Albümüm Çıktı Günaydın!

ALBÜMÜM ÇIKTI GÜNAYDIN!
4-5 yaşlarındasınız. Şimdi elinize bir tarak alıp aynanın karşısına geçin. Çok da oyalanmayın çünkü bir seneye ilk bestemizi yapıcaz. Müzikle ilgilenen anneniz babanız ve bilmukabele 7 ceddinizi de hazır tutun. Birazdan biri size bir gitar alacak. Okul grubunu da kurdunuz mu? Hadi gelsin bar konserleri. Besteleri de biriktirelim ufaktan. Şimdi yavaş yavaş bir albüme ya da son moda SİNGILa doğru gelelim…

Eğer paranız, bilmem nerde dayınız varsa burdan sonrasında size veda edicez.Siz şu köşede albümüm çıktı günaydın diye twit atın. Hani şu yemeyip içmeyip müzik geleceğin silahıdır diyenleri şöyle alalım..

Ne yaptınız ne ettiniz çıkardınız bir single. Kapağı da afilli oldu genç kızların sevgilisi bir yakışıklılığınız ya da büyük memeniz olmasa da. Şimdi size bi piyarcı lazım. PR. İki harfi kapı açılış 3000. Çünkü kendi çalışmanızı kendiniz gönderirseniz birilerine ayıp olur. Kaale almazlar. Basın danışmanınız olmazsa telefonlara kendiniz cevap veremezsiniz. Sizin yerinize birinin yaptığınız işi anlatıp satmaya çalışması lazım çünkü. Müzik de bir mal neticede. Üç beş nota dediğiniz nedir ki.

İşin raconu bu deyip verdiniz parayı. Hayalinizi, emeğinizi, paranızı, yıllarınızı koyduğunuz o müzik için başladınız beklemeye. Klibiniz gitti önce kanallara. Televizyonu açıp bakınca onlarca kötü sesli insanın, onlarca kötü klibin döndüğünü görüp “e ben bunlara beş çekerim canım “dediniz. Hakkınızdı tabi ama hiçbir kanal yayınlamadı tabi klibinizi. Para vermezseniz olmaz çünkü müzik kanalı olmak bunu gerektirir. O klip de mal neticede. Kapitalizm işte.

Neyse bari gazetelere dergilere gitti albüm. Belki iki röportaj yaparım iki haberim çıkar da üç beş insana daha ulaştırırım duygularımı dediniz. Aaa lütfen. Bir günde seksen tane zarf gidiyor o gazeteci masalarına. Ama onların açmaya hiç vakti yok ki. Sonuçta kültür sanat bölümünde yoğun bir magazin trafiği dönüyor. Bilmem kimin boşanma haberinden daha öncelikli olabilir misiniz? Ya da o koca dudaklı ablanın dıptıs dıptıs şarkısı dururken sizin haberinizi kim okuyacak ki? Hadi diyelim bi muhabir allah için açtı baktı zarfı da dinledi. E toplantıya daha önce albümünüz yoksa giremezsiniz ki. Konu bile olamazsınız. 8 yıl tecrübeli eleman aranması gibi bir şey bu.

Önce albüm yapın. O patlarsa ikinci albümde konuşulursunuz. İlkinin patlaması için ne gerekiyor bilmiyor kimse. Gazetede yok dergide yok, e tv kanalları zaten yeni çıkan film oyuncularının reklamını yapmaktan sizin suratınıza bile bakmaz. Konuk koordinatörleri aynı isimleri on kere daha o programa çıkarıp sonra yemeğe gidicek siz nerden çıktınız. E buralarda yoksanız radyo sizi nasıl çalsın. Bilmem kimin yeni düeti çıktı e haftada bir şarkı zaten rotasyona giriyor seni mi alsın onu mu. O da haklı tabi. Bu isimleri ölene kadar çalmak için orda oturuyor. Bir de o radyocu senden daha sanatçı zaten. O gazeteci de senden daha sanatçı. O olmasa sen nesin ki. Hiç şansın yok.

Piyarcın belki boğazda yemeğe çıkarıp koluna saat takarsa birinin, hadi bana gidelim derse başka tabi. Telefon başında ölsün senin şarkını dinletebilmek için ama karşıdakinin hiç vakti olmasın. Bakalım canım konuşuruz desinler ama ona hiç bakılmasın. Okey verilen işi bile otuz gün beklesin hep yayında son dakika bişey çıksın. Böyle çünkü. Napsın onun da editörü öyle diyor. Ama istersen daha ünlü bi pıyarcıya git ama sonra senin işinin iyi olmadığını duyunca bozulma. Sorun sende çünkü. Radyo dostu şarkı yapmadın. E bacağın da güzel değil televizyona çıkarsan insanların göz zevki bozulur. Ünlü bi oyuncuyla görüntülenmedin de haberini kim okıycak. Klibini de bilmem kim bilmem ne fabrikasında çekmedi zaten klip sayılmaz. Sen şimdi git biraz üzül köşede. Bi de konser veriyim bari falan diyosun bak alınıyorum ama. Kaç bira sattırırsın ki kapı açılışta konser diyosun..

Sonra müzik yazarları senin yüzünden üzülüyor hiç güzel şarkı yapmıyosunuz ama diyor. Güzel yapsaydın şöyle daha oynak ya da daha ağlak bişiyler, dinledim çok güzel albüm yazıcaktı köşesine. Kötüyse niye kötü hiç bilmiyceksin ama. Kötü işte. Neden dönmedi o da bilmiyo. Hissedemedi heralde.

Şimdi o tarağı tekrar elimize alalım.. Çünkü bu boktanlığa bu gömme bana yetmedi. Bir sonraki yazıda biraz daha sövene kadar, ilk şarkıyı fısıldamaya başlayalım..

*Yazıdaki yazım yanlışları bilinçli olarak yapılmıştır. Bu bir iç dökmedir. *

Aslı Demirer Röportajı

HER ŞEYİN BAŞI AŞKLA YAPMAK!
“Eğer sen söylediğin şeye inanırsan, dinleyici de inandırabilirsin” diyor Aslı Demirer. Mini albümü “Dünyanın En Aşk Yeri” ile başarısını sürdüren Aslı Demirer ile projelerini ve duygularını konuştuk. Keyifli okumalar!

Dünyanın En Aşk Yeri, yeni mini albüm için daha önce kaydedip yayınlamadığım ve yepyeni şarkılardan oluşuyor demişsin. “Bu şarkıya inanıyorum” cümlesinin altını nasıl dolduruyorsun? Sadece klibi olan şarkıları gündeme aldığımız bu piyasa içinde bu şarkılar senin için neler ifade ediyor?

Evet keşke radyolar albümlerden kendi favorilerini yaratıp,projelere yön verebilseler..Ama malesef klibi olmayan bir şarkının fark yaratması ve sesini duyurması oldukça zor bir ihtimal artık.Benim derdim müzik yapmak.Nitelikli ve samimi olanın peşinde oldum her zaman.O yüzden gerçekten söylemek istediğim ve kendime yakıştırdığım şarkıları tercih ediyorum.Genelde kendi şarkılarımı yazıyorum.Yazdığım,söylediğim veya aktardığım her şeyi hissediyorum..Üzerime,dilime yakışmayan şeylerden uzak duruyorum.Eğer sen söylediğin şeye inanırsan,dinleyiciyi de inandırabilirsin.Her şeyin başı aşkla yapmak.

Her ne kadar şarkılar için belli aritmatikler imaj çalışmaları vs yapılsa da insanlar kendilerinden bir parça bulmadıkları şarkıları zaten dinlemiyor. Sen kendi şarkılarını dinlediğinde, ya dinleyicilerinin sana eşlik edişlerini izlediğinde neler hissediyorsun? Bugüne kadarki şarkıların popülariteleri bir yana senin için başarı kelimesini tam anlamıyla doldurdu mu?

Sayılar,imajlar,formüller,tıklanmalar her şey bir yana..İnsanlarla şarkını göz göze söylediğin an,en “gerçek”olan.Ben,bunu en yoğun haliyle “Korkak”ta yaşadım.Şarkı çıktıktan sonraki ilk konserimizdi..Binlerce kişinin avazı çıktığı kadar,tüm kalbiyle şarkımı söylediğini duymak inanılmaz bir histi.O sevgiyi hissettiğim an kendimi bir şeyler başarmış gibi hissettim.Bunun için şükrediyorum.Asıl başarı sevmek ve sevilmek bence..

Söz yazabilme bana göre kendine bir his kumbarası yaratabilen sanatçıların yapabildiği bir iş. Senin his kumbaranda neler birikti bize sesini duyurduğun 2014ten bu yana? İçindeki hissel evrilmeleri de merak ediyorum.
Evet,sürekli doldurup boşalttığım,biriktirdiğim,harcadığım ama asla kırmadığım,açmaya zorlamadığım..açmak için zamanını kolladığım bir duygu kumbaram var.Değişiyorum,dönüşüyorum.Yazdıklarım ve söylediklerim de hayatımla,tecrübelerimle orantılı şekilde değişecektir kuşkusuz.

