Etiket: röportaj

Begüm Tarako Röportajı

“UMUT NOKTAM DA EN ÇOK KIRILDIĞIM NOKTAM DA TEK”

cpgsl6swaae7oiw-2

Begüm’e röportaj için İstanbul’da mısın diye sorduğum zaman “maalesef İstanbul’dayım” demişti. Röportaj boyunca aslında birçok sorunun ucunu da aynı söze bağladık. Fakat tüm maaleseflere rağmen, bütün siyah beyaz fotoğraflarına, kelimelerin içinizdeki boşluklara çöktüğü bütün hikayelerine ve kulağınızdan ruhunuza işleyen tüm derin hisli şarkılarına kalbinizi verince, Onu ağaçlarla dolu, rüzgarın serin serin estiği bir cafede kahvenizi yudumlarken duvarda asılı eski bir fotoğrafta gülümseyen umut dolu bir kadın olarak da hayal edebilirsiniz. Aklımın Oyunları adlı ilk albümden sonra ilmik ilmik işlenen ikinci albümü 7 ile kollarını açmış size sarılmayı bekleyen Begüm Tarako ile konuştuk. Keyifli okumalar!

Belli ki sen hikayeleri çok seviyorsun. O yüzden dışardan bir gözle, sadece Begüm’ün hikayesi senin için nasıl?
Aslında hep aynı şeylerle uğraşıyordum. Yine çocukluğumdan beri müzikle uğraşıyorum. Sinirli bir çocuktum. Uyumsuzdum biraz galiba. Harika bir çocukluğum oldu, gençlik yıllarımda şöyle şeyler yaptım falan gibi bir hikayem yok. Çok erken çalışmaya başladım. O yüzden de biraz öyle bir gençlik hayatım olmadı. Çalıştım çalıştım çalıştım. Çalışmalarım da müzikle alakalıydı. Okudum o da müzikle alakalıydı. Aslında hep bugüne odaklıydı çünkü bir idealim vardı. İş hep daha önce geldi. Şimdi de bakınca öyle. Onu gerçekleştirmek üzere neler yapabilirim daha fazlasını nasıl yapabilirim diye düşünmekle geçti.

Baban seni evde nasıl etkiliyordu?
Çok küçüktüm. 9 yaşımdayken ayrıldı annem ve babam. Daha öncesini çok hatırlamıyorum. Babam gece çalışıp gündüz uyuduğu için çok da beraber bir şeyler yaptığımızı hatırlamıyorum. Pazarları daha çok birarada olurduk. Ama babam genel olarak müziği profesyonel olarak yapalım istemiyordu onu biliyorum. Ben gizli sınavlara giriyordum ona söylemiyordum. Kızıyordu çünkü okullarda bu hoşlanmadığım, kayırma noktasına gelen bir durumda ağlamıştım olmaz öyle diye o yüzden istememişti girmemi. 9 yaşımdan sonra da Bodrum’a yerleşti. 2007’de de vefat etti. O süreçte de 2-3 senede bir gördüm. İnat ettiğimi görünce yardımcı oldu beni tanıdığı insanlara yönlendirdi vs ama sektördeki insanlara da çok güvenmiyordu galiba. Beni emanet edebileceğini birini bulamadı heralde ki ya da uzak durmamı istediği için kasıtlı da yapmış olabilir bilmiyorum ama müdahale etmedi pek. Benim kendi evrilmemi izledi belki de. Çıkardıklarımı görmedi ama ilk albümü çalıştığım zamanlarda yaşıyordu. O zaman da çok istemedi yapmamı. O vefat edince bende de 2-3 yıllık bir depresyon oldu.

Annen destekçin miydi? Şimdi nasıl karşılıyor?
Annem de çok istemedi aslında. 17 yaşında bir ordu evinde söyleyerek başladım. Orda da trompetçi bir abimiz vardı. Solistlerinin yerine birini arıyorlardı. Annem de ben bu işlere meraklıyım ya tanıyoruz diye onlara yönlendirmişti. Annem galiba daha popüler şeyler yapmamı istedi çünkü çok güveniyordu daha fazlasını yapabileceğime. Ben de benim istediğim gibi olsun diye ısrar ettikçe sürekli engel, sürekli olmuyor’larla karşılaşıyorsun. Şimdi dinletiyorum bazen bir yere çıktığım zaman gösteriyorum ama hala onun için bir şey ifade etmiyor. Televizyonda onun bildiğim bir programda çıkmam onun için bir şey ifade ediyor ama aferin demeye başladı. Geçen gün buluştuk ben senin yaptığın müziği anlamıyorum tabii ama dinleyenler varmış aferin güzel demek ki diyor.

Niye bütün fotoğraflar siyah beyaz?
Gerçekten siyah beyaz fotoğrafı çok seviyorum. Bir de aşırıkları patlak renkleri değil pastel renkleri çok büyük kahkahayı değil gülümsemeyi seviyorum. Sınırım var. Fotoğraf koyup o kadar renkli yapınca rahatsız ediyor beni. Anısal oluyor. Şuan çekilelim siyah beyaz yapalım çok eskidenmiş gibi bir kıvamı oluyor.

İlk albüm öncesi 5 yıllık bir hazırlık sürecin var. Neler biriktirdin o zaman?
Ben doğma büyüme Kadıköy’lüyüm. Arkadaşlarım bir stüdyo açmıştı. Birlikte bir şeyler yapmaya başladık. Yarışmalara girdik Rock’n Dark İstanbul finaline kaldık. O zamanki şarkılardan ilk albümde bir tane var Doğum Günü var. Her şeye ulaşabilir olduk zamanla, dünyadaki tüm müzik arşivleri önümüze serildi mesela. Alternatif şeylere ulaşmak görmek fikrini değiştiriyor. O şarkıları 5 yıl boyunca 3-4 kere yeniden kaydettik. Ben de birilerinin emekleri boşa gitmesin diye diye birçok insanla tanışıp çalışarak değişerek hem eksiltmek istemedim hem de süreçteki iyi bulduğum şeyleri koymak istedim. Biraz karmaşık bir şey oluşturdu bir mücadeleyle geçti yani.

Çocukluktan itibaren elinde tarak,kalem şarkı söylerken, onca tohumun biriktiği bir albümü elinde tuttuğun noktaya geldiğinde, neler hissetmiştin?
Ben ikincisinde daha kendimden bir şeyler hissettim. İlkinde sevindim, çok sevindim ama pek yaşayamamıştım. Bunda yazılar da olduğu için yazılar -ki gezi dönemine denk geliyor yani hepsi yeni. Çok yoğun bir döneme denk geldiği için çıktığında kendimi karşıma aldığımı hissettim çünkü çok açıkça ve direkt yazmıştım. Şarkı yapmak için yazdığınızda belli bir kalıptan çıkamıyorsun ama düz yazdığınızda bugün hala okuduğumda bunları hangi hisle nasıl yazmışım diye başka birine bakar gibi okuyorum . Onun adına seviniyorum. Öyle bir duygu hissediyorum.

İlk albümle ikincinin sende müzikal kıyaslaması nasıl? İkinci seni daha çok tatmin etti mi?
Kesinlikle. Ben aslında daha elektronik altyapılar istiyorum. Burda biraz daha kaydırdık onu. O anlamda benim gözümde daha başarılı. Konsept bir şeyler olduğu için hikayeler, geçişler o bütünlük çok hoşuma gidiyor. Başka biri yapsaydı da çok hoşuma giderdi. O bütünlükten, müzisyen arkadaşların bütünlüğünden dolayı da. Mesela ilkinde parça parçaydı. Daha çok insan olduğu için yine güzeldi ama enerji bölüktü benim için. Burda provaları baştan beri aynı arkadaşlarla yapıp ulaştırabilince hücum kayıt gibi bir şeye denk geldi. O yüzden inanılmaz mutluyum. Üç yıllık bir farkta sanki bir adım değil ama birkaç adım ileri gidebilmişim gibi hissettim. Böyle konuşmak çirkin ama sordun diye..

7 için şarkı söyleme biçiminde de değişim var. Carmen Yeşiltepe’den ders aldığını biliyorum..
Doğru, bir fark var. Carmen çok doğru bir noktaya getirdi bu anlamda. Ben çok yanlış öğrenmiştim. Kendi başıma başladığım için seste sistemim çok yanlış bir noktaya oturmuştu. İlk albüm sonrasında tanıştık ve çok yardımcı oldu bana. Canımdır o benim.
7 tam bir roman gibi. O yazılar, görseller.. Şarkıların klipleri de enfes görüntüler içeriyor..
Serkan Murat Kırıkçı ile yazılarla ilgili çalıştık. Ben zaten hep yazıyordum ama önemle söylüyorum burda bir iddia yok. Serkan beni çok iyi yönlendirdi birkaç kitap tavsiye etti. Tam bir öğretmen gibi yolu gösterip kafana vurmadan. İlk yazdığım haliyle buraya ulaşan hali arasında ciddi bir fark oldu ama bu kelime yerine şunu koy diyerek değil de “Begüm sen buna yakınsın, şunu bi oku böyle de anlatabilirsin” diye yönlendirdi. O süreçten önce sadece Uçsuz Tango’yu yazmıştım. Sondan başa gitti zaten. Uçsuz Tango’yu sıfırdan yeniden yaptım. Çünkü o yazma sürecinde o kadar değişti ki yazmam. Aklımın Oyunları’nda da deşarj olamamıştım gezi dönemiydi ve o anların içinde kalmak burnumuza kadar dolmak aklımdaki bu fikri yapmamı sağladı. Klipler içinde Temel Hüseyin Kuru ile çalıştık. Albüm sürecinde bunlara özel şeyler olsun istiyorum demiştim. Rock’n Coke’da doğum günümde tanışmıştık hatta kendisiyle. Aslında bunlar sahne için yapılan görsellerdi sonra neden videoları da koymayalım dedim.

Ben kliplerin de şarkının ruhunu bozduğunu düşünüyorum. Bir hikaye verince ona hapsetttiriyormuşuz gibi hissediyorum. Ne düşünüyorsun kliplerle ilgili?
Sonsuz katılıyorum ben her şeyin tepside sunulmasına da karşıyım. İnsanda düşünme payı da hayal gücü de bırakmıyorsun. Her şeyi veriyorsun okuldaki ezbercilikten işte buralara geliyor. Mesela müzikte de böyle yapmaya çalıştık. Sonda uzun enstrümantal bölümler var neden çünkü o şarkı altı dakika olmak zorunda değil -ki şarkıları yayınlatabilmem için 3-4 dk olması gerekirken sonlarda fade out bile yapmadım son sese kadar. Bence biraz da senin şarkıcının söylediklerinden sonra bir durup aynı atmosferde kendi payına da düşeni alabilecek mesafen kalması gerekiyor.

Televizyonu açınca senin de sinirlerin bozuluyor mu? Hele ki hit klipleri görünce..
Evet, açmıyorum 🙂 Bence ayırmak gerekiyor. Bu da var ve bir sektör olduğu doğru. Sektöre hizmet etmeyi seçenler ve seçmeyenler var. Seçmeyenlere alternatif diyoruz biz bu ülkede. Bazen çok da alternatif olmayı seçtiği için değil de o döngüye girmek istemediği için de bunu yapabiliyor. Dolayısıyla onları berbat falan gibi uç noktada eleştirmem çünkü o da yanlış ama benim eleştirdiğim eşitsizlik ve haksızlık bu yüzden.

Sence sorun dinleyiciden mi kaynaklanıyor?
Bence her iki tarafta da. Ben bunu sektörün çok önemli insanlarına pat diye sordum. Neden bunu yapıyoruz neden bunları yapmaktan çekiniyoruz diye. Mesela biri “Aslında çekinmiyoruz ama arz talep” dedi . Onun talep dediği noktada, arz eden talebi karşılayana göre, arzı veren de talebe göre şekilleniyor . Sen yıllarca sadece alternatif müzik dinletsen sektördeki gücü bu tarafa kaydırsan dinleyici de kaydırmış olursun. Güç sektörün elinde gibi duruyor ama o da bir noktada yatırdığı paranın karşılığını almayı düşünüyor. Çünkü sektör dediğin şey matematiksel ticari bir şey. Ticaret konunun dahili olduğunda da ticari kaygılar gütmeye başlıyor ve dinlenecek şeye yatırım yapıyor. Matematik orda çok belli Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz.

Bizde radyo dostu şarkı diye bir tabir var mesela.
Kayıtlarda mesela mastring anına gelince ben bunu yaparsam bunu çalmaz diyor arkadaş. Burda suç kimin radyonun. Radyoda suç dinlenmenin. O kadar birbirine bağlı ki. Beraberce yapmak gerekiyor. Sen yazmazsan o sormazsa öteki çalmazsa öteki çıkarmazsa ben nereye kadar devam edebilirim? Sonra diyorlar ki müzik ne hale geldi yeni şarkı yok. Hayır yeni şarkı var yüzlerce var ama yok dediğimiz şey kolaya geliyor. Çünkü sen yazarken şuna bakıyorsun çok tıklansın, öteki en çok izlenen olsun, basan en çok satan olsun gibi hep ticarete hizmet ediyoruz.

İnat edeceksin değil mi?
Tabii. Belki yeni başlamış ve çok başında olsaydım kayabilirdim. Çünkü insan o zaman o heyecanın içinde. Biraz da egolar da daha yüksek oluyor ama sonra kafana çaka çaka hayat siniyorsun tabii. O yüzden bugün artık yapamam ama belki 10 yıl önce olsaydı yapardım.

