Muhsin Akgün

 

‘KONU’YLA SİDİK YARIŞINA GİRMEM

 

O çok sevdiğimiz “hobisini işe dönüştürenlerden” Muhsin Akgün ama bir makine aldı ailem ve yolculuğum başladı gibi bir hikayesi de yok. Herkes fotoğrafı deklanşöre basmak sanıyor; ama onun öncesi de var sonrası da diyor. Biz de o öncesini, sonrasını ve celebrity dediğimiz “konu”larını konuştuk.

 

 Fotoğrafçı olarak hayatına devam etmek bir karar mı bir süreç miydi?

90’larda taşrada şurdan şuraya zıplayabileceğini hissedeceğin bir durum yoktu. O sebeple ailede vizyonel bir durum yoksa, senin elinden tutan ya da yol gösteren birisi yoksa geçmiş olsun yani.. Ben o yüzden söylüyorum; ” ben fotoğrafçı olacağım babam makine aldı geldi” gibi bir hikaye o yüzden yok. Bunun devam etme nedeniyse; geldiğimde ben gazetecilik ya da felsefe okumak istiyordum. Oraları kazanamadığım için yine gazetecilikle bağlantılı bir şey olsun diye Yıldız Teknik Fotoğrafçılık’ı seçtim. Estetik bir ilişkimiz vardı zaten gözle yapabildiğimiz şeylerde. Fotoğraf okurken yine hep plansızdı her şey. Burdan neye uzar neye kısalır bilmeden. Çok da istemediğim bir şeyi yapmadım. Mesela birinin yanında asistan olmak.. Beni birine göndermişlerdi. Gidip on dakika konuştum ve adam sinirimi bozdu. Ben bu işi yapacaksam tek başıma yapacağım dedim.

 

Modaya da hiç eğilmemişsin. Bizde üniversite sonrası moda dünyasına yönelenler çok.. Gazete dünyasına girene kadar koşullarını, tercihlerini neye göre belirledin?

O biraz duruşla alakalı. O dünya hiç cezbetmedi beni. İnsanla çok çalışıyorum okulda  da öyleydi. Mesela yolda o fotoğrafı çekiyorsun. Nasıl çekeceğini yavaş yavaş içinde hissediyorsun. Doğa fotoğrafına da yönelebilirsin, mimariye de, modaya da, performansa da.. Yemek fotoğrafı da çekebilirsin sadece ama ben sevdiğim şeyi yaptım ve bunda da direndim. Hemen bir şey olsun da demedim. Günün birinde oluyorsa olur, ya da olmayacaktır. Bugünleri de hesaplayamazsın. Velhasıl hepsi yolda oldu ama arada senin bu yolda direnmeni ya da sağlam durmanı sağlayan küçük umutlar oldu. Bize de bir sürü teklif geldi ama tercih edip daha kısa yoldan bir yerlere gidebileceğimiz durumlar oldu ama bunlar uzun vadeli şeyler değildi. 5 yıl sefasını sürerdim. 6.yılım yoktu. Çok da girmek istemiyordum ticari işe. Gazetecilik tarafım vardı. Etik kısmını sorguluyordum. Çünkü ticari kısma geçince acaba gazetecilik tarafım etkilenecek mi? Benim fotoğraf tanımım belli. Kimi çekmeye çalışırsam çalışayım en mükemmel şekilde yapmak isterim. Burda seni çeksem ve kimse görmeyecek olsa, hiçbir yerde kullanılmayacak olsa bile ben yine en mükemmel şekilde çekmek isterim.

 

 

Fotoğrafta senin görüşün, kalbinden gelen, gözünün aradığı belli şeyler oluyor mu?

Benim bir estetik anlayışım var. Seni gördüğüm an nasıl giyinmen gerektiğini de hangi takıları takman ya da takmaman gerektiğini de saçını nasıl yapman gerektiğini de söyleyebilirim. Çünkü benim bir estetik anlayışım var ve buna göre öyle olmalısın.

 

Bu senin kurgun aslında. 

Tabii. Benim bir dünyam var ve seni onun içine sokuyorum. Şuna inanırım insanları günün sonunda hepten değiştirmiyoruz tabi, bambaşka oluyorsa orda da bir sıkıntı var. Bambaşka biri gibi değil daha küçük dokunuşlardan bahsediyorum elbette. Bu benim fotoğrafım. Sen hazır geliyorsun mesela, ben bu açıdan çok iyiyim diyorsun, ezberlerin var mesela. Ben de diyorum ki hayır, saçını da böyle yapman lazım. Yani günün sonunda çıkan sonuç şu; benim seni nasıl gördüğüm.