Emin adımlarla ilerlediğin bir yolculuğun var dışardan bakınca. Ama içerde seni memnun etmeyen durumlar, keşke’lerin oldu mu?
Her yolun kendi içinde zorlukları vardır elbette.Adım adım,emek vererek ve büyük bir aşkla ilerliyorum.O yüzden “keşkeler”den çok,elimden gelenin en iyisi yapmak üzerine bir motivasyon sağlamaya çalışıyorum kendime.Etrafımızda zaten yeterince olumsuz şey var.Müzik her şeyi daha anlamlı ve güzel kılıyor.Tüm keşkelerimi şarkılarıma aktarmayı tercih ediyorum.

Eğlenceli bir klip çektin Dünyanın En Aşk Yeri için. Kliplerle ilgili ne düşünüyorsun? Şarkıların tanıtılması için elbette gerekli olsa da şarkıların hikayelerini biraz yokediyoruz gibi geliyor bana. Baştan alıp tüm kliplerini izlesen arka arkaya, başarıları aşikar ama Aslı Demirer’in şarkılarını yansıtabilme anlamında içine sindiler mi?

Kliplerimle alakalı eleştirilerim oluyor tabii ki dönüp baktığımda.Ama elimden geldiğince şarkılara hizmet etmesi için uğraştım diye düşünüyorum.Son klibimde bir hikayeden çok,daha özgür,pozitif ve soyut bir anlatım tercih ettik.Dans ve performanslarla dolu neşeli bir iş oldu. Hepimizin çok içine sindi.Ya iyi bir fikrin ya da iyi bir bütçen olacak:)İkisi birden olursa da ortaya çok iyi bir iş çıkıyor.Dünyada yapılan da tam olarak bu bence.Daha çok görsellik üzerine bir algı var Türkiye’de çekilen kliplerde.”Fikir” genel olarak ikinci plana atılan bir şey ülkemizde.İyi bir fikirle çekilen klipler ya az izlenir ya da şans eseri aradan sıyırılır.Umarım “iyi fikrin” ve kalitenin değerinin anlaşıldığı ve taktir edildiği günleri görürüz.

Gökhan Türkmen düeti yadsınamaz bir artı kattı elbette müzik hayatına. Sen de bir yandan kendi yoluna emek verirken, başka müzisyenlere destek amaçlı bir şeyler yapıyor musun?
“Korkak” benim kariyerimin kırılma noktalarından biri.Yakın dostum Gökhan’la böyle özel bir şarkıya imza atmaktan son derece mutluyum.Gökhan’ın bana verdiği destek gibi,ben de başka müzisyenlere elimden geldiğince destek olmaya çalışıyorum.Müzikle uğraşmak isteyen,nasıl yapacağını bilemeyen,destek isteyen,fikir soran birçok genç arkadaşım oluyor.Onları geri çevirmemeye,yol göstermeye gayret ediyorum.İleride imkanlarım doğrultusunda daha fazla şey de yapmak istiyorum tabii ki.Müzikal yolculuğumda ilham aldığım çok insan oldu.Ben de birilerine ilham ve cesaret verebiliyorsam ne mutlu bana.

Yakında bizi bekleyen farklı projeler ya da yeni sürprizler var mı?

Yeni albümümle alakalı bir çalışma sürecindeyiz.Konser ve akustik projelerle yeni seneye merhaba demeyi planlıyorum.Hayalini kurduğum bir çok şey var,onları hayata geçirmek derdindeyim.Müzikal sürprizlerim olacak tabii ki.Yepyeni kolektif projeler de olacak:)

*Röportaj, Lemur Dergi Ocak sayısında yayınlanmıştır.

Ünsal Oskay Anma Toplantısı

Ünsal Oskay ın vefatının 6. yıldönümü için hazırlayıp sunduğum, Çınar Oskay, Göksel Aymaz, İsmail Saymaz, Melis Alphan, Ezgi Başaran ve Feryal Pere nin katılımıyla Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi nde gerçekleştirdiğimiz anma toplantısından fotoğraflar..

“Bir Megastar Tarkan” Süheyl Atay&Ali Eyüboğlu

TARKAN TILSIMI

Processed with VSCO with c1 preset
Processed with VSCO with c1 preset

Tarkan’ın uzun yıllar avukatlığını ve arkadaşlığını yapan Süheyl Atay’ın anlattığı, gazeteci Ali Eyüboğlu’nun yazdığı “Bir Megastar Tarkan” kitabı için biraraya geldik. Aslında bu röportaj için seçilecek çok flaş başlık vardı. “Tarkan verdiği sözleri tutmadı!” Bunlardan biri olabilirdi mesela. Ama Süheyl Bey de, Ali Bey de, tüm o flaş kaygılardan uzak, her zamanki gibi dürüst ve yerinde cümleleriyle röportaja tıpkı kitapta olduğu gibi kendi ağırlıklarını bıraktılar. Tarkan’ın okuduktan sonra kendisiyle yüzleştiğini söylediği bu ayna tutma, eminim çok insanın merağını giderip, çoğuna da yol gösterecektir. Keyifli okumalar!

-Kitap tanıtımında “Tarkan’ın megastar oluşunun şifreleri” diye başlayan bir cümle geçiyor. Bir megastar olmanın şifreleri böyle bir “piyasada” sizce hala aynı şekilde geçerli mi?

Ali E: Konjonktürel olarak şartlar değişiyor. Tarkan bugün çıksa, yeni bir albüm yapsa sıfırdan, Tarkan olabilir mi? Bence halka, müzikseverlere ulaşan mecralar değiştiği için aynı ses, aynı şarkılarla aynı etkiyi yapmayabilir. Ben magazinde bir marka oldum ama 30 küsür yılda oldum. Bugün sıfırdan başlayan bir muhabir olsam böyle bir marka olma şansım yok. Çünkü haberi okuyucuya ulaştıran mecralar çok değişti ve dağıldı. Eskiden sadece taşıyıcısı gazeteydi. Şimdi internet var. Sosyal medya var. Halk journalizmi var.. Çok değişti şartlar. Tarkan bugün aynı şarkılarla bir megastar olabilir mi? Bence çok zayıf.

Süheyl A: Onun şifreleri, megastarlık ya da ne starlıksa bu mekanizma kişinin diğer emsallerinden ayrılan özellikleriyle ortaya çıkıyor. Tarkan olabilir miydi? Evet böyle bir açıdan bakıldığında olamama tehlikesi var ama şu anlamda var: Eşit şartlarda yarışmayı seçtiğinde Tarkan’ın klipleri en çok izlenen klipler değil. Tarkan’ın şarkıları da en çok dinlenen şarkılar değil. Bu belki bir kriter olarak, karşısında rakip olarak gösterilen ya da gösterilmeyen ama rakipmiş gibi duran kişilerin ondan daha farklı ve daha fazla olduklarını göstermiyor. Tarkan’ın megastar olma özellikleri kendi kişisel şifrelerinde var. Benim için şu demek : Kendi alanında ışıltılı olabilmek, farklı olabilmek, özel olabilmek. Bütün durumu özel kılabilmek. Bu konuda Türkiye’de zaten starlıkla birlikte anılan Ajda Pekkan niye o kavramın içerisinde yıllardır ? Çünkü gerçekten yıllardır farklı olduğu için. Yaşı ilerlemesine rağmen farklı şeyler yapmak istediği ve bu enerjisini hep koruduğu için var. E Tarkan da niye var? Herkesten çok farklı.
Sahnede 2,5 saat bir kere bile detone olmadan şarkı söyleyebilmek diyin ya da neredeyse herkesin Tarkan’la birebir göz bağı kurabildiğini sanmasıyla açıklayın ya da hani gözümün içine baka baka şarkı söyledi diyorlar ya orda 10 000 kişi var tek tek gözünün içine baka baka şarkı söylese üç beş gün sürmesi lazım o konserin ama işte o duyguyu yaratan şey şifre yani.

Ali E: Şöyle bir dezavantajı var Tarkan çok kötü bir sosyal medya kullanıcısı. Sosyal medyayla hedef kitlesine ulaşmayanların günümüzde işi zor. Çok aktif çok ullanması lazım ama Tarkan tembel.

Süheyl A: Belki tembel belki biraz tercih de etmiyor olabilir.

Ali E: Tarkan megastar olduğu için orda kendini tüketmiyor. Sıfırdan çıkan bir Tarkan bugün sosyal medyayı kullanmak durumunda. Sosyal medyada yoksan gençliğe ulaşamazsın nokta.

-Tarkan’ın kariyerindeki yükselişi düşündüğümüzde size göre iyi yada kötü anlamda en büyük kırılma noktaları nelerdi?
Ali E: Kırılma noktalarında hep yanında olan Süheyl bu konuda sağlıklı bir teşhis koyabilir.