Bu albümle ilgili neler yapacaksın?
Çok çalamadığımız ulaştıramadığımız bir döneme denk geldiği için yeni bir şeyi 2017 sularına bırakmayı düşünüyorum. Arada yeni bir klip gelecek Alaca’ya düşünüyoruz. Onun dışında akustik videolara devam edeceğiz. Bir cover istiyorum cover yaparken de farklı yöntemler kullanmak istiyorum alıp aynısını söylemenin aksine. Bu kış çalabilmek istiyorum. Karşımda seven ya da sevmeyen kim olursa olsun görmek istiyorum. Nerde olduğumu konumlandırabilmek istiyorum. O şansım da pek olmadı. Geri dönüş az olunca -olumluya da olumsuza da açığım- bana göre doğru ama doğru bir yoldan mı gidiyorum ulaştırabiliyor muyum bilmiyorum. İnsan bunu görmeyi bekliyor. Gidemeyince de göremiyorsun. Bu kışı biraz ona ayırabilmek istiyorum arada cover, akustik kayıt ya da plak olabilir.

Yazılarınla ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyor musun?
O da pek ulaşmadı malum albüm satın almadığımız için ama itunes da indirebiliyoruz. Okuma ya da küçük oyunlar olarak tiyatrorla belki bir müzkal olarak birleştirerek paylaşabiliriz müziğimizi. Aklımda çok fikir var ama tabi bunlar hep bütçe.

Aynaya baktığın zaman kendinle ilgili ne hissediyorsun?
Üzülüyorum kendime bakınca. Kendi kendimeyken biraz hüzünlü bir halim var. Galiba başlarda agrasifliğime neden olan şeyler üzüntüme neden olmaya başladı.

Kelimelerle ilgili ne düşünüyorsun? Şarkılarında en önemli noktalardan biri de özellikle isimlerinde özenle seçildiği belli o kelimeler..
Bence kelimeler tedirginlikle yaklaşılması gereken hassas olunması gereken şeyler. Değişik kelimeleri kökenine inmeyi çok severim. Kayra diye bir şarkı yapmıştım mesela. Bir tiyatro oyuncusu vardı ismi kayraymış ilk kez orda duymuştum. Tanrının lütfu gibi bir anlamı varmış. Alaca mesela 6-7 anlamı var. Hepsi bütünde Alaca’daki sorulara gidiyor mesela bütünde. Çoğu insan onları albümün birer şarkısı gibi düşünüyor ama oysaki o hikayeden geliyor. O hikaye baştaki sorulardan geliyor. Bir bütün aslında ulaştırmak istediğim.

Boşluk hissediyor musun?
Çok. Her zaman.

Pişmanlık?
Pişman olmak için elinde bir fırsat vardır ve yapmamışsındır bence öyle bir alt metni var ama ben kırgınlıkla karşılıyorum. Çünkü benim onu yapamamı sağlayan şeyler oldu. Ha senin hiç mi suçun yok diyebilirsin ama bence yok çünkü ben bir konuyu o kadar etraflıca düşünüp zor karar alabilen bir insanım ki başka sebepler devreye giriyor.

Çok düşünüyor musun?
Çok fazla. 20 yaşımdan sonra kafa gitti.. Şimdi şimdi biraz bırakmayı deniyorum. Her şey senin kontrolündeymiş gibi hissediyorsun ama değil . Kaderci bir insan değilimdir ama bazı kırılmalara senin engel olamadığını düşünüyorum. Mesela bir albümü 5 yıl bekletip klibini geziden bir gece önce yayınlatarak bu tercihi ben yapmış olamam başka şeyler var çevrede.. Tıkanıyorsun.

Yalnız kaldığında ne yapıyorsun?
İşle ilgili müzikle ilgili yapmak istediğim şeyle ilgili çalışmadığım zaman rahatsızlık duyuyorum. Tam bir hastalık derecesinde. Atıyorum arkadaşlarınla çıkıp sohbetediyorsun ya bunu haftada en fazla birkaç kez yapabilirim çünkü bana bu “ne genişlik Begüm” gibi geliyor. O kadar zaman yok. sanki tıkanıyorum.

Son olarak umutların nasıl?
Kaybedeceğimiz çok şey var. Şu noktada tıkanıyorum: daha da kötüye gittiğini bildiğimiz bir durumdayken nasıl devam edebilirim diyorum ama bence hepimizin sarılması gereken şey en çok yapmak istediklerimiz çünkü bu iki şekilde de iyi. Birincisi en çok yapmak istediklerimiz şeyler olduğu için her zaman bize motivasyon verir, sıyrılmamızı, arınmamızı sağlar. Kaçış yolu olarak da görebiliriz bunu. Hem de en çok yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak başka şansımız yoktur zaten. Tek bir şeyden vazgeçemeyiz zaten bence bu hayatta o da içten ama gerçekten mecbur kalmayıp gerçekten yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak. Benimki ne mutlu ki hayattaki en büyük şansım bunu farkedebilmiş olmak. Onun üzerinde olmak. O yüzden kaçabilecek noktamla umut noktam ideal noktam mutluluk noktam en çok da kırıldığım noktam tek. Bir tane. o yüzden umudumu yitiremem öyle bir şansım yok.

Burcu Tatlıses

“GÜZEL KOKULU ŞARKILAR”
Funda Arar’ın ezbere söylediğiniz ne kadar güzel şarkısı varsa yüzde doksan sözleri Burcu Tatlıses imzası taşır. Alagül, Senden Öğrendim, Yak Gel, Camdan Kalp.. Bir yandan şarkılar paylaşmaya ve konserler vermeye devam ediyordu ama artık işin mutfak kısmını bırakıp sahnelere güzel kokulu albümüyle çıktı Burcu Tatlıses. Alternatif müziğin kalemiyle ağlatan ama yüzü hep gülen kadını ile albümünü ve hislerini konuştuk..

burcu tatlıses

Öncelikle müzikle nasıl tanıştığını falan sormayacağım ama her şeyden vazgeçip müziği hayatının merkezine koyma kararını nasıl aldın?
Bu kararı almakta diğer ihtimalleri deneyip, yaşamış olmak ve kendimi oralarda bir yerlere koyamamak durumu var. Mühendis olamam ben, anladım misal. Ben içine kendimden bir şey koyamadığım, kendi yaratımımla besleyemediğim bir şeyde yaşayamam. Mutlu olmayı aramalı herkes bence, düşük ihtimalli, zor bir durum bu ama herkese göre olasılığın daha yüksek olduğu bir şekil var. Kimi için dağlara tırmanmak mesela bu, kimi için bir şeyler öğretmek belki. Benim için olmayan bir şeyin Burcu halini vücuda getirmek. Müzik bu yolu açıverdi bana.

Aslında hep çok özel şarkılarla vardın aramızda. Sözler, şarkılar, internet kayıtları da vardı ama neden geç oldu albüm?
Şimdiymiş demek zamanı. Albüm yapmak çok zor bir durum değil, daha önce de gerçekleşebilirdi aslında ama benim için kendimi önce anlamak sonra da istediğim gibi anlatabilmek çok önemliydi. Fazla mükemmeliyetçiyim maalesef, maalesef diyorum çünkü her şeyi zorlaştırıyor bu durum bir yandan. Elinde bir şeyin tohumu vardır ama yağmur gelmezse, toprak içini açmazsa sana, gerçek halini bulamaz. Bu albüm kendi mevsiminin ağacı oldu. Bunun için beklenmesi gerekiyordu demek.

Hangi sözü nasıl yazacağını kaç tık alacağına göre düşünen ticarileşmiş müzik piyasası içinde biraz da o güzel şarkıları neden başkalarına verdin demek istiyorum..
Bilmem. Bunu düşünerek, hesaplayarak yapmadım ki. O şiirler, öyle güzel oldu, o müziklerle, o yorumcularla, o hikayelerin içinde. Hiçbirinde keşke ben diye düşünmedim.

Nasıl çıkıyor bu şarkılar? Yorumlarda sanki 60-70 yaşında biriymiş gibi yazıyor diyorlar 🙂 Mesela ilk şarkın Alagül’ün hikayesini paylaşır mısın bizimle?
İlk yazdığım şiirleri buluyorum bazen eski defterlerimde, tarihlerine bakıyorum, 15-16 yaşındaymışım ama ölümden söz ediyormuşum. Yalnızlığın ağırlığından, tükenmişlikten, vazgeçme ihtimallerinden, kocaman aşklardan, acılarından : ) Belli ki içimde başka biri daha var, ya benim eski ruhlarımdan birinin kalıntıları ya sonraki zamanlardan birinin öngörüleri, bilemiyorum. Tek bildiğim, bir şeyler düşüyor aklıma ve yazıyorum. Alagül bunu keşfettiğim bir şarkı. Bestesini bir dakikadan az dinleyip, sanki bin yıldır aklımda bekleyen sözcükler dile gelmiş gibi mırıldanmaya başlamıştım bir anda. Bir yandan da ben nereden hatırlıyorum bu sözleri diye geçiriyordum aklımdan. Yaşadığımı, yaşamadığımı, hayel ettiğimi, duyduğumu, gördüğümü yazıp söyleyiveriyorum işte. Yeter ki o yol bir şekilde açılıversin.

Bir röportajında her şey çok güzel geçti bu albüm sürecinde demişsin. Malum ilk albüm için hep “aceleye geldi”, “içime sinmedi” durumları olur. Albümü eline aldığın ilk an nasıl hissettin ve albümü sen nasıl değerlendiriyorsun merak ediyorum.
Her şeyin ilk anından son anına kadar her yerindeydim fazlasıyla. Şarkıları yazdım, düzenlemeleri an be an oluşurken izledim ve dahil oldum. Kayıtların her saniyesinde stüdyodaydım, fotoğraflar çekildi, kartonet tasarımında yine müdahildim. Tüm bunlardan dolayı belki de albümü elime aldığımda bende çok özel, havai fişekli, heyecan verici bir etki yaratmadı. Bir de şöyle bir durum var, her zaman daha iyisi olabileceği hissi hep bakidir içimde. O yüzden çok acımasız eleştiririm kendimi. Ne harika bir şey yaptım noktasına pek gelemem. Sanırım hayatımda ilk kez, bu albüm sonrası gönül rahatlığıyla dile getiriyorum bunu, en çok da kendime.

İki klip izledik bu albümden. İlk klibin aksine ikinci klip daha “arkadaşlarla takılıyorduk” havasında ve çok da tatlı olmuş. Klip konusunda ne düşünüyorsun?
Klip konusunu önemsiyorum. Görselin gücü yadsınamaz. Sinema ve müzik birbiriyle anlaştığında, büyüsünü hiç kaybetmeyecek bir an ve anı bırakıyor beynimizde. İnternet krallığı gücünü bunca büyütmeden önce, klipleri insanlara ulaştırabilmek için müzik kanallarından başka alternatifimiz yoktu ki oralarda yer almak da binbir türlü koşula bağlıydı (hala öyle). Misal, sizin var ettiğiniz müzikle ve kliple varlığını sürdüren müzik kanallarına para ödüyordunuz bir de klibinizi yayınlatmak için. Şimdilerde sosyal medya diye bir durum var neyse ki. Bu, bizi özgür kılıyor her anlamda. Hem insanlara ulaşma anlamında ama hem de üretim sürecinde. Bir yandan da daha çok farkedilmek için farklı olma zorunluluğunu getiriyor. Düşünmek zorunda bırakıyor yani. Enerjini yaptığın işi bir yerlerde görünür kılmak için harcamak yerine, özgün olmak için harcayabiliyorsun. Bir yandan da 11 şarkılık kocaman bir albümün bir ya da iki şarkısına klip çekip, diğerlerini yok saymak durumundansa, hepsinin filmini yapabiliyorsun işte. Ben olabildiğince çok video klip yapmak istiyorum “Güzel Kokuyorum” için.

Albümde bir cover, Baba Zula şarkısı var. Bir Sana Bir de Bana.. Başka bir ruha bürünmüş sanki şarkı. Yeni çalışmalarınız var mı cover konusunda? Ya da bir düet düşünüyor musun mesela?
Şu an planladığım bir şey yok. Yeni şarkılar yazmayı daha çok önemsiyorum. Çok sevip de keşke ben yazsaymışım dediğim bir şarkıyla karşılaşırsam düşünebilirim ama.

Çok naif, samimi, gerçek bir albüm bence “Güzel Kokuyorum”. Aslında çok kırılgan içi ama tıpkı senin gibi hep tebessüm ediyor sanki bir yandan. Hayata karşı da böyle misin?
Hep gülümserim ben, kendimi hatırladığım andan beri. Bazen gerçekten, bazen kendimi, içimdekini kollamak, kendime saklamak için. Duygularımı herkese olduğu gibi açık edebilen biri değilim, neyin var diye sormasınlar diye herhalde hep gülerek dolanıyorum ortalarda. Gerçi şimdilerde neden hep mutlusun diye soruyorlar, bu sefer de mutlu değilim heep diye bağırasım geliyor : ) Hayata karşı genel anlamda olumluyum, olmaya çalışıyorum. O zaman her şey daha kolay yolunu buluyor galiba. Öbür tarafını da fazlasıyla dipte yaşıyorum ama. Düştüğüm o kuyudan çıkmak zor oluyor ve uzun sürüyor. Kayboluyorum ortalardan biraz. Görünür olduğumda yine gülümsüyor oluyorum : )

“Sen Dur Ben Gölge” adlı bir şiir kitabın vardı. Parmak ucunda dünyayı görmeye çalışan çocuğum” diyordun bir satırında. O çocuk dünyayı görebildi mi? Mutlu mu kendi dünyasından?
O çok mutlu bir çocuk, hep de öyle olmasını umuyorum. Küçük oğlunu büyümekten korumak isteyen ama elinden hiçbir şey gelmeyen bir annenin iç sesi o şiir. Dünya her şeye rağmen güzel ama hiçbir şeye rağmen çok kötü. İçinde kötünün k’si olan bir şeyin bile çocuğuna değme ihtimali azap verici. O şiiri yazdığım anda, Uzay kendi boyundan büyük balkon duvarından dışarı bakmaya, görmeye çalışıyordu. Göreceklerinden korktum sanırım.

