Etiket: umay umay

Kemal Hamamcıoğlu Röportaj

IMG_8142


“YALNIZ VE YALNIZLIĞIYLA ÇOK GÜÇLÜ BAŞEDEN ÇOCUKLARI ANLATMAK İSTİYORUM!”

Şekersiz sade kahvesi güzel ellerinde, her soruma verdiği cevaplarla hisleri uyandıran, Kabin, Craft ve son olarak Kahramanlar Hep Erkek oyunlarıyla kalbimize yumruk atıp sonra sımsıkısı sarılan Kemal Hamamcıoğlu ile ‘gerçek’ olan ne varsa ondan bahsettik. Keyifli okumalar!

Seni uzun bir süre kültür sanat programlarında sunucu olarak gördük. Bir süre sonra tiyatroyla anılmaya başladın. Televizyonda olmak seni yorduğu için mi yoksa tiyatro hep içinde olduğu için mi böyle bir geçiş oldu?
Mimar Sinan’da Sinema okurken televizyoda çalışmaya başladım. Birden kendimi televizyon programı hazırlayıp sunarken buldum. Dört sene boyunca kendi başıma hem program hazırlayıp hem de sundum. Benim için genç yaşta çok iyi bir deneyim oldu. Ardından Yüksek Lisansı yine Sinema üzerine yaptım ama ekranın önünde olmanın yetmediğini anladım. Sonrasında da doktorayı bırakıp askere gittim. Orada yazma serüvenim başladı.

Askerden önce, çocukluğunda da yazıyor muydun? Onları saklıyor musun, dönüp okuyor musun mesela?
Yazıyordum, saklıyorum ama hiç dönüp bakmıyorum. Dönüp bakmaya vaktim yok. 7-8 yaşındayken yazdığım mektuplara bakıyorum ama onları açmak, o zamana geri dönmek başka bir şey. Yaşadığım hikayeler anıya sonra yazıya dönüşüyor.

“ARTIK YALNIZLIK NUMARASI KESEN KİMSEYE HAYATTA TAHAMMÜLÜM YOK!”

Çocukluğundaki yazıları saklıyor musun okuyor musun diye sorma sebebim senin oyunlarında belki yazarken amacın olmasa bile bizi çocukluktaki saf temiz duygulara götüren ve bizi bugünle sorgulatan, geçmişle yüzleşme gibi, ayna gibi gelen hisler olması. Sen de yazarken bu karşılaşmaları böyle yaşıyor musun ?

Tabii ki yazarken birçok şeyle, yazdığım karakter üzerinden de yüzleşiyorum. Karakterlerin hepsinde ben varım ama benim birçok yanım ve birçok olmayan yanım da var. Çocukluğun bu kadar hissedilmesinin sebebi naif ve hakiki olması o zamanların, kırılgan olması. İyi dediğimiz ya da bize dokunan her şeyin dokunmasının sebebi anlattığı şeyin pür olması. O yüzden yalın ya da duygusunu korkmadan ifade eden bir şey gördüğümüz zaman hemen çocuklukla ilişki kuruyoruz. Benim de çocuklukla kurduğum ilişki ağlak bir yerden ya da yalnız bir çocuktum falan değil. Zaten öyle bir çocuğu da anlatmak istemiyorum. Yalnız ve yalnızlığıyla çok güçlü başeden çocukları anlatmak istiyorum. Öteki türlü zaten herkes melankolik ve ağlamaya çok hazır. Artık ağlayan, melankolik, yalnızlık numarası kesen kimseye hayatta tahammülüm yok. Güçlü ve gülen, mutlu, bombok bir çocukluk geçiren ama bombok bir çocukluk geçirdim e hadi akşam nereye dans etmeye gidiyoruz? diyen insanların hikayesi beni artık sadece ilgilendiriyor.


“HAYATTA KAZA YAŞAMADAN KAZADAN ÇIKARMIYORSUN!”

Senin için çocukluğun nasıl geçti?
Mutsuz ama Şahika Tekand’ın bir derse birine dediği çok güzel bir laf vardı. Bir oyuncu birden sahnede ağlamaya başladı ve çocukken başıma böyle bir şey geldi böyle bir travma yaşadım gibi bir şey dedi. Şahika Tekand, oyuncuya bana hayat dersi olan çok özel bir şey söyledi. Ee o travmayı artık bırak, 30 yaşına, bırak artık o travma orada kalsın. Travmalarına sarılma! Artık ben de oralarda değilim ve o acılarımla flörtleşmiyorum.

Askerlikten önce uzun bir seyahate çıkmışsın.
Doktora yapıyordum. Askere gidecektim. Kendimi bulmak için çıktığım ve ilk kez tek başıma uzaklara gittiğim bir yolculuktu. Hollanda’ya gittim. Tek başıma gidip tek başıma yürüdüm doğum günümü kutladım. Böyle tek başına başka bir şehirde doğum günü kutlamak duygusal bir şey değil. Ben çok eğlenerek kutladım. Sonrasında ağladım. Sonrasında güldüm.

Sonra sana tanımadığın birinin sarılıp doğum gününü kutlaması var değil mi? Bizde yaşadığımız her acının herkesten daha çok, daha büyük olduğunu düşünme hali çok sık rastlanır. Sanatçıların da belki bunu, yaşadığını kullanması var. Sende de yine hepimizden acıları gösterme ama bir umut da verme durumu var. Senin oyunlarından çıkarken kalbinde bir şey yeşeriyor mutlaka.
Evet bu hikayeler böyle böyle oluyor. Yoksa “ne kadar acı çektim en büyük acıları ben çektim”le değil.Bir yandan da yazdığım şeyler de umut var ama umutsuzluğu anlatacaksam birisi intihar ediyorsa intihar ettiririm oyunda. Ucundan gösterilerek yapılan her şeye çok karşıyım. Küfür edeceksen küfür et. Yalnızsan yalnızım de. Oyunun sonunda ya da filmin sonunda birisi ölüyorsa ölsün. Ben çok kibarım, çok ahlaklıyım yalanına sanatta yer yok.

Askerlik psikolojik olarak çok zor bir şey ama sen ordan çok verimli döndün. İlk olarak Çağ Çalışkur’u arayıp oyun yazdığını söylemişsin.
Orada üç köpeğe onlarca kediye bakıp benim dönmemden bir hafta önce onları Alay’dan toplamaya geldiklerinde biri iğneyi yiyip ayağımın ucuna gelip ayaklarımın ucunda öldü. Şımarık’tı adı. Onun ölü bedenini arabaya ben taşımışım o gün. Dönmeden bir gün önce izne çıkabildim. Gidip bütün barınaklarda bakıp onu aradım. O iğneyi bedeni kaldıramamış ölmüş Şımarık. Bir köpek ben beş ayı orada geçirdiğim için her gün toktu ve son nefesini ayağımın dibinde verdi. Bu çok travmatik bir hikaye ama hayatta kaza yaşamadan kazadan çıkamıyorsun. Şımarık’ın hikayesini unutmamak için de yazıyorum. Sanırım.