Süheyl A: O kadar enteresan şeyler var ki burda söylenebilecek. Hıncal Uluç bir yazı yazdı. Ben Hıncal Uluç’u da bu arada son yıllarda eskisi kadar takip eden bir adam değilim bunu özellikle vurgulayayım. Rastlantısal olarak karşıma çıkan bir yazısı, ilgiyle de okumuştum. Tarkan’ın sakalına takmıştı. Sokağa çık her gördüğün yüz gençten seksen tanesi senin gibi sakallı. Halbuki sen bugüne kadar hep bir farklılık koyarak geldin. Bu farklılık içermeyen ve farklılık yaratmayan ilk ve tek durumun diyordu. Çok doğru bence. Tarkan’ın kendini farketmesi,kendinin büyük potansiyelini fark etmesi olumlu anlamdaki kırılma noktasıdır ve kariyerinin başıdır bence. O bir milat ya sarı pütür kareli pantolon. Onunla çıkmak her baba yiğidin değil herhangi bir çılgının pek aklına gelebilecek bir şey değil. Onu yapan bir adam olarak zaten farkındalığını ortaya koyduğu anda ilk kırılma noktasını yaratıyor bence. Onun üstüne koya koya gidiyor. Sıradanlaşması ya da tekrarlaması ya da kolaya kaçması ikinci kırılma noktası. O da bence son 10 yıla tekabül ediyor. Bu da olumsuz kırılma noktası. Ali yazılarında yazdı kitapta da var bu mesela Harbiye Açıkhava konserlerinin 10 tanesinin arka arkaya full olması Tarkan’ın hayatının bir başarısı olarak sunulamaz. Ben kabul etmem şahsen. O bir kolaya kaçma.

-Kendi isteğinden kaynaklanan bir durum olduğunu mu düşünüyorsunuz? Yoksa bu aslında ekip anlamında da bir eksiklik midir?
Ali E: Ekibini o oluşturuyor sonuçta. Tarkan’ın müzikal kariyerine baktığın zaman dünyada bu kadar çıkış yapmış birinin sonra kendi kabuğuna çekilmesinin altında bana göre şöyle bir “kendimi tasarruflu kullanayım, buraları denedim başardım bu bana yeter Türkiye’de ben şu kadar uzun süre daha star kalırım kendimi tüketmeyeyim” durumu var. Halbuki üreterek, enerjiyi oradan alırsın. 6 yılda bir Tarkan’ın albüm çıkarması en azından kendini tekrarlıyor konusundaki eleştirileri haklı çıkarıyor. 6 yıl albüm çıkarmıyorsun, 6 yıl konser veriyorsun ,6 yıl aynı şarkıları söylüyorsun yani bu bir tembelliğin ürünü bana göre.

– Tarkan’ın yurtdışı başarılarını düşününce pr anlamında da büyük bir eksiklik değil mi sizce? Biz bütün o yurtdışı başarılarından pek de haberdar olmadık.
Süheyl A: Haberdar olmadığımız için yazdık.
Ali E: Evet insanlar haberdar olsun diye Süheyl’in bütün belleğini yoklayıp bu kadar şeyi ortaya çıkarması ondan kaynaklanıyor. O anlamda Sezen Aksu’nun kitabı okuduktan sonra yaptığı yorumu tırnak içinde vermek istiyorum. “Siz ortaya çok değerli bir ürün çıkardınız. Tarkan açısından çok kıymetli. Tarkan’ın dünyadaki konumunu nerelere kadar yükselebildiğini gösteren ilk yayın.”dedi.

“10 SENE SONRAKİ TARKAN’A BİR AYNA TUTMA”

-Tarkan kitabı okuduktan sonra size bir yorum yaptı mı?
Ali E: Tarkan kitap sayesinde kendisiyle, geçmişiyle yüzleştiğini söyledi. Piyasaya çıkmadan ilk kendisine okuttuğumuz için de teşekkür etti. Ama onun ötesinde verdiği sözleri yerine getirmedi. Önsöz yazacaktı. Benim yazımda kitaba dair görüşlerini söyleyecekti. Ondan vazgeçti. Sosyal medyasında kitaba destek verecekti. Onu da yapmadı. Biz üstümüze düşeni insani olarak fazlasıyla yerine getirdik. O verdiği sözlerin hiçbirini yerine getirmedi ama hiç de kırgın değilim.

-Neden yapmadı sizce?
Ali E: Belki de o yüzleştiği geçmişin böyle kalıcı bir eserle ortada olmasına kerhen destek verdi. Bu benim bağımsız yorumum. Yazılanlar reddedemeyeceği inkar edemeyeceği kadar gerçek. Onun tam da hayatında ciddi bir değişiklik yaptığı döneme denk geldi kitap. Özel hayatında yeni bir sayfa açtı. Evlendi. Geçmişindeki hatırlamak istemediği şeylerin kitapta olmasını istememesi kadar doğal bir şey de yok. Ben de kendime yeni bir sayfa açsam geçmişimi karıştırmalarını istemem.

-Tarkan’ın bu kitapla birlikte bir yüzleşme yaşadığına hemfikirim. Belki de kendi adına ödediği bedelleri düşünmesi yüzünden de böyle bir geri çekilme olabilir mi?
Ali E:İşte o durağanlığı ben eleştirdim benim bakış açım şu: Tarkan bana göre büyük denizin büyük balığı ama tarkan küçük denizin büyük balığı olmayı tercih ediyor. Üç dört senede bir albüm çıkarıp Harbiye’de on tane konser vermek ona bir tatmin yaşatıyor ve yetiyor. Ama aynı Tarkan’ın dünyada kimlerle savaştığını, kimleri geride bıraktığını, kimlerle birlikte ödül aldığını görünce ister istemez elimizdeki değerin bir Türk olarak biraz pohpohlamamız biraz yürü dememiz gerekir diye bu kitabı yazdık. Yoksa bu kitapla Tarkan’ı öyle ya da böyle bak sen geçmişle yüzleş diye değil müzikal yolculuğunda yaptığı hataları ve başarıları, hangi bedelleri ödeyerek yaptığını anlattık ki başkaları da bundan örnek alsın.

Süheyl A: bu yıllardır yuvarlanarak devam eden fasit daire: Harbiye’ye insanlar gidiyorlar tabii ki çok sevdikleri için gidiyorlar. Ordan attıkları twitler paylaştıkları şunlar bunlar ona olan hayranlığının ve bağlılığın ifadesi. Bu hep böyle oluyor bunda hiçbir sıkıntı yok. On yıldır veriyorsa on tane veriyorsa yüz konserde de böyle oldu. Ama sonra enteresan bir şey oluyor. İnsanlar o konser atmosterinden çıkıyorlar. Ertesi gün hayatın içerisinde konsere giden ya da gitmeyen birine yakınmalarını anlatıyorlar. Ben bunlara da paylaşımlara da tanığım. Diyorlar ki “ya çok sıkıldım artık aynı şarkıları dinlemekten”. Yadırgatıcı olan şu Şıkıdım on küsür yıl öncenin hiti olabilir ama onun sadık izleyicilerini de düşünecek olursak atıyorum 120. kez bir sahnede böyle bir şarkıyı duymakla ilgili aslında bir tepkileri var. Biz biraz kendi iç dünyaları içinde o hayranlık ve sanatçılık, fanlık ve starlık olarak kendi arasında dönen, o “çok seviyorum, aşığım, bir tanesin” ama dönüp de “ya keşke yeni şarkı yapsa” durumuna biz çomak sokuyoruz aslında. Biz onların kendi aralarında konuştukları şeyi insanlara anlatıyoruz. Bunu da Tarkan’ı hala çok severek ve önemseyerek yapıyoruz.

Ali E:O yüzdendir ki sosyal medyada ben kitapla ilgili alanlara ve yorumlara bakıyorum. Alanlar hep Tarkan hayranı ve müthiş şeyler yazıyorlar. Tarkan’ı bu kitap sayesinde daha iyi tanıdıklarını daha çok sevdiklerini kitabın çok akıcı bir üslupla yazıldığını Tarkan’ın yurtdışındaki başarılarının bu kadar büyük olduğunu bu kadar yakın olmalarına rağmen ıskaladıklarını söylüyorlar bu demektir ki biz doğru bir şey yaptık. Kimseyi kırmadan dökmeden ulaştırma iletme görevini üstlendik.