Son olarak ne yapmak istiyor Burcu Tatlıses? Planları ne? Yakında bizi bekleyen projeler var mı?
Burcu Tatlıses şarkılar yazmak, söylemek, yeni müzikler yeni sözler denemek, öğrenmek, keşfetmek, yaratmak, sonra bunları paylaşmak paylaşmak paylaşmak istiyor. Mutfakta biraz fazla oyalanmış olmanın acısını çıkarmak istiyor. Kendimden üçüncü şahıs olarak söz etmeyi denedim önceki cümlelerde, pek komikmiş, vazgeçiyorum : ) Hep bir yerlerde şarkı söylüyor olacağım ben, ne kadar çok konser, o kadar birbirimize yakalanıp tutulma hali demek. Bu yakalanmalara bir ihtimal daha hazırladığınız için sana ve Felsebiyat’a çok teşekkür ediyorum.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi haziran sayısında yayınlanmıştır.

Yok Öyle Kararlı Şeyler

CE0yQk6UsAAuATA

KAFALAR HEP KARIŞIK
Mütevazi rock müziğin en kararsız 5’lisi onlar. Sen onlara kısaca YÖKŞ diyebilirsin. Eski albümlerini biz çok sevdik. Yeni albümleri piyasaya çıkmadan önce de nedir, ne değildi bir yoklayalım dedik…

Hikayenizin nasıl başladığını sormayacağım. Şuanda nasıl gidiyor yol? Hikayenin neresindesiniz ve ne derece memnunsunuz?
Genelde en başından sorulduğu için şimdiki zaman ve gelecek konuları kaynar, şimdiki zaman ise aslında en önemlisidir. Biz şuan hikayenin giriş bölümünün sonlarındayız, gelişme bölümündeki konularımızı oluşturuyoruz. Bu zamana kadar her şey şanslı ve kararsız ilerledi…

Hitap ettiği kitlenin bir anda büyümesi müzisyenlerin ruh sağlığı açısından olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Siz bu konuda güzel bir denge tutturmuş gibisiniz. Lisede gitar çaldığınız günlerden, bugünlere… Dürüst olun, kendinizi ne kadar “artist” hissediyorsunuz?
Biz artistliği beceremeyen bir grubuz, artık bu konuda kararlıyız. Bu bizim kendimize hikayenin en başında sorduğumuz bir soruydu; orta direk ailelerden gelmek, mahçup ve kibar yetişmek, evinde tarhana çorbası içmek rock starlıktan çok çok uzak eylemler. Bunu belki sahneye yansıtmazsın fakat bireysel olarak özümüz bu yapacak bir şey yok.

Aileleriniz ne düşünüyor sizler için merak ediyorum. Bilhassa anneler böyle durumlarda hem çok endişeli olur, hem de en büyük desteği verirler. Anneleriniz bu 5 kararsız adamın şarkılarını ezberledi mi?
Bu her rock grubuna, bilhassa yerel metal gruplarına sorulası bir soruymuş. Çok beğendim. Annelerimiz hala sırtımıza havlu koyası, konser öncesi ada çayı içiresi bir konumdalar. Şu bir gerçek ki anneni ikna edebildiğin her iş kitlelere ulaşır. İkna olmaya yakın durumda bizimkiler de, çok yaşasınlar…

İlk albüm sizin için başarılı bir adım mıydı? Beklediğinizi alabildiniz mi ya da istediğinizi tam olarak sunabildiniz mi? Bu soruyu soruyorum çünkü ikinci albümden sonra hep “ilk albüm aceleye gelmişti” oluyor.
İkinci albümü henüz yapmadan söyleyebiliriz ki ilk albüm aceleye geldi, tespit çok doğru zira ilk albüm yapan bir gruba kimse yeterli yatırım da yapmıyor vakit de tanımıyor. Bu durum heyecan ve tecrübesizlikle de birleşince ortaya “ilk albüm” kavramı çıkıveriyor. Şarkıların dinlenip dinlenmemesi bir yana ilk albümünden memnun olan çok az grup tanıyorum. Bu tıpkı ilk yemeğini yapan bir aşçı veya ilk elbisesini diken bir terzi gibi; zamanla herkes, her iş olgunlaşıyor.

Kaset Zamanları karma albümünden Çektir Git şarkısını dinledik. Bir Mavi Sakal hayranı olarak parçayı size çok yakıştırdım. Şarkı seçimini nasıl yaptınız? Yeni coverlar düşünüyor musunuz?
Mavi Sakal’dan Çektir Git şarkısı proje içinde şans eseri bize denk geldi, iyi ki de denk geldi zira biz de hemen benimsedik. Zaten lise yıllarında grupça çaldığımız bir şarkıydı. Farklı ne yapabiliriz diye çalışınca da ortaya orjinalinden uzakta, minör ve funk bir cover ortaya çıktı. Sonuçtan biz de memnunuz.
Hep Lunapark kitabı için de bir parça yaptınız. Şarkınızı soundtrack olarak görünce Yökş’ün de bir kitabı olsa dedim. Mizah ve tespit yüklü şarkılarınızın yanında yazdığınız şiirler, hikayeler, farklı tarzda yazılar var mı?
Bu güzel düşünceniz için teşekkür ederiz, umarız ki fikirlerimiz gelecekte böyle fiziksel bir ürüne de dönüşür. Hep Lunapark kitabına soundtrack fikri kitabın yazarı Bahadır Cüneyt Yalçın’dan çıktı. Albüm lansmanımızı Şarkı Sergisi ile yaptıktan sonra neden kitap şarkısı da yazmıyoruz dedik ve ortaya Ah Lunapark şarkısı çıktı. Aylarca şarkı üzerine uğraştıktan sonra içimize sindiğini düşünüyoruz.

Kendi tasarım atkı, pena, bere, hatta Beni Kafana Takma şapkalarınız var. Karşımızda çok çalışkan bir YÖKŞ belediyesi bulunuyor. Yeni ürün çalışmalarınız var mı?
Yökş’e ait kurumsal bir kimlik yaratıp ona ait ürünler, projeler, etkinlikler ve söylemler yaratmak hoşumuza gidiyor. Profesyonelliğe doğru yaklaştıkça daha çok tasarlayacağız ve üreteceğiz de. Henüz bu ürün işleri biraz gerilla ilerliyor. Bir çok insanda şapkalarımız, penalarımız ve başka anı ürünlerimiz mevcut. İnsanların hayatına mp3’lerden çıkıp fiziksel olarak dahil olmak çok güzel. Hatırlandıkça ne mutlu bize…

Bir de t-shirt yakışmayan adam diye t-shirt yapın bence, ilk şarkıya selam olsun. Duyduğum kadarıyla ilk şarkınızı hiç sevmiyormuşsunuz. Doğru mu?
İlk şarkımıza tişört yapma fikri hala var doğru fakat şarkıyı sevmediğimiz pek doğru değil. Hatta hala konserlerde en gaz şarkımız olarak finallerde çalıyoruz. İlkler unutulmaz.

Yine de grup olarak, belki de sadece bir hissi kafanızdan atmak için, ilk şarkınızı yapmak ve artık onun sadece size değil, herkese ait oluşu… Nasıl hissettirmişti?
Bir fikrin bir problemin bir sorgunun şarkıya dönüşmesi ve onun artık dinleyen herkesin ortak olgusu olması muazzam bir doğa olayı. Bulaşıcı bir virüs gibi, kitlelere yayılan bir şarkı akımı bu. Bunda pay sahibi olmak, bunun parçası olmak çok keyifli.

İlk albümün tanıtımını ilgi çekici bir sergiyle yapmıştınız. Şarkı sergisi yeni albümde de olacak mı? Bu anlamda yeni projeleriniz nedir?
İlk albüm lansmanımızı bir şarkı sergisi ile yaptık, özetle her bir şarkımızı illüstrasyon sanatçılarını çizdirip sergide bu çizimleri şarkıları ile ziyaretçilere sunduk. Sonuç inanılmazdı, tecrübe eden herkes çok memnun ayrıldı. Yeni albümler için daha iyi bir fikir bulamazsak şimdilik en iyisi bu.

Son olarak, kararsız olmak neden güzel?
Kararsızlık aslında doğruyu beğenmeme durumu. Gündüz Vassaf’ın şöyle bir cümlesi ile cevap vermek istiyorum: “eğer kararlılık bize sunulan seçenekler çerçevesinde taktığımız at gözlükleriyle bostan kuyusunun etrafında dönüp dolanmak ise kararsız olmak, ben bu oyunu oynamak istemiyorum demektir.

*Röportaj 10Sayfa Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Barış Doster

HAYAT BOŞLUK KALDIRMAZ!

IMG_5187

Öğrencilerinin çoğunlukla “okula gelme sebebi” olarak tanımladığı, bilgi birikimiyle kendisine hayran bırakan ve gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin saygıdeğer hocalarından Barış Doster ile gazeteciliği konuştuk. Kendisinin uzun yıllar yaptığı gazetecilik deneyimleri bir yana, “Hayat boşluk kaldırmaz!” cümlesi bir öğrencisi olarak da hafızamdan hiç silinmemiştir. Bu yüzden bu yazının başlığını da böyle sunmak istedim. Ondan öğreneceklerimiz hiç bitmeyeceği için sizi röportajla başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar!

Gazetelerden ya da gazeteciden haber değil de tavrını bekliyoruz. Sizce bu ne kadar doğru?
Gazete, newspaper adı üstünde haber veren kağıt.. Kamuoyu oluşturmak kamu adına soru sormak kamu adına egemen güçlerin hesap vermesini sağlamak baskı oluşturmak gibi kısacası bizim dördüncü kuvvet dediğimiz bir işlevi var. Türkiye’de genel toplumsal , siyasal ve iktisadi yapıdan ve adını koyalım kutuplaşmadan bağımsız bir medya sözkonusu olmadığı için gazetelerde çoğunlukla haber verme işlemlerini azaltıp, bazen tamamen bir kenara koyup, bazen unutup, bazen biraz geri plana itip daha fazla yoruma, -ki benim yoruma itirazım yok elbette bir gazetede yorum olacaktır- ama yorumun da ötesinde bir siyasal amigoluğa sığınıyorlar. Bu da o ülkenin son kertede genel gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir şeydir.

Özellikle sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bir durum var. Bir twitle linç edilebiliyorsunuz. Gazeteciden daha çok ideolojik bir liderlik vasfı bekleniyor.
Evet taraf olması bekleniyor ve bu sağlıklı bir şey değil. Bu aydınların konumu adına da, topumun bir gazeteciye biçmiş olduğu işlev adına da bence son derece sağlıksız bir durum. Gazetecinin görevi haber yapmak, kamuoyunu uyarmak, kamuoyunu oluşturmak, güç odaklarına muhalefet etmek, soru sormak ve elbette izlenimlerini sunmak, yorumunu yapmaktır. Ama gazeteciyi siyasal bir önder, politik lider misyonu yüklemek, ondan bunu beklemek sadece mesleki açıdan ya da sektörel bazda değil toplumsal açıdan da sağlıksız bir durumdur. Siyasetçi siyasetçidir. Doktor doktordur. Mühendis mühendistir. Gazeteci de gazetecidir. Gazeteciye onda olmayan ve bana sorarsan da olmaması gereken büyük anlamlar yüklemek bence sağlıklı bir yapı değil.

Televizyondaki çoğu gazeteci arasında da sürekli bir horoz dövüşü izliyoruz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az gelişmiş toplumlarda fikirden ziyade içerik kavga dövüş görsellik olgudan ziyade algı öne çıkar. Bu insanlara ün, şan, şöhret, havalı bir hayat ve çok para da kazandırabilir. Hele bir de sırtını belirli odaklara iktidar olur muhalefet olur büyük sermaye olur bunlara yaslayanlar fikirsiz içeriksiz ama amigovari çok bağırarak kavga etmekten bir rant elde ediyorlarsa bunu sürdürürler. Son kertede bu arz talep mekanizmasıyla işleyen bir şeydir. Basına o anlamda çok da olağanüstü, kutsal görevler de vehmetmemek gerekir. Bu insanlar da para kazanıyorlar. Çok da inandıkları için mi yapıyorlar diye sorarsanız öyledir de diyemem gelene ağam gidene paşam derler güç kimse erk kimse onları besleyenler kimse onların amigoluğunu yaparlar. O dönem kapanınca da bunlar kendilerine yeni patronlar bulabilirler.