Orası senin Kabin’in gibi düşünebilir miyiz?
Tabi tabi.

Kabin, Garaj, Kaan geliyor mu?
Kaan’ı yazdım ama şimdilik durdu. Yeni bir oyun yazdım. Kaan ne olur bilmiyorum ama doğru oyuncularla kendi zamanında olacak. Her hikaye kendi zamanında tamamlanıyor.

Kabin ve Garaj için senin vermek istediklerinin anlaşıldığını hissediyor musun?
Evet benim için de tamamlandı artık bitti. Hiç dönüp bakıp da bittiklerinde üzülmedim. Bir şey başlar ve biter. O da öyle bir yolculuktu. Arada başka oyunlar da oldu hiç kimseye çıkarmadığım ama içime sinmiyorsa kalıyor, dönüp bakmıyorum.

“BOZUK PARA SAYMAYI SEÇTİM. BU TAM BİR SEÇİM!”

Ne kadar yazıyorsun günde?
Bazen hiç yazmıyorum bazen aralıksız yazıyorum. Nasıl biriktiğiyle ilgili içimdeki hissin. Bu aralar yazabiliyorum çünkü içimde malzeme var. Bazen hiçbir malzeme yok hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ama onda yaşamayarak değil içimi açarak yaşıyorum. Ya da içimi kapayarak yaşıyorum hayatı. O zaman o bir şeye dönüşüyor. Hep koştura koştura bir şey yapan insanlara hep şaşkınlıkla baktım. Çünkü yavaş yürüyerek, sindire sindire bir şeyler oluyor.
Biraz durmak da gerek galiba.
Önceden hep durmaktan korkuyordum. Şimdi korkmuyorum ya da yarışarak yapmıyorum hayatla kavgamı.

Kendini hayatınla, kariyerinle ilgili tüm bunlar senin kafanda çizdiğin yollar mıydı? Yoksa akışa mı bıraktın?
Canım ne isterse onu yapıyorum. Yaptığım seçimlerde çok bozuk para saydığımı da hatırlıyorum. O bir seçim. Ben herhangi bir reklam ajansında ya da dizide de çalışabilirdim ama bozuk para saymayı seçtim. Bu tam bir seçim. Askerlikten sonra yaptığım bütün seçimlerde ne istersem onu yapmak üzerine kendi yolumu çizdim. Yine öyle yapıyorum. Yine bozuk para sayabilirim. Yine bozuk para sayıyorum. Bir liralar çok kıymetli.

Senin için çok hissel, duygulu, kırılgan biri diyorlar. Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
Aslında yaptığım tüm işler çok sertti benim. Garaj da öyle. O sertliğin içerisindeki naif kısmı alıp birleştiriyorlarsa tamam. Duygusal değil duygulu, hisli davranıyorum ben. Bunu düşünen insanlar da Pollyanna gibi gezdiğimi düşünmüyorlardır. Ya da hayat çok güzel çiçekler,böcekler diyerek de gezmiyorum.

Mesela senin de yazılarını sıkça paylaştığın Umay Umay için de sanki hem karanlık, depresifmiş gibi bir algılama yaptıklarını düşünüyorum. Oysa tam aksine Umay Umay benim için bir kadının ne kadar güçlü olduğunun, umudun göstergesidir.
Umay senin neden tek kahramanın?
Çünkü yaptığı, dediği, durduğu her sessizlik ve gülüşü benim için bir şey ifade ediyor. Hayatla kurduğu mesafe ve ilişkiden ötürü, güçlü duruşundan ve güçlü durmayı kendi başına seçişinden.
Mesela dün akşam Maçka Parkı’nın oralarda yürüyordum. Yağmur yağıyor, yola çıkan ezilmesin diye sümüklü böcekleri kenara koyuyordum. Biri aldı ve koydu kenara benim gibi. “Aa dedim benim gibi biri var hayatta”. Umay da benim gibi ama benden bambaşka birisi o, çok çook güçlü bir kadın, bu yüzden kahramanım.

Neler okuyorsun?
Buz Sarayı’nı okuyorum dönüp dönüp. Şimdi Unutuş Bekleyiş diye bir kitap var onu okuyorum tekrar tekrar. Sadık Hidayet okuyorum. Ama bu ara okunacak az şey, izlenecek az film ve dinlenecek az insan var. O yüzden dönüp dönüp çiçek alıyorum, çiçek suluyorum. Doğayla daha fazla ilişki kuruyorum. Doğa bana daha çok ilham veriyor. Az hikaye var çünkü, az müzik, az edebiyat… Müzik bulamıyorum. Bu aralar okuduğum şeyler hep eski. Eskiyi döndürüp dolaştırıp okuyorum.

Kimleri dinliyorsun mesela?
Umay Umay’ı… İbrahim Maalouf dinliyorum. Furuğ ‘nun şiirlerini dinliyorum bazı bazı, dönüp dolaşıp. Moby dinliyorum. Birde klasik ve güçlü bir şeylere denk gelirsem dinliyorum. Dün mesela Farsça bir şeyler dinliyordum, kim olduğunu bilmediğim insanların ağıtlarını, türkülerini dinledim. Çok iyi geldi. Yazarken hep bir şeyler açık oluyor ama o açık olan şeyle yazdığım şeyin beraber akması gerekiyor. O yüzden müziği çok zor buluyorum. Müziksiz yazılmıyor.

“BİR GÜLÜCÜK KADAR RASTLAŞACAK YERİM VAR!”

Yalnız hissediyor musun?
Tabii hissediyorum.

Hep mi böyleydi?
Hep yalnız hissediyorum ama bu seçilmiş bir yalnızlık. Çok yakın arkadaşlarım, dostlarım… Etrafımda bir sürü insan var. Onlarla çok keyif alıyorum ama en büyük keyfi kendi başıma evimde alıyorum. L koltuğumda.

Buradan biraz aşk hayatına döneceğim. Biriyle beraberken de yalnız hissediyor musun kendini?
Bir ilişkiyle tamamlanmayacağını çok önceden öğrendim. Bir ilişkiyle neyi tamamlıyorsun ki? Ben bir ilişki yaşıyorsam, gülmek ve dans etmek için sadece… Bir bakış kadar bir omuz değmesi kadar bir ilişki yaşamak istiyorum şimdilerde. Bilindik durumlar çok durağan…

Bu kendini daha çok korumanı sağlıyor mu? Daha az hayal kırıklığı yaşamanı? Dediğin gibi bir ilişkide neyi tamamlıyoruz? Aslında kendi kendimizi tamamlıyoruz. Senin bu farkındalığa varman nasıl oldu peki? Kötü tecrübelerden mi kaynaklanıyor yoksa kendi farkındalığını arttırmakla mı?