-Peki kitapla ilgili çalışmalar boyunca Süheyl Beyi dinledikten sonra sizin gözünüzde Tarkan’la ilgili neler değişti?
Ali E: Tarkan hakkında çok şey öğrendim ama fikrim değişmedi. Tarkan benim hep takdir ettiğim yanlış yapınca da acımadan haberini yaptığım bir sanatçı. Ben bütün sanatçılara eşit mesafede durmaya özen göstgeriyorum. Tarkan’a yaptıpım haberlerle birçok sıkıntı yaşatmış bir gazeteciyim ama yazdıklarımın hepsi doğruydu. Bugün de aynı şeyi yaparım. Tarkan’ın kitabını yazmış biri olarak bugün de Tarkan’ı eleştirme hakkını kendimde görüyorum ama dikkat ederseniz sadece müzikal yolculuğuyla eleştiri yapıyorum. Özel hayatıyla ilgili şeyler benim ilgi alanımın dışında. Bu 10 sene sonraki Tarkan’a daha çok yarayacak bir ayna tutma.

“YANMIŞ, KAVRULMUŞ, HER YERİ YAKMIŞ BİR ATEŞİ ANLATTIK”

-Peki megastarlık ömrünü tamamladığını düşünüyor musunuz?
Ali E:Bu hayali bir kavram. Bunu Tarkan’dan alabilecek bir ses bir yetenek henüz gelmedi. Gelir de Tarkan’a rakip olursa ki çok rakibi olduğunu iddia edenler oldu ve siklet farkı ortaya çıktı . Tarkan yoluna devam etti. Tarkan gibi İbrahim Tatlıses gibi sesler çok özel onlar 50 yılda bir gelir. Bir Zeki Müren bir Müzeyyen Senar da öyle. Sadece ses olarak değil, renk olarak da,, sahne ışığı olarak da doğuştan fazla donanım yüklenmiş insanlar.

-Sizce yurtdışı başarılarını tekrar katlayabilir mi? Tekrar böyle hamleler yapabilir mi?
Süheyl A: Yapamaz. Benim çok inandığım bir şey var. Onun çok özel donanımlı bir adam olduğunu biliyoruz ama Onda bir de korunmak diye bir şey var. Ben onun ekstra yaşamsal bir kalkanının olduğunu düşünüyorum. O çok açıklayabileceğimiz bir durum değil hatta onun bile açıklayabileceği bir durum değil bence ama varolduğunu biliyorum. O kalkan onu hayatı boyunca korumaya devam eder. Ama oklar, mızraklar şundan bundan bahsediyorsak, motivasyonla genç enerjiyle alakalı -gençlik enerjisi demiyorum- alakalı Bob Dylan’ların, Cohen’lerin yaşadığı bir dünyadan bahsediyoruz ama tercihin eğer o enerjiyle devam etmek değil de durmak biraz sakinleşmek, biraz dinleneyim falansa ben de bu dinlenmeleri hiç anlamam. Bir özelliğin varsa dinlenmeyeceksin bitince dinlenirsin, ölünce dinlenirsin yürü burdan. O ekstra motivasyonlar, heyecanlar gerektiren bir şey. Ben son on yıllık kariyerine bakıp yırtdışında biz bir şirketle yol aldık ama yirmi tane alternatif arasından seçerek yol aldık. Hala birilerini heyecanlandırıyor hala onlar “ya gelsin tarkan burda bir şey yapalım” diyorlar ama böyle bir durumun olabileceğine inanmıyorum. Bu sadece ekiple alakalı değil onun kendi içinde yaktığı ateş ve o ateşin dışarda yakılmış küçük küçük hücrelerinden bahsediyorum. Onları yakabilecek potansiyel şuan da maesef yok. Artık yakılamayacağını düşündüğüm -malesef diyorum tekrar- bir ateş olduğunu düşündüğüm için, yanmış bir zamanlar kavrulmuş her yeri de yakmış bir ateşi anlattık.

-Küllerinden doğan bir hikaye olamaz mı ?
Süheyl A: Küllerinden doğmaksa işte sanat müziği albümü küllerinden doğmaktır. Belki odur. O kadar küllerinden doğabilir. Tekrar meksikada 250 000 albüm satamaz. Avrupa’da listebaşı olamaz. Orda tabii başka tercihler var. Kitapta anlattığımız, anlatamadığımız, unuttuğumuz, yarım bıraktığımız hikayeler var birisi aslında şudur. İngilizce albüm çıkışının bir gece öncesinde “Yarın albüm çıkıyor. Bu süreçte hep birlikteydik ya her şey kötü olursa? Kendimi çok gergin hissediyorum” falan dediği bir telefon konuşması yapmıştık. Ben de ona ingilizce albüm senin yastığının altına koyduğun kırmızı ayakkabın aslında demiştim. Küçüklüğünden beri varettiğin hayalin. Sadede bu hayali gerçekleştirmiş olmak nedeniyle bile çok çok mutlu olmalısın ve ol dedim ama bunları derken türkçe şarkılarla uluslararası başarıları en yakından yaşayan adam olarak bile o şarkılarla o başarıları yakalayamayacağımızı hissediyordum. Bu konuda tek hissetmeyen belki de hissetmek istemeyen Tarkan’dı. O bence kendi kariyerinde İngilizce albüm diyerek bir rotadan çıkıp başka bir rota belirleyip burdan da yürürüz dedi ama kendisine kaybettirdiği zaman, enerji ve motivasyon bence çok önemli. O uçak ordan tekrar kalkmaz.

-Sizce bu Tarkan’ın şöhretle ilişkisinde ya da kendi psikolojik durumuyla ilgili bir sıkıntı mı arz ediyor?
Süheyl A: Olabilir. Böyle şeyler de olmuştu. Aşağılama anlamında demiyorum ben böyle sanatçı şımarıklıklarını dozunda olmak kaydıyla severim. Bir gün “her şeyi reddetmek istiyorum demişti. Ben de “ben senin arkadaşınım onu yapacaksan arkadaşın olarak kalırım. Gideriz Uzak Doğu’yu dolaşırız. Varsa felsefe yakından inceleriz” dedim ama o hikayeler öyle olmuyor. Ben bir arkadaşı olarak o yolda olurum da o, o yola kolay kolay giremez. Lanet olsun şöhret falan ama onun cazibesi başka. 4 korumayı sağa 4 korumayı sola alıp sahneye çıkarken onu tadan adam ben Tibet’e gidiyorum diyemez.
Ali E: Buna alışmış insan inzivaya çekilemez. Ancak bir öfke kabarması olur. Dersin ama yapamazsın. İstanbul’da yaşayan 17 milyonun 16 milyonu çekip gideceğim diyor da gidemiyor.

-Bir taraftan böyle büyük bir stres altındayken bazı boşluklara ve kaçışlara da ihtiyacı yok mudur?
Süheyl A: Olmaz mı var tabii. Yapıyor da zaten.
Ali E: 11 ay kaçıyor zaten (gülüyor)
Süheyl A: O dönem de Türkiye’ye geliyordu. Onu kalkındıran ya da aynı modda tutan şeylerden bir tanesi New York’a gidip sokaklarında rahatça dolaşabilmesiydi. 3 ay dolaştıktan sonra gideyim de Türkiye’ye şu havaalanında 200 kişi karşılasın durumu da mutlaka arkasında var. Bu gelir yani. Öyle 3 sene New York’da dolaşamazsın.

Ali E: Ben bu yurtdışında şansını yeniden denemesinde farklı bir fikre sahibim. Ben şarkının dili ne olursa olsun ruhunun evrensel olduğunu düşünüyorum. Tarkan insanların dili dini ne olursa olsun gönül dünyasına hitap eden şarkılar olduğu sürece bu şansının hala varolduğunu çünkü Tarkan’ın sorununun Tarkan şarkıları bulamamaktan kaynaklandığını düşünüyorum. Az albüm çıkarmasının altında da o albümü dolduracak kadar kendine yakışır beklediği potansiyelde şarkı bulamamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Müzik dünyasında sadece bizde değil dünyada da olay yaratacak şarkı sıkıntısı var. Tıpkı sinemada senaryo sıkıntısı gibi. Çünkü üretimi yapan insanlar kısa sürede iyi para kazanıp hayatları değiştiği için o üretimleri yapamıyorlar. Türkiyede arabesk müzik denince akla kim geliyor Orhan Gencebay.. Şuanda yalıda yaşıyor. Yalıda yaşayan adam Batsın Bu Dünya diye eser yapabilir mi artık? Yapamaz.

Süheyl A: Benzer şey Tarkan’da da var. Yapamaz o şarkıyı bulamaz okuyamaz asla değil. Sadece eskiden Tarkan cesurdu. Bu arenaya çıkarım ne olursa olsun.. Şimdi ana sıkıntının bu cesaret olduğunu diğer şeylerin yan faktörler olduğunu düşünüyorum.
Ali E: Kaybedecek çok şeyi olduğunu düşünüyor. Bugün riske ettiği çok şeyi var. Kariyerini riske ettiğini düşünüyor
Süheyl A: İngilizce albümle de onu yaraladığını düşünüyor bence. Yapmasaydım keşke demiyor belki ama o kadar yıl hayal kurdum ne oldu sonunda diyor ama onun her evresinde o gelgit yaşandı. Olur mu olmaz mı?