Siyasetin çok konuşulduğu bir ülkeyiz ama biz siyasetle gerçek anlamda ne kadar doğru ilgileniyoruz?
Siyasette o anlamda herkesin akademik düzlemde bilimsel düzlemde yerli yerine oturmasını bekleyemeyiz. Batıda da bekleyemeyiz. Çağdaş toplumlarda da sokaktaki herkesin siyasal bir bilge bir siyaset uzmanı olduğunu söyleyemeyiz ama en azından bu kadar politik bir toplum politika üzerine bu kadar kutuplaşmış birbirini ötekileştirmiş bir toplumun en azından siyaseti bir uzman bir akademisyen düzleminde olmasa bile -bu çünkü mümkün de değildir- biraz daha dolubiraz daha içine bir sınıf ,emek , ekonomi, istihdam, gelir dağılımı konularını yükleyerek konuşması beklenebilir ama Türkiye’de bu pek de mümkün değildir. İster medyada olsun ister kıraathanede olsun siyaset en çok konuşulan ama en boş konuşulan en cahilce konuşulan konulardan bir tanesidir. Zaten genel olarak politikacılarımızın özelde de kendi sektörümüzün üzerinden gidersek meslektaşlarımızın, gazetecilerimizin bilgi dağarcığı inandırıcılığı itibarı bütün anketlerde görüldüğü üzere çok da parlak değildir.

Gazetelerde muhabirlerin daha altta köşe yazarlarının daha üstte olduğu bir dengesizlik var.
Tabii bu da doğru değil çünkü dünyada basının etkili, güçlü olduğu batı ülkelerinde gazeteci deyince akla önce muhabir gelir yani haber veren gelir. olaya ilk tanıklık edendir. bizde ise muhabir adeta dışlandığı önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, işlevsizleştirildiği için gazeteci deyince uzun yıllardır aklımıza malesef köşe yazarları geliyor. Bu da köşe yazarlarının haber kaynaklarına ulaşmasının siyasilerle iş adamlarıyla askerlerle iyi konumdaki bürokratlarla temas kurmada daha kolay daha hızlı davranabilmesinin bir yansıması ama bu doğru ve sağlıklı olan değil. Normalde gazeteci deyince akla önce muhabir gelmelidir, köşe yazarı değil.

Sistemin kendisinde de bir dengesizlik var. Emek sahibi altta ama torpilin varsa, bir yere yandaşsan üsttesin. Bu durumu çözebilecek miyiz?
Bence bu sadece Türkiye’de gazetelerin sektördeki konumunun , medyanın sermaye dağılımının sermaye yapılanmasının ya da sadece gazetecilerin veya gazeteci örgütlerinin ya da sadece iletişim fakültelerinin sorunu değil. Türkiye’de genel olarak siyasi iktisadi yapının bir sorunu. Eğer ekonomiyle siyaset doğru anlamda, batılı anlamında değil ilkel anlamda hatta biraz feodal, alaturka anlamda iç içe ise o bizim de çok eleştirel baktığımız çağdaş, liberal batılı demokrasilerden farklı olarak siyaset bir gecede bir ekonomik zengini alıp alaşağı ediyor ya da hiç tanınmamış bir tanesini alıp büyük zengin büyük milyarder yapabiliyorsa basının da bundan etkilenmemesi pek düşünülemez. Basının kendisi mi bir güçtür yoksa güçlerin mi emrindedir basının kendisi mi dördünce kuvvettir yoksa diğer üç kuvvetin tetikçisi midir sorusu bence biz gazetecilerin öncelikli sorularından biri olmalı. Yani patronların enerji dış ticaret inşaat işinde olmanın yanında güç odaklarından rahat randevu alabilmek için siyasileri rahat etkileyebilmek için bürokrasi üzerine rahatlıkla bir baskı kurabilmek için zaman zaman bir tehdit aracı olarak kullandıkları medya sektörüne bir yan iş olarak girmeleri hatta pek çok zararı göze alarak ama diğer kazançlarla onu destekleyerek basında kalmak için diğer şapkalarının yanında medya patronu olarak kalmak için bu kadar çaba göstermeleri heralde gazete patronluğunun keyifli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Diğer angajmanlar diğer tetikçilikler söz konusu. Bu da sadece bizim mesleğimizle ilgili değil. Bu türkiye’nin genel anlamda sağlıklı bir ekonomiye, siyasete kavuşması için sadece iletişim fakültesi öğrencilerinin ya da gazetecilerin, gazeteci örgütlerinin değil herkesin düşünmesi gereken bir mesele.

İletişim fakültesi öğrencilerine de alan açılmıyor. Çoğu zaten staj yapabilir miyim ya da orada kalabilir miyim derdinde. Geriye kalanı da alan değiştiriyor.
Birincisi sayısı elliyi altmışı geçen iletişim fakültesinin olduğu bir ülke, ikincisi nüfusun yüzde altmışının kırk yaş altında olduğu bir ülke, üçüncüsü teknolojinin yoğun olarak kullanılmasıyla birçok insanın işsiz kaldığı bir ülke burası. Ben 90lı yılların başında gazeteciydim pek çok meslek büyüğümüzün teknolojiden dolayı işsiz kalmasına şahit oldum. Bizim zamanımızda fotoğraf servisleri vardı. makineleriyle giderlerdi filmler yıkanırdı fotoğraf servisindeki ustalar keserlerdi biçerlerdi kadrajlarlardı öyle girerdi. Şimdi yanında cep telefonu olanın hem ses kayıt cihazı var hem fotoğraf makinesi var. Teknolojinin yoğun kullanılması da aynı finans sektöründe atmlerle pek çok gişe elemanını bankaların işsiz bırakması gibi bizi de işsiz bırakıyor. pek çok sebebi var diğer alanlarda okuyanların bu alana yönelmesi de bir sebep. genel olarak bu sektör bu kadar genci bu kadar iletişim fakültesi mezununu istihdam edebilmekten de uzak zaten. Diyeceksin ki Türkiye’de mühendislikte de bu kadar fakülte var bu kadar mühendise ihtiyaç var mı doğru bir soru Türkiye’de hukuk fakültesi de sürekli açıyor bu kadarına da ihtiyaç var mı tıp fakültesi de çok var bir yandan işsiz doktorlar var ve yabancı doktorlara istihdam sağlanması gündemde bu da bir dağılım sorununa dağılımda eşitsizliğe işaret etmiyor mu? küçük şehirlerde doktor az ama büyük şehirlerde müthiş bir yığılma var. bu bağlamda kendi sektörümüz açısından bakıyoruz ama bu eğitim politikasındaki genel bir sakatlığa işaret ediyor. Genel olarak baktığımızda da bu sadece bizim meselemiz değil. Bu bir planlama, eğitime hangi anlamda baktığımız gençlere nasıl bir gelecek vaadettiğimizle ilgili bir mesele. Gençleri sadece sürü olarak görürseniz biz bunları az eğitelim de çaresizliğinden siyasal rant elde edelim derseniz başka türlü bir ülke hayal eder ve onu kurgularsınız. Bu uzun ideolojik bir sorundur çünkü.

Bizde neden uluslararası anlamda bir gazeteci çıkmıyor?
Unutma ki küresel anlamda bir gazetecimizin çıkmaması Türkiye’nin siyasal ekonomik yumuşak gücünün uluslararası anlamda çok yüksek olmamasıyla alakalıdır. Türkiye dünya siyasetini belirlemede kaçıncı konumda ise akademisyenleri bürokratları partileri gazetecileri iş adamları da kendi sektörlerinde gidişatı belirlemede o düzeydedilerler. Türkiye’nin genel konumundan bağımsız ele alamayız. Kişisel olarak başarılı, dünyada da bilinen örneklerimiz var. Mehmet Ali Birand gibi. Pek çok lidere ulaşabilen, dünyadaki öne çıkmış simayla röportaj koparabilen bir insandı. Ama üç dört örneğin olması Türk medyasının dünyada çok takip edilen bir medya olduğu anlamına gelmez. Bizim de izlediğimiz Batı medyasıdır. Batının da Belçika medyasını izlemeyiz Amerikan İngiliz medyasına bakarız çünkü onlar güçlüdür. Bizde çok kabiliyetli gazeteciler var ama bu küresel aktör olmakla ilgilidir.

İletişim öğrencilerine ne öneriyorsunuz?
Cebimizde hazır formül yok elbette ama meslekten gelen alaylı gazeteci olarak önerim bol bol okumaları düşünmeleri araştırmaları.

*Röportaj, Felsebiyat Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Tuğçe-Gizem Oylumlu

tuğçe-gizem oylumlu

5 yaşından beri ritmik jimnastik yapıyorlar. Türkiye Şampiyonu oldular. Haberleri yapılmasa da uluslararası arenada ülkemizi temsil ettiler. Bu kariyere bir de antrenörlüğü eklediler. Fotoğraf çekimi boyunca yaptıkları zorlu hareketleri izlerken ben yoruldum ama onlar yorulmadı. Yüzlerindeki gülümsemeyse hiç eksik olmadı. Milli jimnastikçi enerjik ikizlerle hareketli bir röportaja hazır mısın?

Anne ve babanız spor akademisi mezunu. Jimnastiğe yönelmenizdeki etkileri nasıl oldu?
Gizem: Annemle babam üniversitede tanışmışlar. Annemin en büyük hayali jimnastik yapmakmış. O yüzden jimnastik bölümünde okuyormuş. İstanbul’a Bulgar Jimnastik Grubu geliyor ve onları izlerken karar veriyor; “Kızım olursa jimnastikçi olsun.” O sırada Türkiye’de artistik jimnastik var, ritmik yok. Biz doğduktan sonra hemen araştırıyor, buluyor ve 5 yaşında başlıyoruz. Ağlaya zırlaya gittik. 21 yaşımıza kadar da devam ettik.

Küçükken bir ara yüzmeye de yönelmişsiniz ama seçiminiz jimnastikten yana olmuş. Diğer spor branşlarından daha çekici kılan özelliği neydi sizin için?
Gizem: İlk yüzmeyle başladı. 4-7 yaş arası devam ettik. İlk madalyamızı yüzmede aldık ama jimnastiği daha çok sevdik. Galatasaray’dan yüzme için çağırmışlardı bizi ama istemedik.

Tuğçe: Ben suyu sevmediğim için istemedim. O soğukta gitmek işkence gibi geliyordu. Jimnastikte aletler çok şirindi ve daha çok bir kızın yapabileceği hareketlerdi.

Gizem: Jimnastiğin temelinde bale de var. Aletler oyun gibi geliyordu. Ne zaman ki büyümeye başladık, daha stresli olmaya başladı.

Fazlasıyla esneklik ve kondisyon gerektiren bir spor ritmik jimnastik. Başlarda zorluk yaşadınız mı?
Gizem: İlk haftalarda annemizin paçasına yapışıp, ağlayıp zırladık gitmemek için. Annem çok disiplinli. İyi ki de zorlamış. Çünkü o yaşta yanında annesini arayan bir çocuk ne kadar anlayabilir ki? Alışmaya başladık zamanla. “Aa esnekmişiz, yapabiliyormuşuz” deyince oyun gibi gidip gelmeye başladık.

Aranızda tatlı bir rekabet olmuştur eminim.
Tuğçe: İlk başladığımızda zaten daha çok minik çocukların keyif alabileceği bir yarışma tarzı vardı. 14-15 yaşa gelince büyükler kategorisine geçiyoruz. O dönemlerde 2-3 sene ben Gizem’i geçiyordum. 17-18’den sonra ergenlikle beraber “Dizimi izleyeyim” tadında aksatmalarım başlayınca Gizem öne geçti.

Gizem: Tabii ben düzenli devam ettiğim için. Bir gün bile gitmezsen antrenmana çok şey kaybediyorsun.

Tuğçe: Aslında ben Gizem’i çok kıskanmıyordum. Başka biri olmasın da o birinci olsun istiyordum. Çok mutlu oluyordum o birinci olunca.

Gizem: Bir yaştan sonra kabule geçtin sanırım. Başta ben de kabule geçmiştim, “Tamam yapamıyorum” diye. Belli bir noktadan sonra kabule geçiyor insan sanırım.

Sahanın içinde, yarışmanın tam ortasında aklınızdan neler geçer?
Gizem: Kesinlikle hiçbir şeyi görmüyorsun. Halıya adım attığın anda ne alkış ne hakem ne kendim. Bazen seri geçerken müzikle beraber, müziği duymuyorum ne hareket yaptığımı bile hatırlamıyordum heyecandan.
Tuğçe: Otomatiğe bağlıyorsun ama alışınca çok rahat ve hiçbir şey düşünmüyorsun. Ego yok hiçbir şey yok.
Gizem: En son halıdan çıktıktan sonraki halimi hatırlıyorum. Aslında stresli yani.

Türkiye’de eğitim hayatı ile profesyonel spor kariyerini bir arada idare etmek zordur. Siz bu dengeyi sağlayabildiniz mi?
Gizem: Yıldız teknik modern dans okudum koreografım. Üniversite 2’ye kadar devam ettim spora ama bir yerden sonra devam edemiyorsun. O kadar zor ki! Derse gitmen gerekiyor antrenmanla denk getiremiyorsun. Bizim hayatımız beş yaşından beri şöyleydi : Okuldan 2’de geliyorsun. Dörtte antrenman başlıyor ve 9 a kadar. Haftada sadece bir gün tatildi. 15 yıl böyle geçti. Sosyal hayatımız yoktu. Sadece kadınlar ve kız çocukları. Zor bir hayattı. Kalıp içinde oradan oraya sürükleniyorduk. Yarışma, ev, okul o kadar.

Tuğçe: Marmara Spor Akademisi’nde okudum. Ben üniversiteye girdikten sonra bir sene daha yaptım ve bıraktım. Üniversiteyle birlikte hayatım renklenmeye başladı. O dönemde sosyalleşmeye başladım. Örneğin Gizem lise yıllarında hep birinci olduğu için her haftasonu yurtdışında sürekli yarışmalardaydı.

