey olarak tarif ediyor.. İnsanlar bu kitabı hazırladığım dönemdeki tartışmalarda da çok taraflı bir şekilde bakıyorlardı. Nerden bakarlarsa baksınlar, teorik olarak da somut örnekler anlamında da bilgilendirici, doyurucu şekilde bir tartışma yürütülmüyor. Ne pahasına olursa olsun kazanmak uğruna tartışmalar yürütülüyor gibiydi. Bir, iki, beş ülke değil tüm ülkeleri ele alalım; o ülkeleri önce tasnif edelim; yönetim sistemlerine göre hangileri parlamenterdir hangileri başkanlıktır diyelim. Sonra da onları ortak ölçülere göre -ki uluslararası ölçekleri özellikle ele almıştım- mesela basın özgürlüğüyle, hukukun üstünlüğüyle, demokrasiyle, gelir dağılımıyla ilgili endeksler gibi, koşulları nedir fotoğraf çekelim ama ayrım yapmadan tüm ülkeleri ele alalım istedim. Dolayısıyla bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Bizim toplum olarak da bilgiye ihtiyacımız var. Ne kadar doğru bilgi olursa o kadar insanlar doğru karar verirler. Böyle bir bakış açısıyla hazırlamıştım.

 

Katıldığınız programlarda da ‘sistem tanımlaması eksikliğinin altını çizdiniz. Bizim izlediğimiz tartışma programları horoz dövüşünden öteye gitmeyen bir tavırda ve nefret söylemleriyle ilerliyordu. Bu negatiflikler içinde (sizin için yapılan bir tanımla birlikte sormak isterim) erdemli bir insan olarak ve doğru üslupla siyaset mümkün mü?

Tabii, kesinlikle ve en çok ihtiyaç duyduğumuz şey bu. Sadece siyaset yapmak değil; akademisyenlerin de öyle akademisyen olması lazım ya da toplumun her kesiminde farklı mesleklerin her birinin benzer şekilde bakmaya ihtiyacı var. Bunun yolu da şudur: Aynı görüşte olması gerekmez insanların. Fakat yöntemler konusunda ortaklıklar aranır. Yöntemler de tutarlılıkları, geçerlilikleri açısından karşılaştırılabilir. Aynı sayılar gibi düşünelim. Doğal sayılar derken bir kümeden tam sayılar derken daha farklı bir kümeden bahsederiz. Aslında sayı sisteminin alt kümeleridir bunlar. Fakat bazılarının daha karmaşık olduğunu da görürüz. Bazıları daha basit kalır. Dolayısıyla insanlar birbirleriyle konuşacakları dil üzerinde uzlaşabilirler. Görüşlerde uzlaşmayabilirler ama dil üzerinde, söylem üzerinde, ahlaki temel, etik ilkeler üzerinde uzlaşabilirler. Buna çok ihtiyacımız var. Eğer bunu sağlayabilirsek toplum olarak hakikaten hem daha barış içerisinde daha kardeşçe hoşgörü ortamı içerisinde daha nitelikli refah içinde yaşama koşullarına kavuşuruz. Hem dünyada daha saygın bir toplum oluruz hem de bütün insanlığa daha fazla katkı sağlarız. Bunları birbirinden ayırmamak lazım. Dolayısıyla bunun yolu da karşıtlıklardan, düşmanlıklardan ziyade farklılıklarla birlikte birarada yaşayabilecek bir bakışa ihtiyacımız var. Çoğulcu bir bakışa ihtiyacımız var. Sayılarla ölçülmüyor biliyorsunuz doğru dediğimiz şey.

 

Geçmişe bakınca biz ders alma işini de pek beceremiyoruz galiba. Bugün bizim adımıza karar veren tüm yöneticilere bakınca kaçı Platon’un devletini okumuştur? Belki de o meşhur “mağara metaforunda olduğumuzu anlamak için.. Oysa konuşmalar dalaşmadan ibaret. Bunu nasıl aşacağız?

Biliyorsunuz konuşarak aslında bir taraftan kendimizi ifade ederiz. Konuşmak sözlü bir iletişim biçimidir. Yazıyla bunu ifade edebiliriz. Jest mimiklerimizle de ifade edebiliriz. İletişimi değerlendirdiğimiz zaman, mesela konuşmaya dair sanatlardan bahsedilir .Eski dönemlerde de bugün de aynısı geçerlidir. Bir tanesi retorik veya hitabet sanatı olarak geçer yani güzel konuşma sanatıdır. Diğeri diyalektik, biri de eristik olarak geçer. Yani her ne pahasına olursa olsun gerçeği çarpıtarak kazanma üzerine konuşma yapmak.