 

Fotoğrafa yüklenen anlam sence bu mu? Yani fotoğrafçının karşısındakini nasıl algıladığı nasıl kurguladığı mıdır? Biz gerçeklikle bir bağlantı kurmak isteriz ya hep. Olduğu gibi ya da olmak istediği gibi görmek..

Belgesel fotoğraftan konuşursak evet. Bana saçma geliyor. Bunun için instagram vardır, telefon vardır zaten. Her gün sokakta sağda solda gördüğümüz şeyleri çekiyoruz ve bu zaten belgesel fotoğrafa hizmet ediyor. Benim hayat boyu tercihim kurgu fotoğrafı, her şeye müdahale edebilmeliyim. Sadece karede konu değil arkasından bir şey gelecekse benim istediğim gibi gelmeli. Abajur olacaksa benim istediğim gibi durmalı.

 

Kontrolcü müsün? İş disiplini anlamında..

Evet. Bu işte zaten disiplinli olmak en temel gereksinimlerden biri.

 

“Bir savaş fotoğrafı çekmek yerine..Kendi yarattığım anların fotoğrafını çekmek benim için cazip” demiştin. Bir fotoğrafçının karelerine bakarak onun hayatını yorumlamak mümkün mü? Kendi fotoğraflarınızda kendi hayatınızdan izleri görebiliyor musun?

Görebilirsin, küçük şeyler tabii ama disiplini, o mükemmeliyetçiliği görebilirsin. Orda bir defo vardır belki. Niye bu kadar güzellik, mükemmellik takıntısı, kontrol manyağı mıyım mesela?

 

Mükemmel fotoğraf.. Estetik olarak mükemmellik.. Bir taraftan hastalıklı mıdır bu? Çirkin niye değil mesela?

Geçen bir kız çektim. Herkes çok çirkin dedi ama bence çok güzeldi. Çirkin değil de güzel tanımında bir sıkıntı var bence. 79 milyonun güzel dediği kadına ben güzel bile demiyorum. Çünkü çok düz. Ortalama beğeniler hep standart. Bu ülke için sarışın farklıdır ama İsveç’de dikkat çekmez mesela. Herkesin ölüp bittiği kadınlara bak mesela. Benim için daha estetik, daha karakteristik özellikler gerekiyor.

 

Hobisini işe dönüştürenlerde hep bir anlam  şifa arıyoruz ya.. Fotoğrafa senin yüklediğin manevi anlamlar var mı?

Ben huzurlu hissediyorum fotoğraf çekerken kendimi. Öyle aman aman yüklediğim anlamlar yok.

Sevdiğim işi sevdiğim, istediğim alanda yapıyorum. Celebrity ile çalışmak istiyorum kültür sanat anlamında . Üreten insanla çalışmak istiyorum. Edebiyat, müzik, tiyatro, sinema, tv dünyası vs. Bu alanda üreten ve benim de kaale aldığım isimler tabi.

 

Seçici misin?

Tabii, bazı işleri yapmıyorum mesela. Her şey para değil. Çok parada da gözüm yok. Kendime yetecek şekilde kazanıyorum. Büyük paralar kazanıp istemediğim fotoğrafları çekeceksem hiçbir anlamı yok zaten bu işi yapmanın. Huzurluyum diyorum ya; o para huzur getirmeyecekse ne anlamı var ki o fotoğrafı çekmenin. Benim için günün sonunda o önemli. Dediğim gibi istediğim işi, istediğim alanda yapabiliyorum ve hele ki bu ülkede büyük bir şans yani.

 

 

 

Bir fotoğrafının uluslararası bir afiş olması mesela..Senin için başarı ölçütü nedir?