Benim hayatta üretmek ile ilgili bir derdim var. İlişki konusunda da sadece gülmek istiyorum. Şuanda bir ilişki denk gelirse denk gelir. Rastlaşırsak rastlaşırız ama bir gülücük kadar rastlaşacak yerim var. Çünkü hayatta artık ilişki ve iletişim kurabileceğim, göz göze gelip gülümseyebileceğim, aynı şeylere değil farklı şeylere gülümseyebileceğim insan sayısı azaldı. Birde ben hayatta her şeye, yalnızlığa da tutkuyla bağlı olduğum için, tutkusuz bir ilişkinin içinde var olamıyorum.
Seni besleyen bir ilişki var mı? Şu ara aşık mısın?
Hayır şuan aşık değilim. Besleyen ilişki bulmakta da çok sıkıntı çekiyorum.
Ne istiyorsun peki bir ilişkide? Bu sadece gülmek ve dans etmek değil.
Tutku istiyorum.

Biz hep bir ilişkide samimiyet, doğru, iyi ve güzel şeyler aradığımızı söylüyoruz ama… Yine bir röportajında geçiyordu; çamura battıktan sonra kendim oldum diye..
Tabii ki. Kimse sevişiyor numarası yapmasın artık. O kötü sevişmelerin hiçbir, hiçbir porno film de bile bu kadar vasat kurgulanmıyor.

“HAYATTA ARTIK ÖNYARGIDAN KIYMETLİ BİR ŞEY YOK!”

Hayatla ilgili, yaşamakla ilgili ne hissediyor ve ne düşünüyorsun? Mesela geçen gün ağzımdan benim de şaşırdığım bir şekilde “Evet hayat çok çirkin ama yaşamak çok güzel ” diye bir cümle çıktı. Evet, hepimizin hayatında zorluklar var ve illa ki senin hayatında da öyle. Ama yaşamaktan keyif alabiliyor musun? Ayrıca bunlar senin sanatınla da ilgili. Sanatın olmasaydı da seni tamamlayan sürekli bahsettiğin yalnızlığın içinde bu şekilde konuşabilir miydin?
Bu kadar derinlikli bir yerde olmazdım. Bu kadar incelikli bir yerden bakmazdım cesurca ama yine buna benzer bir yerlerden bakardım sanırım hayata. Hayat zaten kurgusunu çözemediğimiz bir şey. Ve o kurgusunu çözemediğimiz bir şeyin içerisinde de uyarılacak nedenler arıyorum. O bulduğum nedenler bana iyi geliyor. Mesela dün sadece kendi yatağım olduğu için mutlu uyudum ve mutlu uyandım. Bu kadar basit. Ben de hep büyük bir şeyler, büyük bir aşk, büyük bir ev gibi mutlulukların peşinde yakın zamana kadar debelendim koşarak. Şimdi kendi yatağım ve L koltuğum yeterli, mutluyum. Kendimle dost olmaya ihtiyacım var.

Kendi iç sesini dinliyor musun?
İç sesimi değil önyargılarımı dinliyorum. Çünkü hayatta artık önyargıdan kıymetli bir şey yok. Herkese her şeye insanlar ilişkiler konusunda basit ve net bakıyorum. Hiç kimse bizim kurguladığımız kadar derinlikli bir yerden hareket etmiyor. Sevmedi. Olmadı. Kötü gibi. Hislerimle değil önyargılarımla hareket ediyorum. Önyargını sev.

Çok derin bir yerden gelen Kahramanlar Hep Erkek’le andık seni. İzlerken kamerada gözgöze gelmeyi ya da bazen öyle yükselişler vardı ki biri kalksın sandalyeye vursun gibi şeyler bekliyor insan. Oyunun böyle olması nasıl bir seçimdi?
Aslında sandalyeyi devirmek istiyorsan kafanda deviriyorsun ve tamamlanıyor. Zaten bir sayfayı kıvırdığın zaman dikdörtgen olduğunu biliyorsun illa göstermeye gerek yok. Benim için tamamlanma hissi çoğu zaman tamamlanmayarak, fiziksel olarak gözgöze değil üç beş gün sonra keşke göz göze gelseydik diyerek gerçekleşiyor.

Metni oluştururken neler düşündün? Asena’nın kadınlarını anlatırken “kadınların sesi erkekler” olma meselesini net hissedebildin mi?
Duygu Asena’nın bir anlamda kendi hikayesi. Başladığım noktada evet erkekler okusun dedim ama erkek kadın fark etmez. Kim okursa okursun bir önemi yok. Bir otobüs yolculuğu gibi sırtlarımız dönük sanki bir yolculuğa çıkmışız gibi.. Bir yol hikayesi. Kitabı da çalışırken birinin aşkı ailesi ve kendisini bulma hikayesi üzerinden gittim. Kitabın kurgusu oyundan farklı bir yerde ama his olarak aynı yerde bitiyor. Ben oyunu ilk oynadığımız gecenin sonunda oturdum Duygu Asena’yı karşıma aldım ve teşekkür ettim. Böyle bir kitabı yazdığı için ve benimle, metinle biraraya getirdiği için bu işi. Ben hep birilerini anlamak ve dokunmak üzerinden bir şey yapıyorum o yüzden kadın ya da adam olmasının önemi yok. Bir çocuk da koyabilirdim. 4 adamdan biri 80 yaşında da olabilirdi. Ben iddiasız bir iş yapmak istedim. İddiasını kendi içinde, iddiasız olmasında taşısın istedim. O yüzden sonrasında sandalyeler birçok kez devriliyor insanların hayatlarında.

Bu aralar neler yapıyorsun? Yeni sezonda neler var?
Yeni sezonda bir oyun var. Garaj tekrar başlayacak. Videoart projeleri yapmaya başladım. Hakan Kurtaj’la yaptığımız performans Youtube’da. Adı: Dudaklarım kanlı, sevgilim. Bir sinema filmi projem var onun üzerinde çalışıyorum. Eylül gibi çizim kitap çıkacak. Bir dizi öyküsüne çalışıyorum.

Sinema filmi için bir ipucu istesem?
“Hasta olmak için hastalığa yakalanman gerekmiyor.” diyor.