 

İdeoloji kelimesine de yakın..

Tabii, çok yakın. Gerçeğin çarpık görülmesi, anlatılması.. İşin içine menfaatler de giriyor. Kişisel çıkarı için aslında hakikati çarpıtan konuşma biçimi. Ne oluyor mesela o dönemlerde; karşısındakine üstünlük sağlamak, haklı çıkmak ya da ona karşı üstün pozisyona çıkmak için bazen öyle tartışmalara girmişler ki kendisinin veya karşısındakinin annesinin falanca kişi değil köpek olduğunu, babasının köpekten geldiğini söylemek gibi safsatalar çıkmış. Öyle bir tartışma yöntemi ki bütünüyle amacı ne olursa olsun kazanmaya odaklanıyor. Fakat diyalektik dediğimiz yöntem, tarihsel yöntem içinde de topluma yönelik de kullandığımız diyalektik kelimesi, dil alanındaki diyalekt de aynı yerden geliyor. Aslında esas itibariyle diyalog da oradan geliyor. Karşıtlıktan ziyade iki tarafın bir araya gelerek birbirlerini etkiledikleri bir sürece işaret ediyor. Bu ne demektir harf olarak düşünürsek a ile b bir işlem gerçekleştiriyor kendi aralarında; çıkan sonuç a veya b olmuyor; c oluyor. Her bir taraf oradan bir şeyler öğrenerek çıkıyor. Söyleşi de böyledir; söyleşinin bir amacı yoktur kendisi bizzat kıymetlidir. Konuşursunuz, sohbet edersiniz bir amacı gerçekleştirmek veya kazanmak için konuşmazsınız; dertleşirsiniz, ifade edersiniz, anlarsınız, paylaşırsınız. Konuşma biçimleri içerisinde en değerli olanı o yüzden belki de söyleşidir. Her ne pahasına olursa olsun kazanmak değil beraberce kazanmak, daha iyiyi bulmak, ortak doğruyu bulmak önemlidir. Sadece insanlar için değil çevre için, diğer canlılar için yaşam koşullarını daha iyileştirecek şekilde hareket etmek gerekli. Çatışmacı söyleme ne kadar yaklaşılırsa o kadar birbirimizden uzaklaştığımızı görürüz.

 

Bizim bugün kendi inançlarımızı kabul ettirmek uğruna inadımız, diretmemiz belki de ters işliyor. O karanlıktaki gözlere ışığı biranda tuttuğumuz için ve sabretmediğimiz için mi kaybediyoruz?

Evet  bu da yine kültürle alakalı. Biz kültür sadece insanlara ait diye düşünüyoruz. Bir tarafıyla doğrudur; teknoloji kısmıyla değerlendirdiğimiz zaman özellikle çok şey biriktiriyoruz uygarlığın parçası olarak. Fakat diğer canlılarda da bunu gözlemliyoruz. Mesela bir bitki tohumunu düşünelim. Toprağa düştükten sonra kendi süreçlerini tamamlıyor; kabuğunu çatlatıyor, toprakla buluşup kök salmaya başlıyor, kök saldıkça yukarı doğru yapraklarını, çiçeklerini salmaya başlıyor. Belli bir süre içerisinde her şey oluyor. İnsan ömrü de böyle. Ya da martılara bakınca; yeni yavruları çıktı. Sesleri geliyor çatılardan. Onlarda da anne babaları yavruları koruyorlar ve eğitiyorlar. Sonra yuvadan uçuruyorlar. Toplumda öyle; sosyalizasyon dediğimiz toplumsallaşma dediğimiz şey de çok kıymetli. Biranda biten bir şey değil. Öğretmenlik de bu noktada anlamlıdır. Bir hocam yıllar öncesinde söylemişti; üniversiteye yardımcı doçent olarak başladığım zamanlarda konuşuyorduk. “Nasıl gidiyor, ne yapıyorsun?” demişti. Ben de heyecanlıydım fakat çok yorulduğumu söylemiştim. Şikayet etmiştim aslında.  “Emre, neden öğretmenler muma benzetilir?” dedi. Ben de tipik bildiğimiz cümle, acelecilikle “Hocam etraflarına bir şeyler katarlar, ışık verirler falan..” diye cevapladım.  “O doğru ama yeterli değil” dedi.” Aslında bunu yaparken kendilerini eritirler, o yüzden muma benzetirler.” dedi. Hayatımız da öyle. Toplumda birbirimize kattıklarımız kadar var oluyoruz aslında. O kadar değer üretiyoruz. Fakat şöyle bir problemle karşılaşıyoruz; üretmeksizin bir şeyler elde etmeye çalıştığı zaman insan hem kendisine bir şeyler kaybettiriyor hem başkasına. Bu kültürümüzün bir parçası haline gelirse de, o zaman işte toplumun toplum olmaktan çıktığını görüyoruz. Bizler sadece maddi ihtiyaçlarımız için üretim yapmıyoruz ki. Kitap yazan bir insanı düşünelim, bilim üreten bir insanı düşünelim sadece maddi bir karşılık için mi yapıyor bunu? Hayır, ruh dünyasını açığa koyuyor. Topluma dair bir şey söylüyor. Sanat sadece toplumu konu almıyor ki, toplumun içinde bulunduğu çevreyi de konu alıyor. Tabiatı da konu alıyor, diğer canlıların dili oluyor bir yerde. Onun için kıymetli bir şey aslında. Bizim anlam dünyamızı inşa ediyor. Daha çok bunlara ihtiyacımız var gibi gözüküyor..