Oldu mu sizce?
Olmadı tabi. Çok güzel şarkılar var o albüm alınır ve dinlenir ama Tarkan tılsımı dediğin şey başka. Tarkan tılsımı sesindeki titreşimdir, yaptığı nağmedir, ordaki işvedir. Bunları sen ingilizce albümde, müslüman mahallesinde nasıl salyangoz satamıyorsan Hıristiyan mahallesinde de kokoreç satamıyorsun işte olay bu. Sen orda yüzbinlerce senin şarkı söyleme potansiyelinde adam varken İngilizce şarkıda nağme yaparsan yemezler yani. Anlamazlar daha doğrusu.

Ali E: Anadilin değilse bir dil o dili olanların ruhuna geçmez. Ben zaman zaman rum şarkıcıları türkçe şarkıları söylüyorlar.Eğlence niyetine dinliyorum. Türkçe söylersen ruhunu daha iyi anlatırsın. Hayalleri idealleri olabilir ama hepsi gerçekleşmiyor malesef.

-Sizce hazırlık olarak bir eksiklik mi zaman olarak yanlış bir hamle miydi ingilizce albüm?
Ali E: Bizde pişmiş aşa su katılmaz derler. Tarkan türkçe şarkılarla dünyaya açıldı ve o yoldan yürüyebilirdi. Dünyanın kabul ettiği renkteki şarkıların üstüne koyarak yapsaydı İngilizce albüme gerek kalmazdı. Yeterince sükse yaptıktan sonra dünyada, İngilizce albümü kabul ettirmesi daha kolay olurdu.

Süheyl A: şöyle bir durum var. Tarkan’ın birsürü başarı hikayesinin arkasında yer alan şeyler tabii ki Tarkan’ın müthiş şarkı söylemesi, sahnesinin harika olması , dans etmesi, sempatisi, etkileyiciliği, karizması bütün bunlar var ama bir yan faktör bence çok önemli faktörlerden bir tanesi “merak” var. Neden Tarkan bu kadar ünlü oldu derken o tabi Sezen Aksu’nun müthiş dokunuşu müthiş bir yaratıcılığı. Dünyada öyle olmuş bir şey yok yüzyıllardır insanlar birbirini öpmüş ama bir şarkıya o öpücüğü koymak Sezen Aksu diye bir kadının aklına gelmiş. Şimdi şarkının orasında öpücüğü atan adamın şarkının geri kalanında ne söylediğine ilişkin merak, Tarkan’la ilgili büyünün bir tarafı. Bana diyorlar ne söylüyor ne anlatıyor. Dünyanın her yerinde bu soruyla karşılaştım. Bu önemli olan. Ya İngilizceyi bir Amerikalı gibi bir İngiliz gibi söyleyebilirsen bir şey ifade edersin öbür türlü sen beklenilebilecek en büyük merakı hayranlığı kazanmışsın. Ali’nin dediğine şurdan katılıyorum o hayali tutarsın müthiş rüyayı içinde yaşatırsın 50 yaşlında bir single yapiyim dersin mesela. İngilizce albümle ilgili konsantrasyon, o süreç, Tarkan’ın en yüksek olduğu ve en acayip şeyler yapabileceği zaman zaten. Orda bir fay hattı kırılıyor bence. Onu hiçbir zaman dile getirmiyor ama o fay hattı belki bir çiftlikte tek başına yaşama isteği, Almanya’ya geri dönme isteği, belki Harbiye’de çıkayım başka bir yerde çıkmayayım seçimleri belki hep oralarda kırıldı bunlar. İç dünyasını da birebir bilemiyoruz ama o bence lüzumsuz bir hamleydi. Yine de o olmazsa yapamazdı, yaşayamazdı.

“BİR HAKKI TESLİM ETMEK İÇİN YAZDIM”

Sizce Süheyl Atay’ın Tarkan’ın hayatına etkisi nasıl?
-Ciddi marjinal katkılar sağlamıştır. Dünyada yaptığı yolculuk, çıkış, en azından prangalarını çözdürdü. Sadece o bile yeter. Tarkan’ı yaptığı sözleşme kilitleyip bırakmıştı. Universal’la yaptığı sözleşmeyi imzalamasının arkasından Tarkan’a Allah yürü ya kulum dedi. Onu da çözen Süheyl Atay. Füzenin rampadan kalkmasını sağlayan ateşi Süheyl Atay yaktı.

Siz ilk okuyuşunuzda ne hissettiniz Süheyl Bey?
-Çok beğendim. Samimi duygum şu: Hatta Ali’yle bunun esprisini yapıp gülüşmüştük. Hepsi de olumlu duygular olarak bize geri döndü. Kitabı aldım oturdum bitirdim dedim. Bu bana mı oldu insanlara da böyle olur mu acaba diyoruz. Bana da öyle oldu dedi. Bizim esprisini yaptığımız bütün kriterler “bir solukta okudum, elime aldım koltuğa oturdum, bitirmeden kalkmadım, hiç bilmediğim şeyler öğrendim, ne kadar objektif yazmışsınız “ gibi, hepsi geri döndü. Bir dilek bu, ben daha fazla eleştirebilmeyi isterdim. Gidip çarptığımız bir durum var orda. İlk halini koruyabilmeyi isterdim. Ali’yle Tarkan’ın kurduğu diyalog arasında bazı şeylerdeki hassasiyetini dile getirdi. Bence o hassasiyet gerçek anlamda tuzu biberiydi yani işin. Biz biraz tuzsuz bibersiz yaptık yani.

Ali E: Bu kitapta yazılanlar Tarkan’a dair ama aynı zamanda Süheyl Atay’ın anıları. Biraz da öyle bakmak lazım. İçinde olmadığı bir şeyi anlatmadı. İçinde olanları da süzerek anlattı. Şu neden yok bu neden yok diye soranlar oldu. Süheyl Atay’dan başka kimseyle de bu kitabı yazmazdım. Süheyl Atay benim çizgimde ben de onun çizgisinde olduğum için ortaya böyle bir kitap çıktı. Tarkan’ın ufak tefek müdehaleleri oldu. Biz bunları yerine getirmeden de bu kitabı çıkarabilirdik sonuçta bu Süheyl Atay’ın da anıları ama Tarkan’a da hak veriyorum çünkü şöyle bir atmosfrerde okudu kitabı: Yeni evlenmişti single çıkarmıştı ve çok kötü yorumlar yapılıyordu. Tabi onu da psikolojik olarak ruh dünyasını etkilemiştir. Moral motivasyon olarak yüksek olsaydı belki onlara da dokunmayacaktı ama dokunulmuş halinden de önsözsöz sonsözsüz halinden de memnunum. Biz anlatabileceklerimizi ziyadesiyle anlattık. Ben kitabı çıkardıktan sonra 20’ye yakın insandan Tarkan’la ilgili müthiş şeyler duydum. Bunlar arasında yazsam olay olacaklar da var ama yazmam çünkü kişisel şeyler. İnsanların görünmeyen yüzlerini ortaya çıkarması açısından ilginç ama biz bir megastar Tarkan’da bir megastarı yazdık. Azerbaycan’dan, İran’dan, Kuveyt’ten yazanlar bana kitap için. Tarkan’ın kendini resetleyip kendine format atması gerektiğini düşündüğüm için yaptığımız şeyin doğru olduğu kanaatindeyim.

-Süheyl Bey, bu kitaptan sonra sizinle çalışmak için de Ali Bey’e ulaşan çok olmuş.
Tabii ki onore edici bir şey ama bu kitabın yazılmasındaki son amacım bile insanlar üzerinde böyle bir etki bırakmak olamaz. Benim hatırladığım güzel bir şey olacaksa Ali’yle geçirdiğimiz onca zaman ve yaptığımız gülüşmelerdir. Yazıldı bitti okura ulaştı. Seven paylaşan oluyor biz de mutlu oluyoruz.

-Kitapla ilgili imza günü gibi etkinlikler düşünüyor musunuz?
Yayınevimiz yapalım dedi ama bir kitap yazdı satmak için kapı kapı geziyor gibi algılanmasını istemiyorum. Ben bunu para için ticari bir kazanç için yapmadım. Bir hakkı teslim etmek için yazdım. Hak sahibi teşekkürünü iletirse memnun olurum iletmezse de canı sağolsun derim. İlahi idalete inanırım.İyi bir şey yaptıysam bu bana zaten geri gelir.

Süheyl A: Bu konuyu en iyi yaşayan insanlardan biri de Tarkan’dır. Hayatında yaptığı iyilikler de kötülükler de her zaman ona dönmüştür. Hatta bu yüzden bir albümün adını böyle koymuştuk: Karma..