Oyunculukla ilgili bir şeyler yapmak istiyor musun?
Oynamayı gerçekten istediğim bir şey çıkarsa ve kendimi oraya teslim edebilirsem yaparım. Yapmak için bir şey yapmak istemiyorum hayatta. Garaj gibi Kabin gibi ya da Kahramanlar Hep Erkek gibi iyi ki yaptım demek istiyorum. Herhangi bir dizide herhangi bir sözü ağzımdan söylemek istemiyorum. Her şey kendi zamanında kendi yerini ve boşluğunu dolduruyor. Oralardayım o yüzden.

Son olarak Lemur Dergi okuyucularına bir mesaj istiyorum.
Su yolunu bulur.

*Röportaj Lemur Dergi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Naim Dilmener Röportajı

“İYİYSE ALKIŞLARIZ KÖTÜYSE TENEKE ÇALARIZ”

KI (58)

Naim Dilmener’in yazılarını yıllardır ödev yapar gibi takip ederim. Bu sayede pop müziğin geçmişini ondan ders alarak öğrendim diyebilirim. Çok kıymetli bir müzik eleştirmeni ve yazar olduğu için bu röportaj beni çok heyecanlandırdı. O, çok naif bir şekilde, tüm içtenliğiyle sorularımı yanıtlarken ne kadar derin, birikimli, samimi ve gerçek olduğunu hissettim. Sayesinde yine güldüm, yine eğlendim ve yine öğrendim. Size de okurken öyle olacak eminim. Keyifli okumalar!

Müzik araştırmacılığınız ne zamana dayanıyor? Bugüne kadarki serüveni paylaşır mısınız bizimle?
Müzik araştırmacılığı gibi bir isteğim yoktu. Sadece iyi bir koleksiyoncuydum ve müziği çok seviyordum. Hayatımın orta yerinde hep müzik ve şarkılar vardı ve bir parça da obsesif bir biçimde plakları kasetleri albümleri biriktirmekteydim. Bunların üstüne yazmayı hiç hiç düşünmüş değildim. Hatta aksine yazmayla hep ilgiliydim ama kısa hikâyeler yazardım. Ben kısa hikâyeler yazmayı sürdürürüm diye düşünürken doksanların başında bir özel radyo patlaması oldu. Radyolar çoğalınca baktılar ki ortada o kadar çalabilecek şarkı miktarı yokmuş. O zamanlar dijital döneme daha çok var. Müziği plaksa plağın üzerinden CD ise CD’nin üzerinden birbirimize aktarabiliyoruz. Bir şekilde benim koleksiyonumun çok geniş olduğu bilinirdi. Radyolardan birinden teklif geldi. Sana bir saat ayıralım sen gelip kendi arşivini burada çal, önce deneme kayıtları yaparız hemen canlı yapmazsın, kayıt yaparız dediler. Bir tane kayıt yaptık hemen canlıya başladım.

Gazetelerde yazmanız da radyo etkisiyle başladı o zaman değil mi?
Evet, radyo ilgi gördü hatta Hürriyet 96, 97 de haftalık bir gazete çıkaracaktı. Onlar müziğin geçmişine de yer vermek istiyorlardı ve bu iş için de ben akıllarına gelmişim. Editör Murat Çelikkan bizim Mavi Radyo’nun dinleyicisiymiş benim programı da çok severmiş. Aklına da ben gelmişim. “Acaba o radyo programına yaptığını bize yazılı hale getirebilir mi?” Demişler. Programda şarkılar çalıyorum arada tarihçe bilgiler veriyorum. Sizden deneme yazısı rica edebilir miyim dediler. Yazımı gönderdim, ilk yazınız için biz size haber vereceğiz, dediler. Ben de herkese söylüyorum reklamdaki gazetede ben de yazacağım diye ama bir yandan içim hafif telaşlı çünkü aramadılar ilk yazıyı istemiyorlar hâlâ. Sonra gazete çıktı heyecanla açtım baktım ki deneme diye gönderdiğim yazımı zaten kullanmışlar. İlk sayısıyla başladı bir süre sonra Milliyet’e pazar eki oldu. Bir süre de böyle devam ettik. Sonra beni oraya çağıran ekip anlaşamadı ayrıldı. Bizi de serbest bıraktılar siz karar verin ayrılmak isteyip istemediğinize diye. Ben devam edemem sizinle geldim dolayısıyla ben de ayrılıyorum dedim. Ben de ayrılır ayrılmaz Radikal 2’den teklif aldım. Tuğrul Eryılmaz “Sen bize yakışırsın, senin yazılarını seviyorum. Bizde de müziğin tarihi olsun istiyoruz.” dedi. Uzun müddet köşe adım eski 45’likler diye gitti fakat o köşenin adı böyle olunca hep eskileri yazmak zorundayım. Yenileri de yazmak istiyorum dedim, köşenin adını kaldırdık. Radikal’den 2013 sonu ayrıldım. 98-2013 arası orada bilinmeye başladım diyebilirim çünkü orada yazarken Babylon’dan teklif geldi. Gel DJ’lik yap, orda yazarken NTV’den gel müzik programı yap bize, sonra ora bitince TRT çağırdı. Yani tüm diğer işlerin hepsi başladı ve iç içe yürüdü. Hâlâ öyle fakat mekânlar değişti. Hürriyet’teyim. Aylık Milliyet Sanat’a ve Ot’a yazıyorum.

“ŞİMDİ RECEP İVEDİK ZAMANLARI”

O zamanki müzik yazarlarına verilen kıymet artık neden verilmiyor?
Biz müzik üzerine konuşuyoruz ama söyleyeceklerimiz hayatın bütün alanlarına yayıldı. Özellikle kültürel alanlar için geçerli. Artık her şeyin değersizleştirildiği “Edebiyat mı o ne canım, sinemayı boşver ya, müzik ha işte çalıyor Serdar Ortaç.” dendiği dönemdeyiz. Demek istediğim sinemayı benim kuşak hâlâ eski sinema olarak kavramayı sürdürüyor. Ama şimdi Recep İvedik zamanları, Çağan Irmak zamanları… Bu yüzden Nuri Bilge Ceylan çok güzel bir film çıkarttığı zaman ne düşüneceklerini bilemiyorlar. Çünkü adam sinema gibi bir sinema yapıyor. Ama Çağan Irmak’ta arka arkaya kliplerden oluşan bir hikâye seyretmiş oluyor. Aa o güzeldi, diyor. Çünkü eğlenmiş oluyor onda ama müziğin, sinemanın illa eğlendirmek gibi bir amacı yok ki.
İnsanlar Serdar Ortaç ya da benzeri bir şey çıktığında müzik diyorlar. Jehan Barbur, Nilüfer Akbal, Birsen Tezer gibi sağlam sesler karşılarına çıkınca bu müziği tuhaf buluyorlar. Müziğin kendisine talep bu yöne kaymışken tabii ki müziğin eleştirmeninden de vokalistinden de gazetecisinden de beklenen başka şeyler oluyor. Albümü alıp müzikal formunu altyapılarını enstrümanlarını, soundunu yazmaya kalktığınızda artık gülebilirler size. Dahası, “Hadi canım bunu kim ne yapacak?” diyebilirler dolayısıyla daha basit yazmak durumundasınız. Eskiye göre hepsi taban tabana zıt. Bu işler memleketin içinden geçtiği çağla ilgilidir. Kimse iyi müziği, iyi filmi aramıyor. Bu tamamen politik sürecimizle ilgili.