 

 

Tolstoy’un dediği gibi.. Herkes insanlığı değiştirmeyi düşünür ama hiç kimse önce kendini değiştirmeyi düşünmez..  Belki de burdan başlamak gerekiyor değil mi?

Şöyle bir soru da sorabiliriz kendimize “İnsanlığı değiştirerek mi insanı kurtarabiliriz, insanı değiştirerek mi insanlığı kurtarabiliriz?” Aslında bunlar birbirinin karşıtı değil.

Küçük insani adımlarla belki de.. 

Tabii, beraberce.. İkisini yok saymadan, ikisini birbirinin karşısına dikmeden bir bakışa ihtiyacımız oluyor. O zaman çok farklı ürünler, eserler yapmak mümkün olabiliyor.

 

Güzel kelimeler” kitabı..Siz “güzel kelimelerle ölçün izlediğiniz filmlerin, dizilerin kıymetini.. Kitapların, gazetelerin yazdıklarını, yöneticilerin konuşmalarını, sözlerini” diyorsunuz. Nefret söylemlerimizi hatta kendimize nefret söylemlerimizi de düşününce.. Bir Star Wars serisini düşününce bile,  kötü karakterle bir bağ kurup onu büyütüyoruz. Belki de burda sağlıksız bir şey var. 

Evet, kendi adıma da şöyle söyleyeyim; zaman zaman unutuyoruz aslında. İnsan, unutan bir varlıktır aslında. Onun için dönüp dönüp hatırlatmaya, eğitime, kültüre ihtiyacımız var aslında. O yüzden tarih bilincini yeniden yeniden oluşturmaya çalışıyoruz. Kötülük ve iyilik dediğimiz şeyler yayılan varlıklar aslında. Salgın halini alabiliyorlar. Biri yok edici belki, öldürücü olarak karşımıza çıkabilir. Diğeriyse daha vareden, değer üreten bir şey olarak. Bunların araçları nedir dediğimiz zaman; her şey. Düşüncelerimiz, ifadelerimiz, kelimelerimiz.. Kelimeler bunun için çok önemli. Birine kırk defa deli denirse delirir derler ya. Aynı şekilde onore eden, güzel hitaplarımız söz konusu olsa tüm alanlarımızda, bambaşka bir şey karşımıza çıkabilir. Beslenmeyle ilgili de bunu söylerler; “insan, yediği şeylerin toplamıdır.” diye. “İnsan konuştuğu kelimelerin bir toplamıdır.” diyebiliriz. Böyle baktığımız zaman daha seçici olmayı öğreniyoruz. Konuşmayı değil bazen susmayı, susmanın erdemli olduğu zamanı öğreniyoruz. Sadece insanları susturmak anlamında söylemiyorum;

Yerinde susmak..

Yerinde susmak; bir başka insanın konuşması için susmak.. Konuşamamış bir insanın konuşması için susmak ya da konuşmak.. Bunları birbirimize hatırlatmaya çok ihtiyacımız var.