Öyle bir hayalim yoktu tabi ama tam da ben ne yapıyorum burda, bu iş uzamaz kızalmaz diye sorguladığım dönemde o olay olunca mesela “bir dakika dedim. Çünkü biz 3. Dünya ülkesiyiz. Bizi görmezler. Ne telif hakkına saygımız var, ne bir şey. 2002-2003’ten bahsediyorum. Şuan bile uğraştığımız sıkıntılar bunlar. Belki benim ömrüm yetmetecek bu ülkenin her şeyinin tam olduğunu görmeye bu telif işlerinde. Şimdi iletişim geliştiği için bugün Amerika’daki birine de tak diye ulaşabiliyorsunuz ya da bana ulaşabiliyorlar. Velhasıl o dönemde olunca bende bir ışık yandı, demek ki ben yurtdışına bir şeyler yapabilirim ve düşünsene bunu aynı dili konuşmana gerek olmadan görsel bir şeyle yapabilirsin. Bir anda sadece fotoğrafınla Peru’daki bir insana ulaşabilirsin. Bu bende olabilirmiş dedirtti. O da bir ivmedir ve yoldaki taşlardan biridir. Fotoğrafın getirisi bu anlamda büyüktür.

 

Daha önce yurtdışıyla ilgili bir şey düşünmedin mi ?

Yok öyle bir imkan yoktu ki. Ne de öyle bir ekonomik güç vardı. Ama 19 yaşında da Londra’ya gitmiş olmak vardı yani..

 

Şimdi peki?

Şimdi burdaki networkü bırakıp hiçbir yere gitmem. 50 yıl kalsam Londra’da yapamam heralde bunu. Şuanki networkü hayal bile edemezsin yani Bir de şöyle düşün; ben oraya gidip ne yapacağım. Burda bilmediğimiz, ilgilenmediğimiz o kadar edebiyatçı, tiyatrocu var ki Ben onları bulup çekiyorum ve ben onunla mutluyum. Sen beş kişiyle iyisindir ben 105 kişiyle de iyiyim çünkü dert ediyorum onun hayatını. Tiyatroysa tiyatro izliyorum, yazdıysa okumaya çalışıyorum, o adam hangi festivaldeyse orda olmaya çalışıyorum. Yurtdışı celebritysini de çekiyorum ama beni ilgilendirmiyor ki. Burdakileri çekmek bana daha büyük haz veriyor. Kitabı belki şimdi popüler değil 2000 kişi okuyor ama bence 20 yıl sonra göreceksin çok daha fazla insan okuyacak. Şimdi belki ilgilenmiyor insanlar, hep ortalıkta olan 10 isimle ilgileniyor ama bir tiyatro izliyorsun bir kız görüyorsun 19 yaşında, bu kızda bir şey var diyorsun, çekiyorsun kenara,sen gel bir fotoğraf çalışalım diyorsun, kız 3 yıl sonra her yerde o kızdan bahsediyorsun. Sen onu 19 yaşında çekmiş oluyorsun.

 

Dönüp bakınca fotoğraflara ne hissediyorsun? Fikrin değişiyor mu mesela?

Mehmet Hoca, as duvara, altı ay sonra bakabiliyorsan iyi fotoğraftır, yoksa at gitsin derdi. Her çektiğin efsane fotoğraf olmuyor. Mutlaka sana daha yakın olan oluyor ya da bazen ticari bir iş oluyor bir yere hizmet ediyorsun. Ona 20 yıl sonra bakmazsın. O, o dönemdi ama ordan aldığın parayla bu işi yaptın gibi.. Anlamlı, farklı fotoğraflar var onu çekmesen bunu yapamayacaksın, senle burda oturamayacağız, bu stüdyo olmayacak belki.. Hepsinin anlamı farklı ama o kadar iş yapıyorum ki çok da düne bakmıyorum. Hep yarın.. Bugün çektim bitti. Tabii gazetecilikten geliyor bu biraz. Gazeteyi bastın bitti. Sen yarın okurken biz artık bir sonraki günün işini yapıyoruz. Bu hafta süper iş yaptım hazzı yok. Heralde 15 dakika sürüyordur. Bitti, hemen önüne bakman lazım.

 

Kamera arkasında da olsan o kamera önü isimleri hep kadrajında.. Sert bir duruşun da var  o yüzden merak ediyorum. Ego yüklü isimlerde hissiyat ne oluyor? Karşılıklı egolar savaşıyor mu?

 

Ben böyleyim, fotoğrafım da sert olsun istiyorum. Ama konuyla sidik yarışına girmem. Konu diyorum ısrarla celebrity için. Benim için onlar konu, arkasındakiler de lekelerdir. Fonda olan şeyler, ışık oyunları vs. Konu benim misafirimdir. Objektifin önünde olduğu sürece onu krallar gibi prensesler gibi yaşatmak isterim. Hikaye odur. Kontrolün kimde olduğunu da küçük küçük hissettirmek lazım ama bunu konunun tadını kaçırmadan. Gülerek çıkan da oluyor, ağlayarak çıkan da ama.. Sahada olan sahada kalır. Asla onun kötülüğü için ya da fırça kaymak için yapmadığımı çok iyi biliyor. Çekim bittiğinde birlikte bir şeyler içmeye de gidebiliriz tabi. O fotoğraflardaki benim dedim ama her zaman up değilim yani. Bazen bir çekimden çıktığım zaman bana bir saat kimse konuşmasın ve boş oturayım diyorum. O kadar çıkıyorsun ki bir anda iniyorsun.