Begüm Tarako Röportajı

“UMUT NOKTAM DA EN ÇOK KIRILDIĞIM NOKTAM DA TEK”

cpgsl6swaae7oiw-2

Begüm’e röportaj için İstanbul’da mısın diye sorduğum zaman “maalesef İstanbul’dayım” demişti. Röportaj boyunca aslında birçok sorunun ucunu da aynı söze bağladık. Fakat tüm maaleseflere rağmen, bütün siyah beyaz fotoğraflarına, kelimelerin içinizdeki boşluklara çöktüğü bütün hikayelerine ve kulağınızdan ruhunuza işleyen tüm derin hisli şarkılarına kalbinizi verince, Onu ağaçlarla dolu, rüzgarın serin serin estiği bir cafede kahvenizi yudumlarken duvarda asılı eski bir fotoğrafta gülümseyen umut dolu bir kadın olarak da hayal edebilirsiniz. Aklımın Oyunları adlı ilk albümden sonra ilmik ilmik işlenen ikinci albümü 7 ile kollarını açmış size sarılmayı bekleyen Begüm Tarako ile konuştuk. Keyifli okumalar!

Belli ki sen hikayeleri çok seviyorsun. O yüzden dışardan bir gözle, sadece Begüm’ün hikayesi senin için nasıl?
Aslında hep aynı şeylerle uğraşıyordum. Yine çocukluğumdan beri müzikle uğraşıyorum. Sinirli bir çocuktum. Uyumsuzdum biraz galiba. Harika bir çocukluğum oldu, gençlik yıllarımda şöyle şeyler yaptım falan gibi bir hikayem yok. Çok erken çalışmaya başladım. O yüzden de biraz öyle bir gençlik hayatım olmadı. Çalıştım çalıştım çalıştım. Çalışmalarım da müzikle alakalıydı. Okudum o da müzikle alakalıydı. Aslında hep bugüne odaklıydı çünkü bir idealim vardı. İş hep daha önce geldi. Şimdi de bakınca öyle. Onu gerçekleştirmek üzere neler yapabilirim daha fazlasını nasıl yapabilirim diye düşünmekle geçti.

Baban seni evde nasıl etkiliyordu?
Çok küçüktüm. 9 yaşımdayken ayrıldı annem ve babam. Daha öncesini çok hatırlamıyorum. Babam gece çalışıp gündüz uyuduğu için çok da beraber bir şeyler yaptığımızı hatırlamıyorum. Pazarları daha çok birarada olurduk. Ama babam genel olarak müziği profesyonel olarak yapalım istemiyordu onu biliyorum. Ben gizli sınavlara giriyordum ona söylemiyordum. Kızıyordu çünkü okullarda bu hoşlanmadığım, kayırma noktasına gelen bir durumda ağlamıştım olmaz öyle diye o yüzden istememişti girmemi. 9 yaşımdan sonra da Bodrum’a yerleşti. 2007’de de vefat etti. O süreçte de 2-3 senede bir gördüm. İnat ettiğimi görünce yardımcı oldu beni tanıdığı insanlara yönlendirdi vs ama sektördeki insanlara da çok güvenmiyordu galiba. Beni emanet edebileceğini birini bulamadı heralde ki ya da uzak durmamı istediği için kasıtlı da yapmış olabilir bilmiyorum ama müdahale etmedi pek. Benim kendi evrilmemi izledi belki de. Çıkardıklarımı görmedi ama ilk albümü çalıştığım zamanlarda yaşıyordu. O zaman da çok istemedi yapmamı. O vefat edince bende de 2-3 yıllık bir depresyon oldu.

Annen destekçin miydi? Şimdi nasıl karşılıyor?
Annem de çok istemedi aslında. 17 yaşında bir ordu evinde söyleyerek başladım. Orda da trompetçi bir abimiz vardı. Solistlerinin yerine birini arıyorlardı. Annem de ben bu işlere meraklıyım ya tanıyoruz diye onlara yönlendirmişti. Annem galiba daha popüler şeyler yapmamı istedi çünkü çok güveniyordu daha fazlasını yapabileceğime. Ben de benim istediğim gibi olsun diye ısrar ettikçe sürekli engel, sürekli olmuyor’larla karşılaşıyorsun. Şimdi dinletiyorum bazen bir yere çıktığım zaman gösteriyorum ama hala onun için bir şey ifade etmiyor. Televizyonda onun bildiğim bir programda çıkmam onun için bir şey ifade ediyor ama aferin demeye başladı. Geçen gün buluştuk ben senin yaptığın müziği anlamıyorum tabii ama dinleyenler varmış aferin güzel demek ki diyor.

Niye bütün fotoğraflar siyah beyaz?
Gerçekten siyah beyaz fotoğrafı çok seviyorum. Bir de aşırıkları patlak renkleri değil pastel renkleri çok büyük kahkahayı değil gülümsemeyi seviyorum. Sınırım var. Fotoğraf koyup o kadar renkli yapınca rahatsız ediyor beni. Anısal oluyor. Şuan çekilelim siyah beyaz yapalım çok eskidenmiş gibi bir kıvamı oluyor.

İlk albüm öncesi 5 yıllık bir hazırlık sürecin var. Neler biriktirdin o zaman?
Ben doğma büyüme Kadıköy’lüyüm. Arkadaşlarım bir stüdyo açmıştı. Birlikte bir şeyler yapmaya başladık. Yarışmalara girdik Rock’n Dark İstanbul finaline kaldık. O zamanki şarkılardan ilk albümde bir tane var Doğum Günü var. Her şeye ulaşabilir olduk zamanla, dünyadaki tüm müzik arşivleri önümüze serildi mesela. Alternatif şeylere ulaşmak görmek fikrini değiştiriyor. O şarkıları 5 yıl boyunca 3-4 kere yeniden kaydettik. Ben de birilerinin emekleri boşa gitmesin diye diye birçok insanla tanışıp çalışarak değişerek hem eksiltmek istemedim hem de süreçteki iyi bulduğum şeyleri koymak istedim. Biraz karmaşık bir şey oluşturdu bir mücadeleyle geçti yani.

Çocukluktan itibaren elinde tarak,kalem şarkı söylerken, onca tohumun biriktiği bir albümü elinde tuttuğun noktaya geldiğinde, neler hissetmiştin?
Ben ikincisinde daha kendimden bir şeyler hissettim. İlkinde sevindim, çok sevindim ama pek yaşayamamıştım. Bunda yazılar da olduğu için yazılar -ki gezi dönemine denk geliyor yani hepsi yeni. Çok yoğun bir döneme denk geldiği için çıktığında kendimi karşıma aldığımı hissettim çünkü çok açıkça ve direkt yazmıştım. Şarkı yapmak için yazdığınızda belli bir kalıptan çıkamıyorsun ama düz yazdığınızda bugün hala okuduğumda bunları hangi hisle nasıl yazmışım diye başka birine bakar gibi okuyorum . Onun adına seviniyorum. Öyle bir duygu hissediyorum.

İlk albümle ikincinin sende müzikal kıyaslaması nasıl? İkinci seni daha çok tatmin etti mi?
Kesinlikle. Ben aslında daha elektronik altyapılar istiyorum. Burda biraz daha kaydırdık onu. O anlamda benim gözümde daha başarılı. Konsept bir şeyler olduğu için hikayeler, geçişler o bütünlük çok hoşuma gidiyor. Başka biri yapsaydı da çok hoşuma giderdi. O bütünlükten, müzisyen arkadaşların bütünlüğünden dolayı da. Mesela ilkinde parça parçaydı. Daha çok insan olduğu için yine güzeldi ama enerji bölüktü benim için. Burda provaları baştan beri aynı arkadaşlarla yapıp ulaştırabilince hücum kayıt gibi bir şeye denk geldi. O yüzden inanılmaz mutluyum. Üç yıllık bir farkta sanki bir adım değil ama birkaç adım ileri gidebilmişim gibi hissettim. Böyle konuşmak çirkin ama sordun diye..

7 için şarkı söyleme biçiminde de değişim var. Carmen Yeşiltepe’den ders aldığını biliyorum..
Doğru, bir fark var. Carmen çok doğru bir noktaya getirdi bu anlamda. Ben çok yanlış öğrenmiştim. Kendi başıma başladığım için seste sistemim çok yanlış bir noktaya oturmuştu. İlk albüm sonrasında tanıştık ve çok yardımcı oldu bana. Canımdır o benim.
7 tam bir roman gibi. O yazılar, görseller.. Şarkıların klipleri de enfes görüntüler içeriyor..
Serkan Murat Kırıkçı ile yazılarla ilgili çalıştık. Ben zaten hep yazıyordum ama önemle söylüyorum burda bir iddia yok. Serkan beni çok iyi yönlendirdi birkaç kitap tavsiye etti. Tam bir öğretmen gibi yolu gösterip kafana vurmadan. İlk yazdığım haliyle buraya ulaşan hali arasında ciddi bir fark oldu ama bu kelime yerine şunu koy diyerek değil de “Begüm sen buna yakınsın, şunu bi oku böyle de anlatabilirsin” diye yönlendirdi. O süreçten önce sadece Uçsuz Tango’yu yazmıştım. Sondan başa gitti zaten. Uçsuz Tango’yu sıfırdan yeniden yaptım. Çünkü o yazma sürecinde o kadar değişti ki yazmam. Aklımın Oyunları’nda da deşarj olamamıştım gezi dönemiydi ve o anların içinde kalmak burnumuza kadar dolmak aklımdaki bu fikri yapmamı sağladı. Klipler içinde Temel Hüseyin Kuru ile çalıştık. Albüm sürecinde bunlara özel şeyler olsun istiyorum demiştim. Rock’n Coke’da doğum günümde tanışmıştık hatta kendisiyle. Aslında bunlar sahne için yapılan görsellerdi sonra neden videoları da koymayalım dedim.