 

O kadar yerleşmiş hayvan benzetmelerimiz var ki. Korkunç bir dil.

İnsanlık adına utanç duyacağımız bir şey. Ahlaki değil bir kere. İnsanları aşağılamak için hayvanları aşağılıyoruz. Bunu yaptığımız sürece en sonunda da hayvanlara işkence eder hale dönüyoruz. Çünkü değersizleştiriyoruz onları kötü nitelerken. Sözlüklerimizi bu açıdan gözden geçirmemiz lazım. Biz zannediyoruz ki sözlüklerimiz bize tam olarak kelimelerin anlamlarını verirler; hayır. Sözlükler de toplumun kültürünü gösteriyor.

 

Tdk’da da böyle tanımlar var.

Tabii, ansiklopediler de öyledir. Çok önemli bilgi kaynaklarıdır fakat bu gözle onlara bakmamız lazım. Hatta bakın Yunus Emre’nin “Söz Ola”sına. Anlamını bile değiştiriyoruz, farkına varmıyoruz. Güzel söze sadece kompliman olarak değil yüzeysel ifade olarak değil, gerçekten ihtiyacımız var. Güzel sözün etkisi varlıklar üzerinde muazzam etkiye sahip gözüküyor. Dini kaynaklarda da öyledir. Kötü sözlerle alakalı şunu kullanın denmez. Biz bunları pek değerlendiremiyoruz. İnsanlar birbirini itham ediyor, yargılıyor. İdeoloji adına, din adına, mezhep adına, etnik köken adına bunu yapabiliyorlar. Evrensel hakikatler var. İnsanları böyle sorgulayamayız. Bir martıya neden martısın diye sorabilir miyiz? İrrasyoneldir, ahlaken de ayıptır yani. Bu anlamda kelimeleri ve varlığı keşfetmeye ihtiyacımız var.

 

Aşık Mahzuni Şerif “gerçeğiyle insan olmak her şeyden ala imiş.. diyor ya. Biz günlük telaşlarımız için de bunları çok çabuk unutuyoruz. O küçük adımları nerden atmaya başlamalı?

Hep söylenir ya eğitim şart diye. Bunu sadece motto slogan olarak değil, gerçekten hatırlatmaya ihtiyacımız var birbirimize. Eğitim kurumlarının yaptığı iş aslında çok büyük ölçüde sosyalizasyondur. Yöntem kazandırmaktır aslında. Her şey eğitimin bir parçası fakat bunu bilerek, farkında olarak hareket edebilirsek; insanları bitki tohumu gibi düşündüğümüzde onu çürütmeden, yok etmeden, kırıp dökmeden, fide halinde; dalını, çiçeğini biçmeden yeşertebilmemiz lazım. Bunun yolu şuradan geçiyor gibi geliyor bana; kim olursa, ne olursa olsun sadece insana değil bütün canlılara, hayatın kendisine kıymet vermek. Bunu yapabilirsek kırmadan konuşabiliriz. Daha özverili çalışmalar yapabiliriz sadece kendimize değil insanlığa katkıda bulunacak şekilde. Sadece iktisadi ihtiyaçlarımızı karşılayacak şekilde değil insanlığa verebileceğimiz kadar potansiyelimizi açığa çıkararak katkı sağlamaya çalışırız. Bunu sağlayan insan sayısı ne kadar fazlalaşırsa, o toplum o kadar mutlu, müreffeh, saygılı olur. Kendisine değer verilmiş ve değer veren ilişki ağları örebilir. Bu da son kertede kültür dediğimiz alana giriyor tekrar tekrar üretiliyor. Kültür sürekli üretilen bir şeydir.

 

Tam tersinde de bizim kendimize yabancılaşmamız devam ediyor. 

Aynen öyle. Daha fazla her alanda üretim yapmaya ihtiyacımız var.

 

Hayatın bir anlamı var mıdır? Varlığın yetkinleşmesinden başka.. diyorsunuz ya siz de. Bu sözün üstüne bir durup düşünmek gerekiyor. 