Jimnastiğe hiç başlamamış olsaydınız bugün hayatınızda ne eksik olurdu?
Gizem: Jimnastik bana şunları kazandırdı: Disiplinli olmayı. Başarı için gerçekten çalışmak gerektiğini. Çok çalışmak değil ama istikrarlı olmayı. Maymun iştahlıyım ama jimnastik beni inanılmaz geliştirdi. Kendimi daha yetenekli görmeye başladım. Çalıştıkça olabildiğini gördüm. Ay ben bunu yapamam diye bir şey yok hayatımda. Denerim olmazsa başka bir şeye kanalize olurum bunu öğretti. Bir de herkesten farklısın. Normal bir insana göre milli takım sporcusu olmuşsun. Avrupa ve dünya şampiyonası görmüşsün. Farklı bir açıdan bakabiliyorsun.

Depresyondaki insanlar için de spor bilinci ruhsal bir destek olacaktır değil mi?
Aynen öyle. İnsanların bir amacı olmadığı için o yüzden depresyona giriyorlar. Bizim zor olsa bile bir amacımız vardı. Mesela iki hafta sonra bir yarışma var diyelim. İlk altıya gireceksin Gizem. Bütün beynin ruhun orda olduğu için depresyon nedir bilmiyorsun. Sporu bıraktıktan sonra depresyona girdim zaten. İnanılmaz yoruluyorsun ve nefret ediyorsun bazen ama bırakınca anladım iyi ki yapmışım. Sabah kalkmak benim için çok önemli mesela. En iyisi de sebze ağırlıklı ve sağlıklı beslenmek. Cola, çikolata gibi hiçbir sağlıksız şey bizim evimizde yok. Hepsi bunun sayesinde.

Son zamanlarda bu işin eğitmenliğini yapıyorsunuz. Nasıl başladı antrenörlük süreci, neler yapıyorsunuz?
Tuğçe: Biz tam bırakınca babamlar bize ufak bir jimnastik kulübü açtı. Haftasonu ufak öğrencilerimiz vardı onlarla uğraşmaya başladık. 7-8 senedir onlarla uğraştık ama bu dönemde çocuklarla çalışmamız bitti. Üst düzeye geçince yetişkinlerle keyifli olduğunu anladım. Çocuklar çok yorucu ve sabır gerekiyor.
Gizem: Bir insan üç haftada öğreniyorsa onlar üç ayda öğreniyor. Onların dilinden anlaman lazım. Eğitmenlik için yetiştirildik ama çocuk yetiştirmeyi tam öğrenmiyoruz. Yaşadıkça öğrendikçe algılayabiliyorsunuz.

Sıfırdan başlamak isteyenlerin belirli yetilere sahip olması gerekiyor mu? Yaş sınırı var mı örneğin? Veya hobi olarak da verim alınabilir mi?
Gizem: Çocukların gen geç 5 yaşında başlamaları lazım. Yetişkinlerde hobi olarak, güzel duruş ve esneklik kazanmak için tercih ediliyor.
Tuğçe: Çok kilolu olurlarsa önce kilo vermeleri lazım. Çok esnek olmasına gerek yok zaten esnetiyoruz ama 5-10 yaş arası bizim kadar esneyebilirsiniz. Vücudun esnemesi ergenlikte iyice bitiyor. Kasların hafızası olduğu için ne kadar esnetirseniz açılabilir ama sabır gerekli en az bir yıl verilmesi lazım.

Bugün çocuğunu jimnastiğe başlatmayı düşünen ebeveyne tek bir sözün olsa ne derdin?

Tuğçe: Çocuğunuzu gerçekten şuanki koşullardan kurtarmak için kesinlikle jimnastik ya da başka bir spora başlatmak zorundasınız. Şuan çocuklar her şeye hızlı ulaştıkları için hedefleri olmuyor ve depresyona giriyorlar. Uzun ya da kısa bir hedef konulduğu zaman ilerdeki hedefini belirleyebilir. O yüzde spor çok önemli. Jimnastik tüm sporların altyapısı olduğu için ilerde bıraksa bile; tenise, yüzmeye, basketbola, voleybola hepsine bir artıyla başlar

Türkiye’de varsa yoksa futbol diyoruz. Peki ya ritmik jimnastik? Gelişen bir branş mı? Siz destek gördünüz mü?
Gizem: Son Akdeniz Olimpiyatları’nda artistik jimnastikte erkekler iki alette birincilik kazandılar. Birkaç yerde gösterildi. Açık konuşmak gerekirse hiçbir ilgi yok. Sponsor olmuyorlar. Biz hiç destek görmedik. Pahalı da bir spor jimnastik. Yarışmada kostüm, aletler, kalınacak yer, hepsi para. Ritmik jimnastik çalışacak yerimiz bile yok. Çift antrenman yapmamız lazım ama biz 5 saatle yetiniyoruz. Yurtdışındaki olimpiyat şampiyonlarıyla aynı kampta çalıştım. İnanılmaz çalışıyorlar. Okula gitmiyorlar çünkü hocalar ayaklarına geliyor. Zaten üniversite hazır. Ha bir de şampiyon mu oldun? Evler, arabalar ve hayat boyu maaşın belli . Tabii şampiyon olursun. Biz yapabildiğimiz yere kadar yaptık. İnsan para kazanmak istiyor ve biz de kazanamadığımız için bıraktık.

Sporcu ve eğitmen olarak bu alanda gelecek planlarınız nedir?
Tuğçe: Profesyonel olarak çocuk yetiştirmeyi istemiyorum çünkü yoruldum. Halı ve salon kokusu bir süre sonra yoruyor. Ben daha çok kendi stüdyomu açıp, yeni insanlarla tanışıp, ders verebileceğim bir alan yaratmak istiyorum.
Gizem: Belki ilerde çok canım sıkılırsa jimnastikçi çocuk yetiştirebilirim. Bir fırsat sunarlarsa olimpiyat şampiyonu yetiştirmek isterim ama şimdilik hedefimiz kendimize ait bir stüdyo açmak.

*Röportaj 10sayfa dergisi ocak sayısında yayınlanmıştır.

Dilan Bozyel

1-NA4A1665


Fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel ile “bir günlüğüne” röportajı yaptık. Siz de “Neden fotoğraf?“ türevi sorulardan çok sıkıldıysanız, buyrun; keyifli okumalar!

-Bir günlüğüne bir nesne olsan ne olurdun? Sahibin kim olsun isterdin?
Fırça! Salvador Dali’nin en sevdiği boya fırçası olmak isterdim.

-Bir günlüğüne bir başkasının yerine geçecek olsan, kim olmak isterdin?
Jim Morrison! Paris’te otel odasında küvetin içinde intihar ettiği gün.

-Bir günlüğüne bir hayvan olsan, hangi hayvan olmak isterdin ve neden?
Yarasa! Siyah pelerinvari kanatlarını hissederek bir ağaç dalına ters konabilmek için.

-Bir günlüğüne zihin okuyabilseydin, kimlerin zihnini okurdun?
Babam ve annemin! Onları ne kadar hayalkırıklığına uğrattığımı öğrenmek isterdim.

-Bir günlüğüne dünyanın bambaşka bir yerinde çalışman gerekse ne iş yapardın?
Arizona’daki en eski kilisede rahip olup, günah çıkartanları dinlemek isterdim.

-Bir günlüğüne çağ değiştirebilseydin hangi zamana giderdin?
Paleoitik çağ, kesinlikle!

-Bir günlüğüne bir müzisyen olsan, konserinde söyleyeceğin son şarkı ne olurdu?
Madonna olup, makyajsız ve kostümsüz halimle The Doors-The End söyleyerek sahnelere veda ederdim.

-Bir günlüğüne başbakan olsan vatandaşlarına neyi yasaklardın?
Faşist, savaş yanlısı ve kapitalist sisteme hizmet eden her şeyi ve herkesi yasaklardım.

-Bir günlüğüne tarihe hükmedebilseydin neyi değiştirirdin?
Popüler kültürün çıkış anını durdururdum.

-Bir günlüğüne bir süper kahraman olsan, gücün ne olsun isterdin?
Batman olabilirdim, gezegendeki bütün savaş çocuklarının hepsine mutluluk dolu bir hayat yaşatan bir ülke kurardım. Eğitim, mutluluk ve barış öncelikli bir ülke. Paranın ve diğer güçlerin işe yaramadığı, sadece çocukların yaşadığı bir ülke.

-Bir günlüğüne bilim adamı olsan neyi bulmak isterdin?
Işınlanmayı, bavul ağırlığından ve yol yorgunluğundan çok sıkıldım.

-Bir günlüğüne erkek ilk yapacağın şey ne olurdu?
Nü fotoğraflarımı çekerdim.

-Bir günlüğüne Noel Baba olsan kime ne hediye verirdin?
Farklı frekansa sahip olduğu için hiçbir balinayla anlaşamayan Dünya’nın en yalnız balinasına bir balina frekans çevirici hediye etmek isterdim.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi Ocak sayısında yayınlanmıştır.

Can Bonomo

can bonomo

İstanbul gibi, kalbi hep güzel adam!
Yazıyla kendini daha iyi ifade ettiğini söylüyor ama samimiyetini İstanbul müziğiyle, şiirleriyle, konuşmasıyla, bazen şapkasını takıp gülümseyişiyle bile hissettirebilen bir isim Can Bonomo. Yeni albümü “Bulunmam Gerek” çıkmadan önce biraz albümden, biraz hâlinden, biraz da hislerinden konuştuk.

Aşktan ve Gariplikten albümü için, daha önce cesaret edemediğin şeyleri yaptığını söylemiştin. Yeni albümle birlikte sormak isterim. Bu albümün kaydına başlarken belli bir planın var mıydı, varsa istediklerinin hepsini yapabildin mi?

Aşktan ve Gariplikten’de de bir planım yoktu. Bu albümde de bir planım yok aslında. Yani çizdiğim bir güzergah var ve o güzargahın bir başı bir de sonu var ve ben de belli bir direktifte ilerliyorum gibi bir durum yok hayatımda. Aşktan ve Gariplikten çok samimi bir albümdü. Daha önce cesaret edemediğim şeyleri yapmak demek Türkiye’de dinlenmeyeceğini bildiğin halde sadece yapmak istediğin müziği yapmak demekti. Öyle yaptım zaten ve dinlenmedi. Mesela türkü vardı. Biraz uçarı bir albümdü. Bu albüm pek öyle olmadı. Daha ağırbaşlı, daha ayakları yere basan bir albüm oldu. En sonunda tamam bu çocuk ne anlatmak istediğini ve nasıl anlatmak istediğini öğrendi ve artık daha olgun bir yolda ilerliyor gibi bir albüm oldu.

İçerikte sürprizler var mı?

Özellikle dur insanları şaşırtayım, sağ gösterip sol vurayım gibi bir niyetim yoktu. Fatma Turgut albümün vokal koçluğunu ve aynı zamanda back vokalliğini yaptı. Bir de Sattas’dan Orçun’la bir düetimiz var. Reggae bir şarkı yazdım. Ya ben niye reggae yazdım dedikten sonra ben bunu söylemeyeyim bari reggaeden anlayan biri söylesin dedim. Benim asıl niyetim şarkıyı Orçun’a söyletmekti. Sonra Orçun’la beraber çalışırken baktık çok sinerjik oldu, birlikte söyledik.
Sinema eğitimin olduğu için şarkıları yazarken müzik için belli sahneler hayal ediyor musun diye merak ediyorum.
Benim şarkı yazmam öyle artistik bir ritüel gibi değil. İş gibi yazıyorum. Sabah belli bir saatte kalkıp belli bir saate kadar yazı yazıyorum. Bunların bazıları beste oluyor bazıları şiir oluyor ama ‘bana ilham gelmesini bekliyorum ya da çok çok içip hüsrana uğruyorum ve çarpıcı bir takım şeyler yaşıyorum’ u beklemiyorum. Yazmak benim işim zaten ve yazıyorum. Yaptığım işin tabii ki artistik bir güdüsü var ama beni tetikleyen şey tamamen yazmak istemem.

Şarkı sözü yazarken şiirde olduğu kadar özgür müsün?