 

 

Biraz da fotoğrafın kıymetinden konuşalım. Hepimiz instagramda bir fotoğraf atıp like almanın peşindeyiz ama fotoğrafa gerekli kıymet veriliyor mu acaba?

Yok, hala fotoğraf satanlara baktığınız zaman önce başka bir şeyle adını duyurmuş olan satıyor. Onun fotoğrafı kıymetli. Murat Germen ve Ahmet Ertuğ sadece bu işlerde öne çıktı ve bence çok iyiler. Bu insanlar kıymetli insanlar. Ama en pahalı fotoğraf hala Nuri Bilge. Ve Nuri Bilge Cannes’da ödül almadan önce satabilir miydi bilmiyorum. Çok iyi işleri, acayip bir gözü var, çok iyi fotoğrafları var ama biz bu herifin zaten iyi olduğunu biliyorduk. Pop kültürü bilmiyordu. Pop kültür Cannes’dan sonra keşfetti bunu ve o yüzden 74.000 verdi.

 

Senin için nerde o kıymet?

Yok, olmuyor işte. Bu memlekette zor fotoğrafın bir süre daha bir yere gelmesi.

 

Ne olmalı peki?

Sergi açmak için 14 takla atmamam lazım. Ya da saçma sapan siparişlerle gelinmemesi lazım bana. Fotoğraf galerisi yok memlekette. Tam anlamıyla bir şeye belini yaslamamış bir galeri yok. Nokta, bitti. Ben nerde sergi yapayım. Gidip bir apartman altında yapmayacağıma göre, o galerilere girmeyeceğime göre, yapmam olur biter. O yüzden zor, daha telif işleri, onlar bunlar, yolumuz var yani. Telif davası açıyorum; 1,5 yıl sürüyor. Aleni işte adam çalmış, tek duruşmada karar verilecek bir şey. Adam senin fotoğrafını çalıyor pişkin pişkin Twitter’a, oraya buraya koyuyor, ne yapıyorsun diyorsun ve araya birilerini sokup konuyu kapatıyor. Singapur’dan beni arıyorlar “Bir fotoğrafınızı kullanacağız, izin var mı?” diye. Ben diyorum ki kullansan zaten ne haberim olacak. Ama adamda böyle bir etik var. Yakalansa cezasını biliyor, etik olarak sıkıntı olduğunu biliyor ama bizde bu bilinç oturmadı.

 

Instagram fotoğrafçılığına ne diyorsun?

Çok iyi bir şey. Şunu getiriyor,; Bak kasım ayında tuttuk burayı. Her yer halıfleks, her yerde kablolar, yüzyıllık bir Ermeni yapısı bina. Bu daireye tepe ışıklandırmaları, beyazlar, yapılmayacak ne varsa yapılmıştı. Hiç mi estetik zevkin yok, şu tavana bir saygın olur dersin. Biz 40 gün burayla uğraştık. Bunu niye yapıyoruz? Bu dokuyu verelim diye. Belki Instagram’da fotoğraf çeke çeke insanlar, yavaş yavaş kadraj arayarak, ışığa bakarak, demek ki klimayı ön cepheye asmamalıyım, o iğrenç kuaför tabelamı binanın en güzel yerine koymamalıyım diye dertleri olmaya başlayacak. Evinde “zigon sehpam olmadan yaşayabilirim ya da daha farklı evler yapabilirim” diyecek. Sigarayı yere atarak hem çevreyi kirletiyorum hem estetik olarak kendime de güzel gözükmüyor. Gibi bir sürü şey. Belki o estetik kaygılar yükselir. O zaman Gezi Parkı’ndaki ağaçla ilgili birilerinin hesabı olmadığını anlar, bunlar manyak mı niye ağaca sarılıyor demez yani. Çünkü betonu çekmiyorsun Instagram’a koymak için.

*Röportaj Lemur Dergi Temmuz sayısında yayınlanmıştır.