Evet ama burada sorun kendimizde de, sorunu dönüştürecek bir şey yapmıyormuşuz gibi hissediyorum.
Elbette son tahlilde sorumlu biziz; insan. Toplumun da ana malzemesi insan. Ama böyleymişiz demek ki diyorum. Mesela insanların on yıl önce bir film, bir kitap için “Ya ben anlamadım bunu!” demekten utandıklarını düşünüyorum. Mutlaka anlamıştır da birtakım kendine güvensizlikten -ki toplumsal bir güvensizlik var hepimizde- bundan utanmaktaydı. Sonuçta anlamamanın utanılacak bir durum olmadığını kendileri gibi başkalarının da çoğunlukta olduğunu görünce patladılar. Sinemanız ne ki, müziğiniz, edebiyatınız ne ki istemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla kapitalizm dediğiniz budur. Bu tarz talepler varsa arz yaratılır. Çıktı, sattı, çıktı, sattı… Ve hâlâ bu dönemdeyiz.

Sizce bu süreç dönüşebilecek mi?
Ne yazık ki bu konuda karamsarım. Eğer bu sözünü ettiklerimiz Türkiye’yle sınırlı olsaydı başka türlü hayaller kurabilecektik. Bu işler başından beri globaldi. Bütün dünya böyle bir yöne kaydı. Ben akşam bazen Fransız, İtalyan kanallarını açıyorum. Hepsinde aynı yarışmalar aynı kavga, aynı gürültü, aynı kin…
Hepsi bütün dünyada meşrulaşmış şeyler ama biz sadece bizde gibi düşünüyoruz.
Hayır hayır her yerde böyle. Bilim adamı Richard Dawkings’ı takip ediyorum. Sıklıkla Darwin’in insan ile ilgili sözünü ettiği “Evrimin tepe noktasını bulduk. Artık aşağı iniş başladı.” diyor. Biyolojik olarak doğru mudur, değil midir bilemem ama gidişat adamı destekliyor ve bunu dikkate almamız lazım.

“BASIN BÜLTENLERİNDEKİ BİLGİYLE ÜÇ DÜZGÜN CÜMLE KURABİLDİN DİYE O YAZDIĞIN ELEŞTİRİ OLMAZ”

Bizde en tehlikeli gördüğüm konulardan biri fanatiklik… Biz bir sanatçıyı sevmeyi bilmiyor muyuz?
Galiba bilmiyoruz. Ben de bilmezdim. Ajda Pekkan fanatiğiydim. Eleştiri yazmaya başlamadan evvelki ben Ajda Pekkan’a toz kondurmazdım olay çıkarırdım. Hatta Ajda Pekkan hayranı olmadan evvel Erol Büyükburç fanıydım. Tekme tokat girişirdim. Kavgayı göze alırdım ve dayak da yedim. Fanatik olmanın özünde bu var. Hayran olmak başka bir durum. Fanatiği olduğunuz her ne ya da her kimse ona nesnel bir gerçeklikle yaklaşamazsınız o zaman hayran oluyorsunuz. Ama fanatikseniz nesnellik falan umrunuzda olmamalı. Doğası gereği böyle zaten.

Size bunun yansımaları nasıl oldu? Bir dönem Nev’le ilgili bir yazınızdan sonra epey olay olmuştu.
Nev’le ilgili olan ilk örneklerdendi doğru söylüyorsunuz. Ama ben alıştım böyle şeylere gerçekten. Çünkü kendimi onların yanına koyabiliyorum. Böyle bir sosyal medya çağında ben de çocuk olsam ve Ajda Pekkan’a biri olumsuz bir şey yazmış olsa ben de tekme tokat girişirdim. Orda anlıyorum fakat şunu hiçbir zaman anlamadım. Hiç alakası yokken neden küfredersiniz ki. “Biz seviyoruz, sana ne, sen ne anlarsın, sen kimsin…” deyin tamam bunlar hep olur ama ananı, babanı, şununu bununu vs… O anlaşılmıyor. Yine de bazı arkadaşlar kendini savunup cevap yetiştirmeye çalışıyorlar ve bence yanlış yapıyorlar. Ben bir fanatiğe karşı taptığı her neyse ona yaptığımız eleştiriyi haklı gösterebileceğimizi zannetmiyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Onları ciddiye almayıp cevap vermiyorum, demek istemiyorum. Bir fanatiğe isterseniz yirmi dört saat konuşun: “Şu yüzden kötü dedim.”
Bakın, umurlarında olmaz. Onun yerine haline bırakacaksın.

Ben müzik yazarlarında da sıkıntı olabileceğini düşünüyorum. İyi ya da kötü özetli albüm eleştirileri olduğundan biri için “Neden kötü? Neden iyi müzik yapmıyor?” u göstermediği için de sorun var bana kalırsa. Belki de bunu göstermesi onu okuyacak kişinin sorgulamasını sağlayacak.
Her alanda olduğu gibi müzikte de kötü eleştirmenler var. Çünkü kolay sanılır eleştiri. Ben başlarken ben de kolay sandım. Sonra üslubumu bakış açımı ilerlettim ama o noktada da kalabilirdim. Kimseye niçin eleştiri yazıyorsun, diyemeyiz. Ama şunu deriz: “Bak kardeşim, yaygın biçimde basın bültenleri, internet ağları vs… Sen oradaki bilgiyle üç düzgün cümle kurabildin diye o yazdığın eleştiri olmaz.” Ki bunu bile yapmayan olduğu gibi kopyalayan var. Onları zaten eleştirmen falan saymıyorum. Fakat gerçekten müzik üzerine kafa yoranların önlerine gelen bilgilerden dinlediğinde hissettiği aklında dolaşan her ne ise ona yoldaşlık edecek bölümleri alması gerekiyor. Belki yetiştirmek için bazen dinlemiyor ki bazen bu hisse kapılıyorum. Bir albüm dinliyorum, çamur ötesi bir şey oluyor. Hafta sonu açıp bakıyorum bir arkadaş “Çok güzel” yazıyor albüm için. Aman Allah’ım bana yanlış bir kopya mı gönderdiler diyorum. O zaman galiba albümü dinlemedi, diyorum. Onları da aradan çıkaralım, ondan zaten uzun vadede bir şey olmaz kendisine saygısı yoktur. Yine de dinleyenler de işin kolayına kaçmamalı. Önümde hazır metin var basın bülteni var, copy-paste olmaz. Ne gerek var o zaman. Radikal’de editörlerimden biri yazıdan bir paragrafı alıp Google’da aratır ve önüne kaç sayfa geldiğine bakardı. Basın bültenlerini biliyorsunuz bütün basın ezbere kullandığı için 5-10 sayfa gelince yazıyı değiştirirdi.