Hayır. Olmadığımı bu albümde öğrendim açıkçası. Her şeyi yazabiliyoruz zannetmiştim ve bugüne kadar da her aklıma geleni hakikaten yazdım. Şiirlerim gibiydi ama bu sefer insanlar hakikaten insanlar beni anlasın istedim ve sadece benim anlayabileceğim, kendi dilimde değil de herkesin konuştuğu ortak bir dilde yazmam gerekti. Dolayısıyla duygu geçirgenliği çok yüksek olacak bu albümün çünkü Türkçe. İnsanların birbiriyle anlaştığı dilde yazmaya özen gösterdim ama bu öyle bir özgürlük yok diye değil. Öyle yazmak istedim öyle oldu.
Kendinle ilgili anlaşılmadığını düşündüğün ne var?
Ben kendimi konuşarak çok fazla ifade edemiyorum yazarak daha iyi ifade edebiliyorum. Çok haklı olduğum bir konuda dahi çok haksız çıkabiliyorum 15 dakikalık bir konuşma içinde dahi. Yazarak ifade ettiğimde öyle bir problem yaşamıyorum. Karakterimle ilgili dem vuracağım bir şey varsa konuşarak kendimi ifade etmekte zorlanıyorum.
Özel hayat, modern dünyanın bizden götürdükleri, ülkenin gidişatı… Nasıl dengeli kalıp enerji topluyorsun?
Sürekli isyan eden ya da acı çeken sürekli mutsuz olup mutsuzluğundan beslenen ya da mutsuzluğuyla ilgili işler çıkartabilen biri değilim. Sadece, hayattan besleniyorum. Bana enerji veren şey insanlar, döngü, hayatın kendisi. Genellikle mutlu bir insanım. Çok mutlu bir insan da değilim. Normal bir insanım işte.
Müziğini “İstanbul müziği” olarak tanımlamıştın. Morrissey bir röportajında İstanbul’la ilgili kendisine yöneltilen bir soruya “halkın sokaklarda olduğu şehirleri seviyorum çünkü daha az yalnızlık hissediyorum” demişti. Sen İstanbul’u koklayınca ne hissediyorsun, İstanbul’la ne konuşuyorsun?
İstanbul karmakarışık bir yer. Eklektik bir dokusu var. Ben İzmir’den geldim. Orda büyüdüm ama İstanbul’da adam oldum. İlk dayağımı da burada yedim, ilk kazığımı da burada yedim. İstanbul dolayısıyla benim için çok özel bir yer. İzmir’de büyüdüğüm için çok mutluyum. Onu hiçbir şeye değişmem ama İstanbul’da yaşamak beni aslen ben yapan şey. İçimden çıkan şeyleri İstanbul olmasa kendime saklardım. Dışarı çıkmazdı. İstanbul müziği de buradan geliyor aslında. İstanbul müziği tıpkı İstanbul gibi, eklektik bir müzik. Her yerinde şuan çalmakta olan enstrümanların derlenip toparlandığı bir müzik. Karmakarışık ama aynı zamanda belli bir dokusu var. Aslında kaotik ama belli bir düzen içinde ilerliyor.

Daha bir kendini bulma mı var?
Arama var aslında. Bir arayış. Hedefleri olan ya da bir yolda ilerleyip sonuca varmaya çalışan bir insan değilim. Müziğimin de öyle olabileceğini düşünmüyorum.

Yalnız hissediyor musun kendini?

Evet, bazen çok yalnız hissediyorum. Bazen çok mutlu, bazen çok mutsuz. Yani insana dair bütün hisleri yaşıyorum. İstanbul’un da etkisi oluyor bazen ama yenicem seni İstanbul gibi bir kaygım yok.
Bir sanatçı müzikte birçok kişilikte karşımıza çıkabilir. Senin albümlerinde her zaman “kendin” olduğunu hissediyorum. Kendini başarmış buluyor musun?
Kendim olmak konusunda kendimi çok başarılı hissetmiyorum. Hissetmek de istemem çünkü o zaman bir mücadele kalmaz hayatımda. Arayış ya da bir beklenti kalmaz. Kendimi tamamlanmış hissetmiyorum dolayısıyla. Müziğim de öyle olmamalı. Sürekli başka yerlere gitmeli. Sıçrayış yaşamalı, bazen düşmeli. İnsan hayatı gibi olmalı. Benim yaşadığımda normal bir hayat ve normal beklentilerim var. Ben oldum tamam artık demek istemiyorum.

Kısa zamanda büyüyen bir kemik kitlen var. Hayranların senin müzikteki dilini, görüşlerini, görüntünü kendilerinin bir yansıması olarak yorumluyor olabilirler mi?

Dediğin gibi olmasını umarım ben de. Bana ait olan şeyler onlara da çok yakın geliyor ki beni kendilerinden görüyorlar ve benim birtakım problemlerimle beraber başa çıkıyoruz. Ben sahnedeyken, albüm ya da şiir kitabı çıkardığımda benimle birlikte bir mücadele veriyorlar çünkü onların yaşadığı zorluklar ya da sıkıntılar benimkilere yakın ya da mutluluklarımız benziyor. Bu bence samimiyetle alakalı bir şey. Ne kadar samimi, gerçek ve geçirgen olursan insanlar da seni öyle değerlendirip öyle seviyorlar.

Bu açıdan popülariteye bakış açın nasıl?

Şöhret çok yapay bir şey. Bir insan şakası. Her an gelip her an gidebilir. Andy Warhol’un dediği gibi herkes on beş dakikalığına meşhur olabilir. On beş dakika sonra hiçbir şeysindir. Ben şuan paralel evrende çok uzunca bir on beş dakika yaşıyorum ama bu geçebilir. Henüz doldurmadım bence bu on beş dakikayı. İçinde elimden geldiği kadar çok şey anlatıp kalıcı olmam lazım. Bunu sadece öldükten sonra hatırlanmam için değil öldükten sonra da insanların hayatını değiştirebilmek ve bir şeyleri devam ettirebilmem için yapmam lazım.

Müziğinizin sahne performanslarınıza da yansıyan farklı ve etkileyici bir tarafı var.
Kötü dans ediyorum onu mu diyorsun? (gülüyor)

Hayır bence kötü değil. Konserlerle ilgili değişik konseptler, yenilikler olacak mı?
Biz aynı çocuklarız. Back vokaller için bir kız arkadaş eklenebilir. Sahnede değişik bir şey yapmıyorum. Işık bile yoktur bizim sahnemizde. Umarım gelişince olur bir şeyler. Biz sadece içimizden geldiği gibi çalıyoruz ve o da bizim sahnemizi çok eğlenceli yapıyor. Biz altı kişi bir tarafa bakarken yüzlerce kişi bize doğru bakıyor ve hepimiz, bizden akan enerjiyle onların sevinip üzüleceğinin ya da zıplayıp bir kenarda oturacağının farkındayız.
Böyle daha yalın mı devam etmek istiyorsun? Yoksa şöyle bir show yapsak deyip de yapamadığın şeyler oluyor mu?
Öyle bir showu anlıyorum ama öyle bir show istemiyorum. Biz çalalım onlar dinlesin de değil. Biz çalalım ve hep beraber söyleyelim. Showun bir parçası olsunlar. Show çok matah bir şey olmasa da olur. Birden bire on tane kadın dansçı gelip de bütün showu değiştirmese de olur. Biz yine çalalım ama hep beraber söyleyelim izleyicinin kendisi show olsun.

Ana akımın dışındaki isimler mütevazi bir müzik hayatı geçiriyor. Büyük plak şirketleri, bağımsız müziğin önünde bir engel olabiliyor. Sen de ana akım dışarısından geldin. Bugünkü müzik dünyasının kendi içerisindeki sistemin değişmesi, dinleyicinin yön vermesi mümkün mü sence?

İstiyor mu acaba ben de onu düşünüyorum. Alanın ve satanın memnun olduğu bir politikada değiştirecek çok da bir şey yok. Ben çok takip etmiyorum. Müzik dünyasında neler oluyor farkında değilim. Arkadaşlarımın şöyle bir şey oldu dinlesene dedikleri şeyleri dinliyorum. Televizyon izleyen, olan biteni her an bilen biri değilim. Ana akımı çok takip etmiyorum. Büyük plak şirketlerinin evil olup olmadığını bilmiyorum. Çok alternatif iş çıkıyor da plak şirketleri sırtını mı dönüyor yoksa öyle kalmak istedikleri için mi kalıyorlar bilmiyorum. Ben iki albümümü kendim çıkardım. Bu albümü büyük bir plak şirketinden çıkardım. Bu beni nereye götürüyor nasıl bir fark yaşıyorum bilmiyorum. Ben ana akım olmuş oluyorum o zaman. (gülüyor)

İleriye dönük olarak alternatif isimlere yardımcı olmayı düşünüyor musun?
Kendi rüştümü ispatlamış olduğumu hissetmiyorum ama ileriye dönük tabii ki çok isterim. Bir stüdyomuz olsun ve alternatif müzik yapan arkadaşlarımız gelsin, beraber müzik yapalım. Bir plak şirketimiz olsun ve yardımcı olalım ama şuan kendi hayatımı idare etmek benim için bir iş zaten. Belki yaşlanınca…

Son olarak, bundan sonra nerde “bulunman gerek”?
Ait olduğum yerde bulunmam gerek. İnsanlar beni nerde arıyorsa orda bulunmam gerek.

*Röportaj 10sayfa dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.

123

123

Güney şehirlerinde yaşayan Aksel, bulduğu beyaz bir baykuş ile ruhani bir arkadaşlık yapmaya başlar. Kuzeye doğru yaptıkları yolculuk bir ormanda, bir baykuşlar diyarında ve Anja adlı bir balinanın sırtında sürer. Bir de bu tanışmayı sağlayan tren makinisti Arve var. 123’ün ilk 3 albümleri bu hikayeyi anlatıyordu. Onlar etkileyici müzikleriyle hayallerine devam ederken, ben de hikayeleri konuşmak istedim.

Bir baykuş, bir balina ve bir tren makinisti… Bu hikaye nasıl doğdu? Ya da aksine bu ruhani yolculuk mu sizi bir araya getirdi?
Hikaye yüzünden biraraya gelmedik elbet, birlikte müzik yapmaya başladıktan çok sonra doğdu hikaye. Kitaplı bir albüm yapma konusundaki ilhamı Netame’siyle Deniz Cuylan vermişti evvela. Baykuş, bir eski bir çantanın üzerinden göz kırptı girdi hikayeye, balina Jack Irons’un Yield’da çaldığı davulun kaplamalarında vardı, aslen sadece bir tren makinisti olmayan, ormanın efendisi olan Arve ise ismini Norveç’li bir trompetçinin isminden alıyor. Balina olan Anja ve O’na ulaşmaya çalışan çocuk Aksel de aslen Norveç’li bir müzisyen ve yazar olan Ketil Björnstad’ın bir kitabından fırladılar.

Yarattığımız dünyanın, yaşadığımız hikayelerin bir nefesi midir müzik? Siz nasıl anlamlandırıyorsunuz müziği?
Yarattığımız dünyanın bir film olduğunu varsayarsak müzik bunun sesidir. Müzik bizim için artık organize ses olmaktan çıkıp organize suça döndü.

Onları ilk çaldığınızda nasıl hissediyorsunuz?
Nasıl hissettiğimizden çok ne hissettiğimiz ve hissettiğimiz şeyi ne yoğunlukta hissettiğimiz önemli. Bir müziğin doğaçlamayla doğan ilk icrası bazı kıpırtılar, çarpıntılar ve heyecanlar yaratıyorsa aklımızda kalıyor, yoksa uçup gidiyor.

Ayrılık, hikayeleri nasıl etkiliyor? Doldurulmayan boşluklar var mı içinizde? Yoksa daha çok birikiyor musunuz birlikte?
Ayrılık olunca ölüm gibi bir şey oluyor ama kimse ölmüyor. An’da acıyan ama uzun vadede anlaşılabilen bir duygu bir şeyden / kimseden ayrılmak. Ve öldürmeyen şey güçlendiriyor.

En çok ne yakışıyor sizin hikayenize? Olmazsa olmazınız nedir hayatta?
Aksel, Arve ve Anja’nın, üçünün birden, yapayalnız olmaları ve aslında tam olarak hiç kesişememeleri, birbirlerini bulmalarından çok birbirlerini aramalarının cazibesi hikayenin merkezi bence. Olmazsa olmazımız yok.

Neyi sevmezsiniz başka hikayelerde? Ne uzaklaştırır sizi başkalarından?
İki satır arasında, aniden, ölmesini birinin. Bir gün, yıllardır çok iyi tanıdığını sandığın biri bile, öyle ansızın, samimiyetsiz bir şey yapar, uzak ve yabancı kokar, sen de uzaklaşır gidersin.

Karanlık bir hikaye nasıl aydınlanabilir? Kendimiz mi başka biri mi yakmalı ışığı?
Bilmem. Kim yakıyorsa yaksın ışığı. Yazının içindeki esrar gitmesin yeter.

Başka hayatlara dokunuyor müziğiniz. Ne sağlasın, ne değiştirsin istersiniz onların hikayelerinde?
Bir keresinde iki denizci ile Aksel albümü üzerine söyleşi yapmıştık, komutanlarının emri üzerine gelip bizi bulmuşlar. Savaş gemisindeki en huzurlu şeyleri bizim müziğimizmiş. Düşünsenenize korkunç gürültülü bir makine dairesinin üzerindeki bir kamarada Aksel çalıyor tüm dinginliğiyle. Bir şey değiştirir mi önemi yok, belki biraz iyi gelebilir, belki biraz üzebilir ama sonunda müzik bu biter.

Hikayenin kahramanları yalnızken nasıldır? Mesela ne söylersiniz aynadaki yüzünüze?
Yalnızlık ihtisas alanları bu karakterlerin. İyi bilirler kendilerine yetmeyi. Bilemediklerinde çıkar gezerler başka yüzler görebilmek için. Başka yüzlerde kendilerine benzeyen şeyleri ararlar. Aynaya bakıp ta sorulabilecek tek iyi sorudur: Kimsin sen?

Mutlu musunuz kendi hikayenizde?
Her gün yeni bir gün.

Nasıl bitsin istersiniz hikayenin sonu?
Bitmesin diye B ile başlayan üç karakter daha doğdu: Bad, Brad ve Bard. Bu dünyadaki zamanımız yettikçe bu üçlemelere devam ederiz diye hayal ettik. Kısmet.

Bir kereliğine mümkün olsa, kendi yaşamınızdan farklı nasıl bir hikayede olmak isterdiniz?
Elektriğin olmadığı bir dönemde, elimizde mumlar ve şarap kadehleri, soğuk bir meyhanede, dostlarla, gelecekte bir gün bütün dünyayı birbirine bağlayacak ya da bütün dünyayı birbirinden ayıracak olan şeyin ne olabileceğini tartışıyoruz mesela.