Gerçekten de öyle. Aristoteles “Bir çam tohumunun nihai amacı nedir? En olgun bir çam ağacı olmaktır.” der. Kendisi olacak tüm potansiyeli gerçek hale getirme hali aslında. İnsan açısından da olgunlaşmış, kemale ermiş bir insan olmak mesela. Hayatın anlamı üzerine düşünmüş, insanlığa katkı sağlamış, güzel işler yapmış, doğru işler yapmış, bir sürü tecrübe biriktirmiş ve insanlarla paylaşmış bir varlık olmak mesela. Başka ne olabilir?

 

 

Biz hep dışarıyı, anne babamızı, arkadaşlarımızı suçlayarak ilerliyoruz ama 

bir şiirinizde “Düşman karşında değil, içinde.. O gördüğün düşman değil, sensin.. Kendi cehennemimiz bu belki de.. ” demişsiniz. Belki de bu yüzden anlam katamıyoruz kendimize. 

 

Özeleştiri ve eleştiri üzerinde durmaya da ihtiyaç var. Biz zannediyoruz ki eleştiri yıkıcı bir şeydir. Halbuki kitap eleştirisi dediğimiz zaman mesela; aslında değerlendirmesidir ve çok kıymetlidir. Sanat eleştirmeni, eserde negatif bir şeyler bulayım diye eleştirmez, o sanat eserini tüm boyutlarıyla değerlendirmeyi amaçlar. Eser ne kadar kıymetliyse o kıymeti açığa çıkarır aslında. Eleştiri kıymet açığa çıkarır. Biz nasıl algılıyoruz? Karşıtlıklar üretiyoruz. Negatif anlamlar yüklüyoruz. Biz kendimizi karşımızdakiyle ikili bir karşıtlık içinde düşünüyoruz. O varsa ben yokum gibi düşmanca bir ilişki biçimi tarif ediyoruz. Halbuki bunu aşmanın yolu özeleştiriden geçer. Özeleştiri bu nedenle eleştirinin ön koşuludur diye düşünürüm ben. Özeleştiride bulunamayan kişi eleştiri hakkı da kazanamaz aslında. O yetkinliğe de ulaşamaz. Karşısındaki kişiyi, ürünü ya da olayı tüm yönleriyle değerlendirme gücüne erişemez. Bu da nedir? Daha çok karalama, olumsuzlama gibi daha yıkıcıdır. Kendisini keşfetmeyen, bunun gerekliliğini anlamayan insan başkasını keşfe çıkabilir mi?

 

Albert Camus “insan ne ise o olmaya yanaşmayan tek yaratıktır.”  diyor ya, belki de burdan kaynaklı 

En büyük problemimiz. Yabancılaşmamızın da en kör noktası gibi gözüküyor orası.Buna ne kadar yakalaşırsak o kadar kendimizle diğer varlığı özdeşleştirmenin kapısı da açılır. Karşımızdakine anlayış göstermenin kapısı da burdan açılabilir. Bir şekilde değer vererek ilerlemek mümkün olur. İnsanları olumsuz nitelemek  -ki kelimeler kılıçtan keskindir derler- , itham etmek, hakaret etmek, fiili olarak insanlara saldırganlık yerine ne kadar empatiyi, anlayışı, hoşgörüyü koyarsak o kadar birbirimizi onore ettiğimiz ortamlar inşa edebiliriz.

 

Çok tüketen bir toplumuz ama tüketirken kendimizi de tüketiyoruz. Beğen/Beğenme butonlarına sinik bir yaşam içinde hızlı olmaya çalışırken kaçırdıklarımızın önüne geçebilecek miyiz? Birçok insan yeni bir orta çağ içinde olduğumuzu düşünüyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