Peki nasıl geliştirmeli müzik yazarı kendini?
Dinleyecek. En önemlisi bu. Dinlerken bile kendine tür, dil, tarih sınırı koymamalı. Hep dinlemeli. Sevmek zorunda değilsiniz. Bana göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi piyanistlerinden biri Fazıl Say. Onu çok severim ama “Arabeskten nefret ederim. Arabesk müzik değildir.” gibi şeyler söyledi. Önce bir dinle kardeşim. Fazıl Say’ın hayatında hiç onu arabeske çekecek bir ayrılık bir sıkıntı geçmemişse -ki o anda sığınabileceğimiz limanlardan biridir arabesk- ihtiyacınız olmamıştır. Kendi özel sevdiklerinizi daha fazla dinleyeceksiniz. Ben burada on saat her tarz albümü dinliyorum ama eve gidince bir, bir buçuk saat vaktim varsa Bandista, Birsen Tezer, Ayşe Gencer, Umay Umay dinliyorum. Müzik üzerine yazacak olanların tür ayrımı yapmadan her şeyi dinlemesi gerekiyor. Hem kafa daha rahat çalışabiliyor. Ayrıca yazarlık eleştirmenlik hayata tutunma hevesi vermeli.

KI (47)

“SON ÜÇ YILDIR AJDA PEKKAN, DEMET AKALIN’I TAKLİT EDİYOR”

Bir sinema yazarı çıkıp ben sadece komedi eleştirisi yazarım demiyor ama müzik yazarlarında rock yazarım, Türkçe yazmam çok var…
Evet, ama bazen de diyorsun ki keşke öyle yapsa. Mesela Ömür Gedik keşke sadece komedi filmlerini eleştirse hatta kurduğu cümlelerle o komedi filmine ekstra komiklik katabilir ama genel olarak elbette doğru değil doğru söylüyorsunuz.

Bazı isimler bunu sadece istediklerini vurgulayarak şarkıcılığa başlıyor mesela. Onca eleştiriye rağmen bunu sürdüren isimler de var. Biz onlar sadece istiyor diye buna saygı duymak zorunda mıyız?
Hayır, elbette ki değiliz. Kimsenin önüne set çekip yapma da diyemeyiz. Yapsınlar iyiyse mutlu oluruz alkışlarız. Kötüyse teneke çalarız. Ömür Gedik’in arkasından bir tek teneke çalmadığımız kaldı neredeyse. O zaman bunu kabul etmek zorundalar. Yapmasan daha iyiydi ama kötüyse yazılanlara katlan.

Onlara özgüven veren de albüm satma oranlarını sözde başarı ölçütü saymaya çalışmaları oldu.
Çok satmak, çok okunmak, çok izlenmek hiçbir zaman başarı ölçütü sayılamaz ama çok satanlar her zaman ortalama bir şeydir. Herkese hitap etmek isterler ve değerlerinden bir şey kaybederek gelir orta yere. Kırk yılda bir mucize olur, çok iyi olan şey de gelir orta yere çok satar. Ama kapitalizmde bir şeyin çok satması için çok iyi olması gerekmiyor. Satması mühim. Günlük tek tip müzik yapanların arasında Demet Akalın kendisini en çok geliştirmişlerdendir. Ben hâlâ sevmiyorum son iki albümdür özellikle dinlemiyorum. Çünkü şeytan doldurur deyip yazmaya başlıyorum. Ama kadın kendini geliştiriyor. Giderek daha iyi altyapılar, daha iyi şarkılar buluyor daha fazla kafa yoruyor ve vokalini de geliştirdi. O sesle yapılabilecek en iyi vokali yapıyor. Sesi zaten iyi değil fakat ilk noktasında değil o kız taktı kafaya çünkü bunu. Giderek kendi kategorisinde en üste geldi. Ne oldu sonra bu vokal tarzı ve müzik biçimi yerleşip en çok satan olunca, o çok satmayan iyi vokalistler ona doğru gittiler. Son üç yıldır Ajda Pekkan şarkı formunda da vokal tarzında da gırtlak nağmesinde de Demet Akalın’ı taklit ediyor. Eski Uykusuz Her Gece’yi koyun bir kenara dinleyin. Resim’i koyun dinleyin. Farkı çok net görürsünüz. Satan vokal tarzı bu olunca Ajda Pekkan, Demet Akalın tarafına geçmekte bir sakınca görmedi. Bazı insanlar çok kötüleşti diyor. Hayır bence bile isteye böyle yapıyor çünkü satanın bu olduğunu biliyor yoksa vokal yeteneği müthiş biridir Ajda Pekkan.

“BENCE POP MÜZİK BİTTİ”

Bu ay Milliyet Sanat’taki yazınızda Abba için yazmıştınız. Ben de size sorayım. Bu balon gibi şişirilen isimlerden elli yıl sonra -niye dinlemişler bunu- denilecek kimler var?
Serdar Ortaç, Mutafa Sandal, Yalın… Çok var. Son yirmi yılın pop kuşağından çok var öyle. Pop olmasının sebebi de şu diğer alanlar Jazz, Halk müziği, Türk müziği ve biraz da rockta şu var: Eğer gerçekten yeteneğiniz yoksa sizi o alana almıyorlar. Fakat pop öyle değil parayı buldunuz mu girip kendi albümünüzü yapıyorsunuz.

Pop artık tembelleşti değil mi?
Öyle oldu, çok tembel hem de. Beni pop adına heyecanlandıran yılda bir ya da iki albüm çıkıyor. Ben artık diğer alanlardan heyecanlanıyorum. Rocktan, jazzdan ya da alternatif alanlardan… Poptan iyi bir şey çıkması tamamen sürpriz.