*Röportaj 10sayfa dergisi Aralık sayısında yayınlanmıştır.

Leyla Alaton

leyla alaton

“Şans bile kapıyı açarsan içeri gelir”
İlk girişimcilik hikayesi New York’da okuduğu sırada Türkiye’den götürdüğü kemerleri satmasıyla başlıyor. Ciddi bir para elde ediyor öğrenci Leyla Alaton bu satışlardan. “Fax makinelerinin yeni çıktığı zamanlardı düşün, bu beni dinazor yapıyor belki ama ben hiç öyle değilim” diyor. Soyadına yaslanmadan adını duyuruşunu dinliyorum içten bir taktirle.
İnternet dünyasının girişimciliğe etkisini konuşuyoruz. İnternetin herkese aynı kaynakları ve aynı bilgiyi sunmasıyla yarattığı eşitliğe dikkat çekiyor. Artık kimsenin benim daha çok param var, senin daha çok tanıdığın var diye bir ayrıcalığının kalmadığını söylüyor. “Çok daha demokrat, çok daha eşitlikçi bir dünya.. “
Başarıda şans faktörünü de irdeliyoruz. Allah’ın huzuruna çıkıp bir milli piyango kazanma fırsatı vermedin bana diyen adama, Allah da “Bir bilet alsaydın ya” demiş. Fıkrayı anlatıp ekliyor: “Ben sana kapıyı açarım ama sen kapıyı gösterme zahmetine gir, şans bile kapıyı açarsan içeri gelir “
Artık gençlerin dünyasındayız diyor Leyla Alaton. Yaratıcılığın önemine, gençlerin düşünebildikleri tüm çılgınlıkları gösterebildikleri, paylaşabildikleri çok daha adil bir dünyada olduğumuza değiniyor.

“Boğayım, boğayı boynuzlarından tutmak lazım”
Mesleki disiplinlerini sorduğumda, babasından ve Üzeyir Hocasından öğrendiklerini anlatıyor. Böyle çıtası yüksek iki insanın yanında bulunması ona çok şey katmış. Babamdan ne istesem, yazıp çantasının üstüne koymamı isterdi, şimdi ben de öyle yapıyorum çocuklarıma, her şeyi yazıyorum diyor. “Ertelemezsen birikmez” Hiçbir şeyi ertelemediğinin de altını çiziyor.
“Boğayım, boğayı boynuzlarından tutmak lazım. Hep b,c planı düşünürüm. Olmadı mı? Next? Dökülmüş mesela süt, onu aynı miktarda geri koyamayacağımıza göre b planı..”
Gençlere tavsiyelerini de almak istiyorum. Üniversitelere konuşmalar yapmaya gittiğinde de değindiği temel noktalar çok önemli. Çok çalışmanın ve sebat etmenin hep faydasını gördüğünü belirtiyor. Bir cv değerlendirecek olsanız nelere dikkat edersiniz dediğimde “Öncelikle staj çok önemli diyor. Mutlaka yaz tatilinde çalışılmalı. Sevdiğiniz bir meslekle ilgili mutlaka çalışmalısınız. Ne kadar sevdiğini anlamak için de. Sadece o havayı koklamak için bile yapmak lazım. Kim kaçta geliyor, kim ne yapıyor sadece ofisin atmosferini koklamak yeter. “ Stajyerlikte bir patronunuzdan alacağınız e-mail adresinin bile şansınızı yaratmak için fırsat olduğunu, kahvesini getiren bir çocuğun bile e-mailine cevap verip ona fikir desteği sağladığını söylüyor.

“Kadın kendisiyle barıştı”
“Ben inanılmaz derecede ümitliyim. Hukuk okuyan yüz öğrenciden sekseni kadın. Hukuk gibi detay geretiren mesleklerde kadınlar çok çok iyi.”
Eğer Leyla Alaton’un Ted konuşmasını izlerseniz sadece “Kadın Uyandı” adlı konuşmasıyla bile bu konudaki doğru tespitlerini görebilirsiniz. Herkesin kendi başının çaresine baktığı yeni dünya düzeninde, kadının kendini yeni bir çerçeveye aldığını ve Türkiye’de kadınların iş hayatında artık daha çok yer aldığını anlatıyor. Evliliğin ertelenebildiği, çocuk yapmanın şart olmadığı, anne baba baskısının azaldığı bu zamanlarda çalışmayan bir kadın gördüğümde “ Bu kadının nesi var, diye düşünüyorum. “ diyor.
Leyla Alaton’un iş dünyasında birbirinin kuyusunu kazan, birbirini kıskanan kadınların artık geçmişte kalmasını ve birbirine güvenen kadınların iş dünyasında birlikteliğini, birbirlerini sabote etmemelerini savunan “kızkardeşlik modeli” var. Bu modelin örneklerini artık sıkça gördüğünü paylaşıyor ve dikkat çekiyor:
“Erkeklerde gizli bir hiyerarşi vardır kimse kimsenin ayağına basmaz herkes yerini bilir. Bizde de artık böyle olmalı kendi kendimize savaşmamalıyız.”

“Evlilik çift kaymaklı ekmek kadayıfı”
Boşanmış bir kadın Leyla Alaton. İki erkek çocuğu var ve onların hayatındaki en büyük sınav olduğunu söylüyor. Kariyeri önemli bir noktadaki bir kadın için evlilik önemli bir karar. Başından bir evlilik geçmiş bir kadın olarak evlilik ve kariyer ilişkisini yorumlamasını istedim. “Ben evliliğe kesinlikle karşı değilim. Doğru kişiyle evlenirsen. Onu ne zaman anlıyorsun? Hayatının sonunda. Onun için problem orda. En güvendiğin insanla beraber en değerli varlını yapıyorsun adı çocuk evini paranı pulunu hayatını paylaşıp üstüne bir de seks yapıyorsun. Çift kaymaklı ekmek kadayıfı. “
Dengenin sağlanabilmesi için evliliğe girerken eşit başlamanın önemli olduğunu söylüyor ve kadının kendi seçimlerini yapabilmesi için ekonomik özgürlüğünün olmasının neden bu kadar çok üstünde durduğunu hatırlatıyor.
“Evliliğe girerken eşit başlamak önemli. O zaman sen de çocuk olunca benim Singapur!da satış bayisi bilmem ne toplantım var. Bu hafta sen idare edeceksin çocuğu olacak.Ben böyle bir eşitlikten, böyle güzel bir aileden bahsediyorum. O zaman çocuk anne babayı eşit görür dışarıda kadınları dışlamaz, hepsi birbirine bağlı bunların.”
Çocuk sahibi olmakla çok daha yumuşak, çok daha anlayışlı, çok daha insan olduğunu ve çocuklarına öğretirken öğrendiğini anlatıyor. “Çok iyi bir tımar şekli. Tımar ediyor insanoğlunu çocuk sahibi olmak.”

“Ben olsaydım beni takip ederdim”
Bir gününün nasıl geçtiğini soruyorum. 6.30-7.00 gibi kalktığını ve çocuğunu okula bıraktıktan sonra yürüyüşünü yapıp ofise geldiğini söylüyor. Erken kalkmanın önemli bir disiplin olduğunun altını çiziyor.
Sosyal medyayı da iyi kullanan bir isim Leyla Alaton ve sosyal medyanın bizi çok oyaladığını ama sevdiğini söylüyor. “Sosyal medyadan dolayı hayatımız çok değişti. Türkiyede en çok gördüğüm şey önyargılı olmamız. Onlara soft bir bakış açısı göstermeye çalışıyorum. Birgün yardımcım Hülya Hanım’a ben olsaydım beni takip ederdim, dedim. İyi şeyler paylaşmaya çalışıyorum. “
Yahudi bir baba ve Protestanlıktan evliliği için Yahudiliğe geçmiş bir annenin kızı olduğu için inanç yapısını da merak ediyorum.
“Din misyonum olmadı bunun eksikliğini hissetmiyorum. Bütün problemlerin bundan dolayı çıktığını düşünüyorum. Dinin önemsizleşmesi gerektiğini düşündüğüm bir dünyadayım. Üzülüyorum dinin sadece önemsendiği bir dünyaya gitmekte olduğumuza tam tersi olması gerekirken bukadar teknoloji varken bu kadar dünya şeffaflaşmışken nasıl bu kadar din adına insanlar bu kadar manipüle edilebiliyor bunu şaşkınlıkla görüyorum ve üzücü olduğunu düşünüyorum. Herkesin kendi inançları olması ve ona göre yaşaması gerektiğini düşünüyorum.”

“Darüşşafaka’ya yatır paranı geleyim”
Bunca konuşmanın üstüne, ne besliyor bu kadını gerçekten diye düşünüyorum. ” Çok önemli etrafında doğru kişilerin olması. Akıllı pozitif yapıcı ileriye götüren insanlarla takılın. Down eden b.ktan parazitlerle olmayın. Bunu ayırt etmeyi bu yaşta anlıyorsun. Beni öğretmek besliyor. Manevi olarak tatmin ediyor. Şirketlerden konuşmaya çağırıyorlar beni. Darüşşafakaya yatır paranı kızların okuması için, geleyim diyorum. Vakıf dernek değilse para versin istiyorum. Para verilmeyen şeyin değeri yok.”
Değerli tüm cümlelerinden sonra, hayatınızdan memnun musunuz diyorum son olarak, gülümseyerek yanıtlıyor,
“Gittikçe daha memnunum, gittikçe.. “

*Röportaj 10sayfa dergisi Ekim sayısında yayınlanmıştır.

İsmail Saymaz

ismail saymaz

“BİR İNSANI ASKERE ALMAK KADAR ZORDUR HABER YAPMAK”

2012 yılından bu yana 1070 askerin intihar ettiğini biliyor muydun? 2009 yılında İstanbul Emniyeti’nin Marmara Bölgesi e-maillerine erişim yetkisi aldığını? Ali İsmail Korkmaz, hayata dönüş operasyonu ve daha niceleri… Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) örgütünün 100 basın kahramanı ödülünü de vitrinine ekledi. 20’ye yakın dava, 7 kitap ve kalbi güçlü atan bir gazeteci; İsmail Saymaz!

ODTÜ, sinema, park, şehir eylemleri.. Özellikle geziyi baz alırsak sizce yeni neslin kendi değerlerini göstermesi miydi? Öyleyse bu yeterli miydi ? Yoksa Gezi’ye yetmez ama evet mi dersiniz?

Gezi parkı ve gezi parkının artçı eylemliklerin temel karakteristiği şu; çoğunlukla Türkiye’nin orta sınıfı diyebileceğimiz, bir ölçüde kalburüstü ailelerinin çocukları ya da kendilerinin yoğunla destek verdikleri eylemlerdir bunlar. Bunlar şehirli eylemlerdir. Tam anlamıyla burjuva eylemleridir.
Bu kuşağın kendisini temsil etme olasılıkları tıkandı; aslında sokağa çıkmalarının en önemli özelliği bu. Yani eski kuşak partilerin hantal yapıları bu kuşağın kendisini ifade etmesinde engel oluşturuyor. O partilerde olsalar dahi itirazları mecliste karşılık bulmuyor çünkü bu partilerin herhangi bir muhalefet etme yeterlilikleri kalmadı. Derneğe, sendikaya, demokratik bir örgüte üye olsalar, bunun da tehlikeli hale geldiği bir süreçten geçtik. Dolayısıyla bu kuşağın örgütlenmeye yönelmesi de çok güç.
Bütün siyasal temsil olanakları tıkandığında, yapacakları tek şey doğrudan demokrasidir yani sokağa çıkmaktır. Eğer bir başkasının kendisini temsil etme olanağı kalmamışsa, kendi kendilerini temsil etmektir, o da Gezi Parkıdır. İnsanların kendi kendini temsil ettiği bir yerdir.
Gezi Parkı’nın bir kitle tarafından uzun soluklu olmadığı yönünde okunmasının sebebi de bu kuşağın eylemliliğini anlamamaktır. Bu kuşağın eylemi zaten buydu. Gezi Parkı’nı uzun soluklu hale getirecek bir örgüt olmadığı için sokaktan çekilmesinden daha doğal bir şey olamaz. Fakat Gezi Parkı, bu kuşağın kendisini dönüştürerek bulunduğu her noktada, bilgisayar başında, sokakta, evde eylemlerini sürdürmesiyle devam edecek. O, kendi temsiliyetini başka biçimlerde var edecek.

Polis şiddeti üzerinde durduğunuz konulardan biri. Kırsalda jandarma ya da şehirde polise yardımcı olan güvenlik birimleri de şiddet kapsamında mıdır? Resmi şiddette güvenliğimiz ne kadar?