Ben kliplerin de şarkının ruhunu bozduğunu düşünüyorum. Bir hikaye verince ona hapsetttiriyormuşuz gibi hissediyorum. Ne düşünüyorsun kliplerle ilgili?
Sonsuz katılıyorum ben her şeyin tepside sunulmasına da karşıyım. İnsanda düşünme payı da hayal gücü de bırakmıyorsun. Her şeyi veriyorsun okuldaki ezbercilikten işte buralara geliyor. Mesela müzikte de böyle yapmaya çalıştık. Sonda uzun enstrümantal bölümler var neden çünkü o şarkı altı dakika olmak zorunda değil -ki şarkıları yayınlatabilmem için 3-4 dk olması gerekirken sonlarda fade out bile yapmadım son sese kadar. Bence biraz da senin şarkıcının söylediklerinden sonra bir durup aynı atmosferde kendi payına da düşeni alabilecek mesafen kalması gerekiyor.

Televizyonu açınca senin de sinirlerin bozuluyor mu? Hele ki hit klipleri görünce..
Evet, açmıyorum 🙂 Bence ayırmak gerekiyor. Bu da var ve bir sektör olduğu doğru. Sektöre hizmet etmeyi seçenler ve seçmeyenler var. Seçmeyenlere alternatif diyoruz biz bu ülkede. Bazen çok da alternatif olmayı seçtiği için değil de o döngüye girmek istemediği için de bunu yapabiliyor. Dolayısıyla onları berbat falan gibi uç noktada eleştirmem çünkü o da yanlış ama benim eleştirdiğim eşitsizlik ve haksızlık bu yüzden.

Sence sorun dinleyiciden mi kaynaklanıyor?
Bence her iki tarafta da. Ben bunu sektörün çok önemli insanlarına pat diye sordum. Neden bunu yapıyoruz neden bunları yapmaktan çekiniyoruz diye. Mesela biri “Aslında çekinmiyoruz ama arz talep” dedi . Onun talep dediği noktada, arz eden talebi karşılayana göre, arzı veren de talebe göre şekilleniyor . Sen yıllarca sadece alternatif müzik dinletsen sektördeki gücü bu tarafa kaydırsan dinleyici de kaydırmış olursun. Güç sektörün elinde gibi duruyor ama o da bir noktada yatırdığı paranın karşılığını almayı düşünüyor. Çünkü sektör dediğin şey matematiksel ticari bir şey. Ticaret konunun dahili olduğunda da ticari kaygılar gütmeye başlıyor ve dinlenecek şeye yatırım yapıyor. Matematik orda çok belli Amerika’yı yeniden keşfetmiyoruz.

Bizde radyo dostu şarkı diye bir tabir var mesela.
Kayıtlarda mesela mastring anına gelince ben bunu yaparsam bunu çalmaz diyor arkadaş. Burda suç kimin radyonun. Radyoda suç dinlenmenin. O kadar birbirine bağlı ki. Beraberce yapmak gerekiyor. Sen yazmazsan o sormazsa öteki çalmazsa öteki çıkarmazsa ben nereye kadar devam edebilirim? Sonra diyorlar ki müzik ne hale geldi yeni şarkı yok. Hayır yeni şarkı var yüzlerce var ama yok dediğimiz şey kolaya geliyor. Çünkü sen yazarken şuna bakıyorsun çok tıklansın, öteki en çok izlenen olsun, basan en çok satan olsun gibi hep ticarete hizmet ediyoruz.

İnat edeceksin değil mi?
Tabii. Belki yeni başlamış ve çok başında olsaydım kayabilirdim. Çünkü insan o zaman o heyecanın içinde. Biraz da egolar da daha yüksek oluyor ama sonra kafana çaka çaka hayat siniyorsun tabii. O yüzden bugün artık yapamam ama belki 10 yıl önce olsaydı yapardım.

Bu albümle ilgili neler yapacaksın?
Çok çalamadığımız ulaştıramadığımız bir döneme denk geldiği için yeni bir şeyi 2017 sularına bırakmayı düşünüyorum. Arada yeni bir klip gelecek Alaca’ya düşünüyoruz. Onun dışında akustik videolara devam edeceğiz. Bir cover istiyorum cover yaparken de farklı yöntemler kullanmak istiyorum alıp aynısını söylemenin aksine. Bu kış çalabilmek istiyorum. Karşımda seven ya da sevmeyen kim olursa olsun görmek istiyorum. Nerde olduğumu konumlandırabilmek istiyorum. O şansım da pek olmadı. Geri dönüş az olunca -olumluya da olumsuza da açığım- bana göre doğru ama doğru bir yoldan mı gidiyorum ulaştırabiliyor muyum bilmiyorum. İnsan bunu görmeyi bekliyor. Gidemeyince de göremiyorsun. Bu kışı biraz ona ayırabilmek istiyorum arada cover, akustik kayıt ya da plak olabilir.

Yazılarınla ilgili bir şeyler yapmayı düşünüyor musun?
O da pek ulaşmadı malum albüm satın almadığımız için ama itunes da indirebiliyoruz. Okuma ya da küçük oyunlar olarak tiyatrorla belki bir müzkal olarak birleştirerek paylaşabiliriz müziğimizi. Aklımda çok fikir var ama tabi bunlar hep bütçe.

Aynaya baktığın zaman kendinle ilgili ne hissediyorsun?
Üzülüyorum kendime bakınca. Kendi kendimeyken biraz hüzünlü bir halim var. Galiba başlarda agrasifliğime neden olan şeyler üzüntüme neden olmaya başladı.

Kelimelerle ilgili ne düşünüyorsun? Şarkılarında en önemli noktalardan biri de özellikle isimlerinde özenle seçildiği belli o kelimeler..
Bence kelimeler tedirginlikle yaklaşılması gereken hassas olunması gereken şeyler. Değişik kelimeleri kökenine inmeyi çok severim. Kayra diye bir şarkı yapmıştım mesela. Bir tiyatro oyuncusu vardı ismi kayraymış ilk kez orda duymuştum. Tanrının lütfu gibi bir anlamı varmış. Alaca mesela 6-7 anlamı var. Hepsi bütünde Alaca’daki sorulara gidiyor mesela bütünde. Çoğu insan onları albümün birer şarkısı gibi düşünüyor ama oysaki o hikayeden geliyor. O hikaye baştaki sorulardan geliyor. Bir bütün aslında ulaştırmak istediğim.

Boşluk hissediyor musun?
Çok. Her zaman.

Pişmanlık?
Pişman olmak için elinde bir fırsat vardır ve yapmamışsındır bence öyle bir alt metni var ama ben kırgınlıkla karşılıyorum. Çünkü benim onu yapamamı sağlayan şeyler oldu. Ha senin hiç mi suçun yok diyebilirsin ama bence yok çünkü ben bir konuyu o kadar etraflıca düşünüp zor karar alabilen bir insanım ki başka sebepler devreye giriyor.

Çok düşünüyor musun?
Çok fazla. 20 yaşımdan sonra kafa gitti.. Şimdi şimdi biraz bırakmayı deniyorum. Her şey senin kontrolündeymiş gibi hissediyorsun ama değil . Kaderci bir insan değilimdir ama bazı kırılmalara senin engel olamadığını düşünüyorum. Mesela bir albümü 5 yıl bekletip klibini geziden bir gece önce yayınlatarak bu tercihi ben yapmış olamam başka şeyler var çevrede.. Tıkanıyorsun.

Yalnız kaldığında ne yapıyorsun?
İşle ilgili müzikle ilgili yapmak istediğim şeyle ilgili çalışmadığım zaman rahatsızlık duyuyorum. Tam bir hastalık derecesinde. Atıyorum arkadaşlarınla çıkıp sohbetediyorsun ya bunu haftada en fazla birkaç kez yapabilirim çünkü bana bu “ne genişlik Begüm” gibi geliyor. O kadar zaman yok. sanki tıkanıyorum.