Bir dönem popçuların rocklaşması gibi şimdiki rockçılar da poplaşma yok mu?
Tabii Poplaştılar ve Arabeskleştiler. O da 84 grubuyla başladı. Cayır cayır rock yapıyorlar grup olarak çalmalarında. Fakat bir bakıyorsun ki solist vokali Ferdi Tayfur, Ümit Besen. Senin rockçı olarak yapmak istediğin şey şu olmalı: Yarınlarla ilgili bir şeyler söylemeli, bugünlerle ilgili bir eleştiri yapmalısın ve seni dinleyecek olanı dimdik ayakta tutmalısın. Mor ve Ötesi’nin, Duman’ın yaptığı gibi. Duman da had safada detone tamam ama şimdi anlıyoruz ki Kaan’ın o formun bir parçası deformasyon. O yapmaya çalıştığının bir parçası. Ben çok seviyorum Duman’ı artık. Şimdi Kaan temiz ve detonesiz söylerse ben şaşıracağım. Ne oldu buna diye. Baktılar ki Arabesk, rock çok satıyor hepsi Ümit Besen kesildi. Rockta da var yani.

Dizlerde, filmlerde oyuncuların kendilerine şarkı söyletme furyasına ne diyorsunuz? Pop müziği nasıl etkiler bu durum?
Reytingle ilgilidir herhalde ya da oyuncuların kendilerinden talep geliyordur. Şarkı söylemek dünyanın en olağanüstü şeyi. Benim sesim yok söyleyemiyorum ama olsa ve söylesem çok mutlu olurdum. Pop müziği artık yerlerde olduğu için onu hiçbir şey etkilemez. Bence pop müzik bitti.

“BUGÜNE KADAR BENİ ŞAŞIRTAN BİR TANE JÜRİ ÜYESİ ÇIKMADI”

Ünlü isimleri sürekli jüri olarak görmeye başladık. En son Şebnem Ferah beni şaşırttı. Televizyondan bu kadar uzak duran bir kadın bile televizyonda artık. Nedir sizce bu yönelimin sebepleri?
Bir para. Çok iyi para veriyorlar. Belirleyici unsur. Ama Şebnem Ferah için bunu söyleyemem onu ikna eden başka kıstaslar vardır. Çünkü kendisine ve kalbine güvendiğim bir insandır. Olağanüstü bir şarkıcı ve şarkı yazarıdır. Belki araya reddemeyeceği insanlar girdi, belki başka sebepler ama para da Şebnem Ferah’ı motive etmiş olabilir. Çünkü para herkesi motive eder. Beni de eder. Eskiden netti bunun kıstasları albümünüzü yaparsınız klibinizi çekersiniz. Röportaj, TV kanalları, konserler vs… İşle bağlarınız böyle dönerdi son beş yıldır albümler, şarkılar, klipler görmezden geliniyor. Konser teklifleri giderek azalıyor. Eskiden senede yirmi konser teklifi alan bir iki alıyor. Ruhen buna ihtiyaç duyuyorlar ünlenmişsiniz ve noldu acaba unutuldum mu, ilgiliyi mi kaybettim diyorlar ve ayrıca geçinmek zorundasınız tek bildiğiniz iş bu. Ama ne yazık ki geçici bunlar. Çıktınız, jürisiniz tamam çoğu 7-8 de kalkıyor da hadi kalkmadı. 13 bölüm. Sonra? İkinci 13 çok zor geldiğinde de yerini koruyamıyor. Hem o jüride hem bu jüride bir Armağan Çağlayan yerini korudu yoksa hepsi değişiyor. Armağan çağlayan da bir parça komedi bir parça bilmem ne kurtardı ama gördük ki son X Factor’de o bile kurtaramadı. Demek istediğim Şebnem Ferah’a ben de şaşırdım ve hafif buruldum da ama geçinmek zorundalar. Bana da başta teklifler geldi elimin tersiyle ittim.

Neden?
Benim ne işim var dedim o müsamerenin içinde. Öyle görüyorum. Hatta reddettiğim firmalar “Abi siz deli misiniz ya?” dediler. Rakamlar hakikaten uçuk çünkü. Son beş yıldır ekonomik bozukluklar ah teklif gelse diye düşünmeye başladım ama kendimce de aman Naim sen çıksan kendini rezil edersin. Hayır etmezsin, hayır senin standartların var falan kalıyor öyle sonra diyorum ki neyse teklif yok zaten…

Sizin bakış açınızı da etkiliyor mu bu tarz programlara çıkmaları?
Etkiliyor. Oralara çıkanları ciddiye almamaya başlıyorum. Ve bugüne kadar da beni şaşırtan bir tane jüri üyesi çıkmadı. Amacı para kazanmak olsun ama kendi gibi olsun onlara uymasın jüri formu taşıyabilsin oraya ama yok.

Son dönemde kimleri dinliyorsunuz?
Bugün Rojin yeni albümünü dinledim, iyi bir albüm yapmış. Mabel Matiz hâlâ dinliyorum Gök Nerede’yi. Sabah akşam Bandista, Sevinç Eratalay, İlkay Akkaya dinlesem keşke ama iş olunca her şeyi canınız çektiği gibi dinleyemiyorsunuz.

Bir Küçük Fan Meselesi

gene_simmon

Ruhunda bir tutam sihir olan çok insan var bu dünyada. Bunlardan biri Umay Umay’dır mesela. Kitapları çıktığında alıp okumak için beklediğim Umay. Kıyamazdım hemen bitirmeye sayfalarını. Gizli kapaklı sevmek vardır ya. Umay Umay öyledir benim için. Adının yaraşırlığını severim. Hayatın ona verdiği derinliği severim.

Çılgınlıklarıyla kalbime taht kurmuş P!nk vardır mesela. Dear Mr Presedent söyler Bush’a karşı. İplerle uçar konser alanlarında. Zeppelin şarkısı söyler birden gözlerini kapatıp. Birden dans eder hunharca. Manyak bir kadındır çünkü. Müziğin onu özgür kılışını severim.

Şebnem Ferah severim mesela. Ama öyle yağmur yağınca Yağmurlar şarkısını paylaşan ağlak konser kızları gibi değil. Duruşunu severim, konuşurken her cümlesinin bir anlam taşımasını severim. Şarkıları bana eski sevgilileri, acıları falan hatırlatmaz. Onu daha iyi ifade etmesini severim.

Edip Cansever okurum mesela. Virginia Woolf’la dertleşirim. Janis Japlin konser verir yollarda kulaklarıma. Zeki Müren masamın eşsiz konuğudur. Patti Smith çok yakın arkadaşımdır. Kahvelerimi Nazan Öncel’le içerim.

Hayata bakışımı değiştiren, hayata bakışıma eşlik edip beni kalabalıklaştıran, kimi zaman ısrarla yalnız kalmamı bekleyip içimdeki zehri söküp atan çok kitabın yazarı, karşısında nöbet tuttuğum çok tablonun ressamı, çok sanatçı vardır.