Gezi Parkı’nın merkezini oluşturan kuşağa göre devlet şiddeti aslında çok uzakta olup biten bir şeydi. Bu yüzden gezi parkı döneminde devlet şiddetiyle karşılaştıklarında işte bu denli yoğun tepki gösterdiler. “Biz bu ülkenin yurttaşlarıyız ve bu şiddet neden” dediler. Oysa onların karşılaştığı polis copu, atılan biber gazı aslında daha dün kürdün mağdur olduğu, çingenenin başına inen, yoksulun ensesinde patlayan şiddetti. Dolayısıyla bu kuşağın bu şiddetle karşılaşması sonuçları bakımından olumsuz ama tarihteki rolü bakımından olumlu oldu. Devleti tanıdılar. Yani Yaşar Kemal’in deyimiyle “Allah’ı tanımayan çocuk” meselesi. Allah’ı tanıdı çocuklar, o bakımdan çok isabetli oldu.
Şu doğru; kırda jandarma, şehirde polis ve metropollerde özel güvenlik meselesi toplumu giderek yaşayamaz hale getirdi. Bu kadar güvenlik ihtiyacının açığa çıktığı toplumun neden güvensiz olduğunu bir kere sorgulamak gerekecek. Bu toplumun varlıklı kesimlerini, toplumun diğer kesimlerinden bu denli korumaya iten mesele ne? Bunun üzerine kafa yormak gerekiyor ama şunu biliyoruz, her geçen gün bu toplumun temsil olanakları yitiyor. İktidar karşısında itiraz kabiliyeti köreltilmiş bir toplumun daha fazla susması ve iktidara bağlanması için kendisini güvensiz hissetmesi şeklinde bir manipülasyonla karşı karşıyayız. Toplum, etrafında ne kadar çok hırsız, terörist, tehlikeli ve eli kanlı unsur varsa ondan korkarak aslında huzurun bize kendisi olduğunu yansıtmaya çalışan iktidara bağlanacak. Bir güvenlik manipülasyonuyla, bir terör manipülasyonuyla karşı karşıyayız. Ta kendisi aslında şudur; bugün sokaktan devlete doğru değil devletten topluma doğru bir terör, bir tehdit, bir güvenlik riski vardır ve onun adı da özel güvenliktir, jandarmadır, polistir.
Kişinin yapabileceği sınırlı şeyler var. O şeylerden biri de bu somut ve resmi tehdidi bertaraf edebilmek adına devletin askıya almaya çalıştığı yasal hakların bütününü öğrenmek ve onların etkin biçimde kullanılmasını sağlamaya çalışmak. Bundan başka yapabileceği bir şey yok.

Metropolis belgeselinde yer aldınız. Belgeselde şiddetle ilgili değinilen ana başlıklardan biriydi eşcinseller. Eşcinselleri ezen toplum Bülent Ersoy’a neden böyle bir sevgi duyar? Yaşanılan bu çelişki nasıl çözülebilir?

O derin bir çelişki. Sadece Bülent Ersoy değil, popüler bütün eşcinseller için söz konusu. Şunu pekala biliyorum; 2005-2006 yılında, Tarlabaşı’nın ara sokaklarında, o giderek büyüyen insanların ölümüne yol açan polis şiddeti ilk olarak travestilerin, transeksüellerin bedeninde meşrulaştırıldı. Onları dövmek haktı çünkü. Erkekliğin her hali onlar üzerinden ıspat edildi. Durum böyleyken toplum neden Bülent Ersoy’u sırtında taşır, neden Zeki Müren’i sanat güneşi diye anar, neden Fatih Ürek’i alkışlayarak dinler onu ben de anlayabilmiş değilim. Çok sosyolojik bir vaka diyebilirim. Fakat Bülent Ersoy ve diğerlerinin imgesi, toplumun normalleştirdiği bir imge değil. “Evladın Bülent Ersoy olsun mu” diye sorarsan, “olmasın” diyebilir. Yani onu alkışlamasıyla onu hayatında normalleştirmesi arasında bir uçurum var sanki.

Esas Duruşta Cinayet insanın kanını donduran rakamlar veriyor. Zorunlu askerlik yasası kaldırılırsa yeni bir yasayla her şey düzelir mi?

İlk etapta Türkiye’nin yapması gereken sivil hizmeti getirmek. Yani üniversitelilerin, üniversitesizlerin, okumuşların, ya da okumamışların kabiliyetlerine göre askerlik hizmetinin silah altında mı değil mi buna karar verebildikleri mekanizmanın acilen oluşturulması gerekir. Ben örneğin, üniversitenin gazetecilik bölümünde okumuş biri olarak silah altına alınmak istemeyip kendi kabiliyetlerime göre bir yerde istihdam edilmeyi isteyebilirim. Bu hakkın tanınması gerekiyor. Türkiye söz verdiği halde bunu yerine getirmiyor.
Orta vadede zorunlu askerliğin kaldırılması gerekiyor. Askerde meydana gelen kuşkulu ölümlerin önemli bir bölümü genç mehmetçiklerin ruh halleri, ekonomik ve sosyal pozisyonları incelenmeden, onlarla ilgili detaylı envanterler hazırlanmadan, gelişigüzel alınmalarıyla başlıyor zaten. Bu cinayetlerin hepsi askere alınırken başlıyor. Bunlar arasında çokça psikolojik sorun sahibi genç var. Bunların önemli bir bölümünün askerde onurlarıyla oynanıyor ve değersizleştiriliyorlar. On sekiz ay içerisinde “tokat yemeden döndüm” diyebilen asker yok neredeyse. Durum bu olunca askerde gösterebilecekleri tek tepki ellerindeki silahla kendilerini vurmak oluyor.
Askeri hiyerarşi insanı o kadar askeri mühimmat olarak gören bir yapı ki, kendilerine temsil edilmiş, emri altındaki genç mehmetçiklerin hayatlarını bir ölçüde umursamayan bir mekanizma oluşturulmuş durumda. Zorunlu askerliğin kendisi şiddetin zemini. O şiddet zemini kaldırıldıktan sonra vaziyeti daha şeffaf biçimde görebiliriz. Bunu izleyecek mesele de askeri hizmetlerin tamamının TBMM’nin denetimine ve sivillerin kontrolüne açılması olmalı. Meclis her partiden delegelerle düzenli bir heyet oluşturarak birlikleri gezdirilmeli ve buradaki şiddet vakalarını ele alabilmeli, inceleyebilmeli, gerektiğinde hesap sorabilmeli.

TSK’dan olumsuz bir tepki aldınız mı?

Enteresandır, olumlu tepki aldım. Bir arkadaşım genel kurmayda yetkili biriyle görüştüğünü ve bu yetkilinin kitabımla ilgili “biz onu çok önemsiyoruz, hatalarımızı görmek bakımından faydalı oldu” dediğini bana aktardı. Yakın zamanda eski genel kurmay istihbarat daire başkanı emekli tümgeneral ve balyoz davası sanıklarından orgeneral Ahmet Yavuz’la buluştuk. Kendisi kitabımı okumuş ve notlar çıkarmıştı. Her ne kadar ayrıldığımız noktalar olsa bile kendisi bir asker gözüyle çok eleştirel, çok demokratik öneriler getirdi.
Polis şiddeti üzerine, işkenceye daha detaylı ve dayanıklı bir bakış getirmek için yazdığım Sıfır Tolerans ile kıyaslıyorum. O kitapta yer alan işkence haberlerim nedeniyle neredeyse polisler tarafından tutuklanmanın eşiğine gelmiştim. Polislerin bir kan davası haline getirdiği bir kitabım var, buna karşın bir de askerlerin “aslında hatalarımızı görmek anlamında olumlu” dediği. İkisi de aslında benzer içerikli kitaplar. Dolayısıyla kamudaki iki gücün, iki güvenlik sınıfının meseleye bakışının nasıl olduğunu ortaya koymak bakımından çok önemliydi.

Muhsin Yazıcıoğlu ve BBP ile ilgili yorumlarınız ardından bir karalama kampanyasına maruz kaldınız. BBP’yi bir tehlike olarak görmediniz mi?

Gördüm; hem BBP’yi hem ona bağlı Alperen Ocaklarını. Her türlü spekülatif, her türlü manipülatif eylem içerisinde yer alabileceklerini, bu bakımdan riskli bir gurup olduklarını düşünüyorum. Hatta ülkü ocaklarından daha riskli olduklarını düşünüyorum. Ancak onların riskli olması benim görüşlerimden sakınacağım anlamına gelmiyor. Ben bu görüşlere sahibim ve görüşlerimden hiç geri adım atmadım. Benim hakkımda şikayetçi oldular, suç duyurusunda bulundular ama ondan da sonuç elde edemediler. Keşke BBP’den çağırsalardı ve bu görüşlerimi yüzyüze dinleme imkanları olsaydı.
Twitter’da karalama kampanyası yapıldığında hakımda on iki saat içerisinde yirmi bin twit atıldı ve bunların büyük bölümü tehdit içerikliydi. O günlerde arkama bakarak gezdiğimi hatırlıyorum. Kampanyanın sivil olduğunu düşünmüyorum. İçlerinden birisi benim üç yıl önce ne kadar maaş aldığımı yazmıştı ve bu bilgiye sıradan biri sahip olamazdı. Bu bakımdan kampanyanın aslında resmi bir karalama kampanyası olduğunu düşünüyorum.

Kitaplarınızı yazarken hiç “başım belaya girer mi” dediniz mi?

İlk bir iki kitabımda oldu o. Mesela Erzincan davasını anlattığım Postmodern Cihat benim ilk kitabımdır. İlhan Cihaner’in Gülen cemaatini soruşturduğu için Ergenekon’dan tutuklandığı süreci anlatır. Mesela o kitabı yazarken ve yazdıktan sonra hakkımda 8 dava açıldı, bilgisayarıma Amerika’dan girildi, bilgisayarıma kitaplar eklendi ve garip garip şeyler oldu. O süreç riskli, tedirgin edici bir süreçti. Ben Hanefi Avcı’nın yargılandığı Devrimci Karargah davasını Hanefi Yoldaş adıyla yazmıştım. O günlerde de tutuklanabileceğimi söylemişlerdi.

Hakkınızda yirmiye yakın dava var. Diğer bir taraftan korkunç gerçeklerle yüzleşiyorsunuz. Alıştınız mı? Ruh sağlığınızı nasıl koruyorsunuz?

Birincisi, ben gazeteciyim ve meseleye profesyonel bakıyorum. “Her acıya duyarsızlaştım” dediğim zannedilmesin, kastım o değil. Ben profesyonel bir iş yapıyorum ve bu iş duygusallığı kaldırmaz. Doğruyu bulmak için de duygusallığı bir kenara koymak zorundayız. Her mağdurun her söylediği doğrudur anlamına gelmez, bunun için somut belgeler ve bulgular gerekir. Ben işkence haberi için bile kişinin dövüldüm demesini yeterli gören biri değilim. Sağlık raporu alırım, ifadesini alırım, önce savcılığa gitmesini beklerim. Bir insanı askere almak kadar zordur bizde haber yapmak çünkü karşımızda bizi yalanlamaya hazır devlet güçlerinin olduğunu biliyoruz. Güvenilirliği sağlamak için somut veriler üzerinden haber yapıyoruz. Onun için de duygusallığı bir kenara bırakmak ve bir mesleği icra ettiğimizi bilmek gerekiyor.
İkincisi, duygusallığın ardından korku ya da cesaret gibi bir bağlama da sıkıştırmamak gerekir bunu. Ben mesela korkuyor olabilirim; korkum benim işimi yapmama engel değildir. Cesur olduğum için de yapmıyorum; cesaretle de ilgisi yok. Sadece mesleki bir sorumlulukla açıklayabilirim bu durumu. Yargılanmak, resmi tehditlere maruz kalmak… Bunları artık iş kazası olarak görmeye başladım. Türkiye’de elektrik işçilerinin başına, tersane işçilerinin başına nasıl işin bir doğası olarak kaza gelebiliyorsa gazetecilik de o kadar riskli bir dönemden geçiyor. Kişinin bunlarla yüzyüze gelmesi artık normalleşmiş durumda ve bu da memleketin ayıbı, yapabileceğim bir şey yok.

Küresel anlamda neden haber yapmıyorsunuz?

O da çok önemli bir sorunumuz. Bir kere biz hala mahalliyiz. Bir insan hakları meselesini iki üç ülke üzerinden okuyamıyoruz. Örneğin insan kaçakçılığı meselesi. Bu meseleye çalışmak için Bangladeş’ten başlayıp İtalya’ya kadar ölçeği geniş tutabilecek bir gazetecilik altyapısı, entelektüel birikim, dil bilgisi gerekiyor. Belli ülkelerdeki metinleri doğrudan okuyabilmek, bu ülkelerin siyasi ve kamu tasarrufu bilgisine sahip olmak durumundayız. Bu donanımlarımız eksik; insan malzemesi bakımından da, gazetecilik hamuru bakımından da eksiğiz. Bu yüzden küresel çapta bir gazeteciliği icra edemiyoruz.
Mesleğimizde bunu yapabilen tek kişi Uğur Mumcu’ydu. Fransızca biliyordu kendisi ve silah kaçakçılığı meselesini, Abdi İpekçi cinayetini, papa suikastini incelerken meseleyi Türkiye’den alıp Porsika Adası’na, sonra avrupadaki Çekoslavakya’ya, oradan Belçika’ya sonra başkaca Avrupa ülkelerine götürebilen, bu coğrafyayı gezebilen ve bunun üstüne kitap yazabilen ender gazetecilerden biri. Biz henüz o çapta bir gazetecilik profiline sahip değiliz.

Sırada bizi ne bekliyor? Arşiv çalışması yaptığınız bir kitap var mı?

Önümüzdeki yıl için Gezi Parkı’ndaki ölümler ve yaralanmalarla ilgili bir kitap hazırlığındayım. İnsanların “2013 Haziran’ı ve sonrasında ne oldu” diye bir zaman sonra dönüp bakacakları bir kitabın ellerinin altında bulunması gerektiğini düşünüyorum.

*Röportaj 10sayfa dergisi eylül sayısında yayınlanmıştır.