Benim görebildiğim yeni olan çok fazla bir şey yok gibi geliyor. Yeni olan teknoloji mesela bunu kabul edelim. Teknoloji toplumları biçimlendiriyor onu da tespit edelim. Fakat şunu gözlemliyoruz; insan bedeni değişmiş mi soralım kendimize. Bazı değişiklikler olabilir ama biyolojik olarak bakınca bugünkü insanla 1000 yıl önceki insan arasında pek bir fark yok aslında. Sosyal ihtiyaçlar anlamında baktığımız zaman da çok büyük farklılıklar yok. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayalım; bin yıl öncesini de açıklayan bir model bugünü de açıklıyor. Maddi ihtiyaçları olan bir varlık insan ama bu bizim hem artı hem eksi yönlerimizi oluşturuyor. Peki ihtiyacımız olan nedir? Maddi fiziki ihtiyaçları geçip sosyal ihtiyaçlar kısmını karşılaşabilmek, daha da üste geçip estetikle, zihinle alakalı kısımlara varmak. Birbirimizi tanıyacağız, onore edeceğiz, toplum tarafından tanınacağız, değer göreceğiz. Bunlar ekmek kadar, su kadar önemlidir. Bunun sayesinde var olduğumuzun farkına varırız, kendimizle, başkasıyla barışmayı öğreniriz, ona saygı göstermeyi, sevmeyi, ilgi göstermeyi, doğru iletişim kurmayı öğreniriz. Bu da yetmiyor. Daha üste çıkmamız gerekiyor. Zihinsel anlamda, felsefi anlamda, kültür anlamında, estetik anlamında, sanat anlamında üretimler yapmamız gerekiyor. Orası da 3. kat oluyor. O 3.kata çıkamazsak, 2. kattan 1. kata doğru geri iniyorsak sorunlarımızın da daha çok olacağını, içice gireceğini bize gösterir. Bunun da yolu nedir? İçinde bulunduğumuz hızlanmış olan ulaşım, iletişim teknolojilerinin -her dönemde böyledir; toplumları kökten etkiler- buna rağmen yüzyüze iletişim kurmayı yeniden değerlendirmemiz lazım. Söyleşi yapacak şekilde insanların biraraya gelmesine ihtiyacımız olduğunu görmemiz lazım. Sanal ortamlar evet ama diğer alanları da üretebilmek gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde biriyle sohbet ederken insanlara televizyon izleme demeli miyiz gibi bir soru çıktı. Bence gençler için de, çocuklar için de televizyon izleme demek bir çözüm getirmeyecektir. Fakat televizyon izlemeden elde etmiş olduğu haz, mutluluk, aidiyet, adına ne dersek diyelim onun daha üstünde bir şey üretmedikçe biz kalıcı çözümler üretemeyiz.

.

 

Dediğiniz çok doğru; Ağ toplumu.. Kapitalist ilişkiler..Teknolojik gelişme diyoruz ama sistemi  de derinleştirmekten başka çok da farklı bir şey vermiyor çünkü biz üretmiyoruz. 

Haklısınız. Yine Antik döneme bakarsak Aristoteles erdemi iki yerde arıyor. 1- Araçların gelişmesi, olgunlaşması. 2- İnsanın yetkinleşmesi. Şuan araçlar insanlardan çok daha hızla yetkinleşiyor. Bizim temel problemimiz bu. İnsan sığlaşıyor, yüzeyselleşiyor. Teknoloji ayrıntılı halde gelişiyor ve insanı denetleyebilecek, gözetleyebilecek, her anını kaydedecek bir biçime dönüşüyor. Bu bizim açımızdan bir kapandır aslında. Bir labirent ortamıdır. Onun içerisine insanı gerçekten olgunlaştırabilecek, kendi insanlığı üzerine dönüp düşünebileceği ortamları üretmek gerekiyor.-yine aynı yere dönüyoruz- insanlar çok az kitap okuyor vs diyebiliriz fakat kültür dediğimiz alana yeniden yeniden yeniden dönmeye ihtiyacımız var. En temel ihtiyacımız olan şey sanat, kültür ve bilimi bu anlamda üretmek.

 

Bahsettiğimiz noktada bizim sektörümüz iletişim önemli bir görev taşıyor.  Kamusal bir faaliyet ve gerçeği bulmak, kamuoyuna sunmak ve- bizim pek yapmadığımız- sonuçlarını takip etme görevi olan gazetecilik.. Elbette ezbere söylediğimiz 4. güç işlevi çok önemli bir payda değil mi? Althusser’in ideolojik aygıt tabirini düşünerek..işlev gören medya,sanat,eğitim, kültür, düşünce, bilim, hukuk.. Aynı şeyi devam ettiriyor. 

Hatta yeniden üretiyor kendisini. Habercilik anlayışında da mesela neden güzel olanı yayacak şekilde yayıncılık yapmıyoruz? Toplumda üretilmiş çok kıymetli şeyleri bulup açığa çıkardığımızı düşünelim. O zaman toplumun o yönü daha görünür, daha dikkat çeker olacaktır. Tam tersi, bu insanlar birbirine nasıl zarar veriyor u da göstermiş olabiliriz.

Elbette bu bir seçim. Yüzlerce haber düşüyor bir haber ajansından.. Hangisini kullanacağınız önemli bir seçimdir.