Ben de çok insanın fanı oldum. Ben de odama posterler astım ama artık anlamlandıramadığım bir şeyler var ortada. Bu isimler hiçbir zaman onlar gibi olmamı sağlamadı. Ben de onlar gibi olmak istemedim. Ben onların hayatıma dokunuşlarıyla daha güzel kendim oldum.

Daha önce birçok fan grubunun başkanlığını yaptığım için bu işin nerden koptuğunu iyi gözlemleme fırsatı buldum aslında. Twitter,facebook cart curt öncesi, yani ünlü isimlere bu kadar rahat ulaşma, bu kadar rahat dalaşma fırsatı yokken malum forumlar çok revaçtaydı. Ondan önceki yıllarda sırf bir merhaba demek için kulis kapılarında sabahlayanlara değinmeyeceğim. Onlar çekti çekeceğini.

Forumların en kötü yanı oraya sadece sanatçıyı seven insanların üye olmasıydı. Sanatçının yaptığı yapacağı her şeyin malzemesi hazır verilir ve cevaben onu pohpohlayan grup gelirdi. Arada sanatçıyı eleştirmeye çalışan birkaç kişi çıkarsa onlar da bu grup tarafından ağzının payını alarak uzaklaşırdı.

Bence forumlar sanatçıyı iyi/kötü eleştirebilmek için ve oluşabilecek uç durumları önleme açısından denetime tabii olduğu için harika bir mecraydı ama hiçbir zaman bu anlamda kullanılmadı. “Ben daha çok seviyorum”dan öteye gitmeyen bir yarış alanıydı işte.

Bu dönemlerde yazıştığım, eleştirilerimden sonra hayranlarının “canımlı bitanemli mesajlarından gına geldiğini anlatan” ve olumsuz şeyler yazsam dahi teşekkür etmekten kaçınmayan çok sanatçı tanıdım. Ama asıl düşüncelerini, asıl beklentilerini hayranlarına iletmek onları elinden kaçırmak demekti.

Düşünsenize Emre Aydın’ın çıkıp Afili Yalnızlık dönemindeki fanlarına “Niye soyadımı soyadınız yapıyorsunuz arkadaşlar? Rahatsız mısınız?” Dediğini.

Ya da şimdi düşünün Murat Boz’un çıkıp “Kızlar artık kaslı fotoğraf paylaşmayacağım. Biraz kilo alıp saçlarımı kazıtmaya karar verdim. “ diye açıklama yaptığını.

O followerları ne olurdu bilmiyorum.

Yeni çıkan bir sanatçı için biranda ortaya çıkan bir fan club açar bir kızımız. XYFC yapılır hesaplar. Soyadlar değiştirilir. Profil fotoğrafları arka planlar sanatçıyla ilgili yapılır.

Ben twitterda aynı mesajları farklı şarkıcılara atıp hepsinin fan clubının baş tacına dönüşen sonra da sanatçıyla canım bebeğim diye konuşan insanlar gördüm.

Bir kadının konserde ünlü bir sanatçının kulisine sarhoş bir şekilde girip “Ya sen şarkıları çok güzel söyledin ama şunu niye söylemedin biz onun için geldik dediğini duydum.

Fotoğrafta güzel çıkmadığı için sanatçıya bir daha fotoğraf çektirenini gördüm.

Bir diğerinin ünlü bir pop sanatçısı hakkında biz onu yakışıklılığı için sevmiyoruz, kişiliği için, beyefendiliği için bize olan gerçek sevgisi için seviyoruz dediği olmuştu bana. Sonra o sanatçı bir radyo programının kapısında “tüm hediyelerinizi evime götürüyorum özel bir yerde saklıyorum merak etmeyin” demişti onlara ama “aman kalsın hepsi” diyerek çıkmıştı oradan.

Hatta en sevdiği fanı konserine gelmedi diye arkasından konuşup” bu muymuş sevgisi onun sevgisi bu” diye hareket çektiğini biliyorum koca ağızlı bir kadın sanatçının.

Çoğu sanatçı zaten fanlarına potansiyel bir ticaret ilişkisiyle yaklaşıyor kabul. Anlarım. Onun derdi de sanat yapmak değildir zaten. Satmaktır. O kendisini satmaya çalışır. Ama be canım. Sen bu insanları iki güzel melodi için niye Allah yerine koyuyorsun onu anlamıyorum. İster takım olsun ister yazar olsun ister sanatçı olsun. Sonra büyüyünce o tivitleri sileceksin. Çoluğuna çocuğuna anlatacağın bir hatırası da yok kulis kapısında bir fotoğraf için beklemenin.

Candan Erçetin vakti zamanında “benimle fotoğraf çektirmeyin. Benimle fotoğraf çektireceğiniz zaman yerine oturup sohbet edelim” demişti hayranlarına. Yıldız Tilbe hayranlarıyla toplanıp çay içerdi Bursa’da.

Olacaksa böyle olsun. Sen adamın fuck the sistem temalı cümlelerinden sonra neden x reklamlarında oynadığını sor örneğin. Albüm lansman konserinde bile neden her nağmesini ezberlediğin on yıl önceki şarkılarını söylediğini sor kendine. Albümünü beğenmediğinde klibini beğenmediğinde oturup yaz onu da süslü sevgi cümlelerinin yerine. Kapısında bekleme kulisinin. Rica et, kabul ederse bir kere de fotoğraf olmasın derdin. İmza günü yerine sohbet düzenlensin sonra. Sen diye hitap etmeden soru sorabil. Gerçek bir soru sorabil saygısızlık etmeden. Seviyorsan öpmeye çalışma. Numarasını evinin adresini bulmaya çalışma. Her konserde sana baktığını düşünme. Saçma sapan pankartlar kaldırma. Müziğinin tadını çıkar bikinili fotoğraflarının değil. Yapma güzel kardeşim yapma. Fanlık böyle olmaz. En çok seven yine sen ol. Ama en çok eleştiren de sen ol. Hakediyorsa al o albümü. Gerçekten hakediyorsa yaz o sözleri. Bu kadar ünlü manyağı da olma. Kendini değersizleştiriyorsun farkında olmadan. Birinin büyük fanı olduğun için başkalarından üstün bir tarafın da olmuyor gör artık. Hastalık o psikoloji.

Ben bu konuda başka bir yazıda çemkirmeye devam edeceğim ama şimdilik çok uzatmayayım dedim.

Geçen yaz Metallica konserinde 40-50’li yaşlardaki metalci abilerin son şarkıda göbek attıklarına şahit olmuştum. Samimi bir fan resmini bundan daha iyi hiçbir şey anlatamaz heralde.

*Yazı www.kahvemolasi.com ‘da yayınlanmıştır.