Tabi..Dolayısıyla o da toplumun istikametini belirleyen şeylerdir. Medyanın sadece denetleme anlamında değil, kamuoyu oluşturma görevi var. Kültüre, sanata, bilime, felsefeye dair bir alan inşası geliştirmemiz gerekiyor. Ne kadar çok geliştirebilirsek o kadar insanlar birbirleriyle didişmeyi bırakırlar. Tüketeceğimizden fazla üretim yapar duruma gelebilirsek biz; kültür de buna dahildir; o zaman birbirimizi yıkmak, yıpratmak yerine daha pozitif bir sahaya doğru ilerleriz.

 

Kişisel vizyonlarımızın da burda büyük bir etkisi var.  Biz kendimize saygı duymayınca, yaptığımız işe de saygı duymuyoruz. İletişim alanında çalışanlar bugün ya masa başı elemanlar ya da sizin de deyiminizle ideologlara dönüşen isimler..  iletişim mezunu olmak da yetmiyor. Bizim burda doldurmamız gereken boşluklar neler? Kendimize ne kazandırabiliriz?

Aslında iletişim o kadar önemli ki, konuştuğumuz haber kısmı, halkla ilişkileri, radyo televizyonu, reklamı vs. bütün sektör anlamında.. Fakat toplum açısından da iletişim aslında ilişkilerin koordine edilmesine dair bir disiplin. Doğru iletişim kurabilen toplumlar doğru, verimli işler yapabilirler. Medya alanında değerlendirdiğimiz zaman, iletişimciler açısından da donanımlı, nitelikli insan olmak nihai amaç değil midir? Bunu her koşulda, ortamda yayan bir rol oynamak önemlidir. Eteğinde her zaman güzellikler ekecek tohumlar olmalı aslında. Nereye giderse gitsin, yolu nerden geçerse geçsin mutlaka geçtiği yerlerde bir iz bırakacaktır. O kişinin, o varlığın ordan geçtiği görülecektir. Ama ekecek tohumumuz yoksa, o zaman çöl ortamında, çölün kumlarının, rüzgarının ya da güneşinin etkisi altında kalan bir varlığa dönüşüp, çoraklaşan bir ortamda varlığını sürdürmeye dönüşür. İletişimci de, siyasetçi de..

 

Biz bunun yerine klavye başında sorumluluklar,  tweet hassasiyetleri gösteriyoruz.  Hastaglerle unutmayacağız dediğimiz Soma’nın 301 kayıp canından birinin adını bilmiyoruz. Belki sorsak kimse 13 Mayıs tarihini bile hatırlamayacak.. Duyarlılık ve insani değerler anlamında da geriye götürüyor mu bizi sosyal medya?

Buna sadece sosyal medya olarak bakmamak lazım gibi geliyor. İnternetin tabii genel bir hızı var; an’ları tüketiyor. İnsanlar anlık olarak giriyor ve kayboluyorlar; o an ne varsa ona göre tepki veriyor insanlar. Twitter’a baktığımız zaman; etiketlere bakıyor insanlar ve aslında zihni çeliniyor o an.

Kendi gündemi yok çünkü.

Aynen öyle. Kendi gündemi olabilirse sosyal medyayı onun için biçimlendirme şansı da olabilir. Bütünüyle biçimlendiremeyebilir ama etkileyebiliriz. En azından daha duyarlı olan insanların o bilgiyi yeniden hatırlamasını sağlayabiliriz. Bunlar önemsiz şeyler değil. O yüzden de dediğiniz gibi, kendisinin bir gündemi olmalı. Hatta kendisi dışındakilerin bir kısmına da konuşmamayı tercih etmeli. Her şeyi konuşmak, her şeye cevap vermek zorunda değiliz. Çünkü kötülük ve iyilik üzerinden yine düşününce kötülüğü konuşmak; iyiliğin yayılmasına yol açmaz. O yüzden kötü olanı duymamak, görmemek, muhatap olmamak da kıymetli. Onun yerine güzel olanı, iyi olanı konuşmak etki uyandıracaktır.

 

Dünyayı güzellik kurtaracak mı?

Umutlu ve mutlu olmak lazım. Başka seçenek yok gibi gözüküyor. (Gülüyor)

 

*Röportaj Lemur Dergi Temmuz sayısında yayınlanmıştır.