Son olarak umutların nasıl?
Kaybedeceğimiz çok şey var. Şu noktada tıkanıyorum: daha da kötüye gittiğini bildiğimiz bir durumdayken nasıl devam edebilirim diyorum ama bence hepimizin sarılması gereken şey en çok yapmak istediklerimiz çünkü bu iki şekilde de iyi. Birincisi en çok yapmak istediklerimiz şeyler olduğu için her zaman bize motivasyon verir, sıyrılmamızı, arınmamızı sağlar. Kaçış yolu olarak da görebiliriz bunu. Hem de en çok yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak başka şansımız yoktur zaten. Tek bir şeyden vazgeçemeyiz zaten bence bu hayatta o da içten ama gerçekten mecbur kalmayıp gerçekten yapmak istediğimiz şeye odaklanırsak. Benimki ne mutlu ki hayattaki en büyük şansım bunu farkedebilmiş olmak. Onun üzerinde olmak. O yüzden kaçabilecek noktamla umut noktam ideal noktam mutluluk noktam en çok da kırıldığım noktam tek. Bir tane. o yüzden umudumu yitiremem öyle bir şansım yok.

Sayıklamalar

Paulo Coelho- Aldatmak

FullSizeRender2

“Bugün, o sabahtan birkaç ay sonra, her şeyin değişeceği korkusuyla, her şeyin son nefesime dek aynı kalacağı korkusu arasında bölünmüş bir kadınım ben. ”
Kırmızı çizgiyi aşıp dönüş olmadığını fark eden ama şikayet edemeyecek kadar mücadeleyi bırakmış, hissizliğini herkesten saklamaya çalışan bir kadın. Bir uçuruma doğru korkuyla giderken, uçurumun ucundan hiç ayrılmak istemeyişini, ruhunun karanlık köşelerindeki sancıları eşinin, çocuklarının yüzlerine her gülümseyişinde daha çok çekişini, en çok korktuğu ve en çok yakasına yapışan duyguların onu dengesizleştirirken, zihni kirlendikçe başka bir adamı göğsüne bastırışını sayfa sayfa “izleyeceğiniz” bir kadın. Başkalarının açtığı yaraların geçici olduğunu bildiğinden, kurtuluşunun kendine meydan okuyuşundan geleceğini bilen bir kadın. Söyleyeceklerini önce kendisine dinletenler için; Paulo Coelho’nun bilinen anlatım biçimiyle yola nerden başladığını unutan balığın, sonu bulmaya çalışmasının, gerçek yalnızlığın, en iyi yönlerimizi çürüten gerçek yalnızlığın “aldatmak” penceresinden hikayesinin kitabı.

——————————————————————————————————————-

house-md-
-“Bizi öldürmeyen bizi güçlü kılar.” değil mi? Nietzsche de melarsoprol alsaydı, öyle ukalalıklar yapmazdı.
(House M.D.)

——————————————————————————————————————-

Yenilmez

magicimage (1)

Beni saran gecenin içinden mezar kadar kara,baştan başa
Şükrederim hangi Tanrılar verdiyse bana fethedilmez ruhumu
Ne ürktüm,ne bağırdım şartların pençesine düştüğüm anda bile
Kaderin sopasıyla kanadı da başım,
Yinede boyun eğmedim.
Öfke ve gözyaşı dolu bu yerin ötesinde,
Beklemiyor başka hiçbir şey gölgelerin dehşetinden.
Yine de korkmaz bir halde,
Buluyor ve bulacak beni yılların yılgınlığı ve tehdidi
Kapı ne kadar dar olsa da,
Cezalarım ne kadar ağır olsa da,
Kaderimin efendisi benim
Ruhumun kaptanı benim.
William Ernest Henley

——————————————————————————————————————-

“Powder I”

aa

Roger Michel Fichmann
Switzerland

——————————————————————————————————————-

I-found-freedom-with-horses-576d2d3b572f8__880
“Bu dünyada kendimi hep küçük hissettim. Anlam veremediğim kurallarla kısıtlanmış, hiçbir zaman kendimi uyduramayacağım standartlarla çevrili… Özgürlük arayışına çıkışım işte tam bu zamandı. Bu kelime ne anlama geliyor? Tanımı nedir? Özgür olmak sadece dünyanın geri kalanı için anlaşılamaz gibi görünen kararları verme iznimizin olması mıdır? Yoksa, en sade haliyle, kalbinizin değişken sesini dinlemek anlamına mı gelir? Bilmiyordum ama bilmek istiyordum. Hayatımı damarlarımdan çekip alan bir işe sıkışıp kaldığım için kalbim hareketsizlikle doluydu. Bir süre sonra, kalbimin sesinin bir zamanlar nasıl çıktığını bile unutmuştum.”
Fotoğrafçı Carina Maiwald, ışıltılarında özgürlüğünü bulduğunu ve kalbinin sessizliğini bozduklarını söylediği atlara çalışmalarını adamış. Fotoğraflar ve güzel yazısı için ; Carina Maiwald

——————————————————————————————————————-

Bruce-Munro-avustralya-50000-led-isik-3

Hadi alkışlarımızı çölün ortasına güneş enerjisiyle çalışan 50.000 ampul diken Bruce Munro’ya gönderelim. “Field of Light” isimli projesinin diğer ayakları için: gözlerinizi şöyle alalım

——————————————————————————————————————-

Aslında aynı olan üç ekstrem durumda kimin dış sesinin bize rehberlik ettiğini size söylemeyeceğim. Hayatta kalacak mısınız?

——————————————————————————————————————-

+

Ferman Akgül Röportaj

HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK

image1

Sıkı durun! Ferman Akgül’den yeni single, hikaye kitabı, yeni yarışma ve yetenek avı geliyor! Müjdemizi de isteriz. Manga yeni albüme girmeden eski günlere dönüp 5.elemanı bulma kararı aldı!
Manga grubunun solisti ve yoluna artık solo olarak da devam eden Ferman Akgül’le yeni şirketi 06 Records’da müzikten, projelerinden, hayattan ve oğlu Aeron’dan konuştuk! Keyifli okumalar!

“İstemem Söz Sevmeni” için geç anlaşılacak bir şarkı olduğunu söylemiştiniz. O yüzden özellikle sormak istiyorum. Nasıl hislerle, nasıl gelişti yazım süreci?

Ben çoğunlukla melodiden şarkı yazıyorum. Vokal melodisi bulup üstüne sözleri oturtmaya çalışıyorum. En zoru da bu galiba. Çok nadirdir şiir gibi önce söz yazıp melodiye aktarmak. Burda zaten hazırda melodi, Yunan kökenli müziği vardı. Nakaratı mırıldanırken “ilelebet aşk” cümleciği çıktı ve onun etrafını kurguladım. Kimdir bu ilelebet aşk duyan adam, neleri söyleyebilir, ne hissedebilir, karşı tarafa nasıl seslenir, nelerden feragat edebilir? Bunları kurgulayıp madde madde üstüne ördüm hikayeyi.

Ferman Akgül’ün sözleri değil de kurguladığı adamın sözleri olarak düşünmemiz lazım yani.

Evet. İllaki vardır benim hayatımdan parçalar ama genel olarak kurgu. Bu da ilk defa yaptığım bir şey.

Yazım konusunda altın çağıma ulaştığımı hissediyorum diye bir tweet atmıştınız. Direkt bu şarkıdan kaynaklı mı yoksa birikimle mi böyle bir aşama var hissettiğiniz?
Sadece yaşadığım şeylerin üstüne yazmamın beni kısır bir döngğüye soktuğunu hissediyordum uzun zamandır. Hikayeler yazıyorum o hikayeleri yazabildiğim gibi şarkı sözü niye yazamıyorum diye kendimi çok sorguluyordum. Bu şarkı o döneme denk düştü. Kelimeleri, hikayeyi, adamı kurguladım. O yüzden beni çok mutlu etti. Heralde kendi yazım sürecimde bir evreye giriyorum diye düşündüm. Kendimi kandırıyor da olabilirim (gülüyor)

Hayır bence herkes hemfikir bu konuda 🙂

Manga’nın müziğinin evrilmesiyle Ferman Akgül’ün artık solo olarak da devam etmesi ve kendi müziği arasında nasıl bir değişim görüyorsunuz geriye dönüp bakınca?
Manga benim müzik karakterimin şarkı yazım karakterimin bir bölümü. Orda yazdığım şarkılar, verdiğimiz konserler farklı bir havada. O da vazgeçmek istemediğim bir durum ve kendimi orda da iyi hissediyorum ama onun dışında evde elimde gitar sürekli şarkı yazan da bir adamım. Minik minik, sade kalan şarkılar. Bu o sürecin bir başlangıcı. Kendimi öyle ifade etmek istediğim bir dönem. Klip de o yüzden bu kadar sade. Sadece gitar çalıyorum, şarkı yazıyorum. Kendimi bir yandan da böyle anlatmak istediğim, bu da var içimde ve bunu da paylaşmak istediğim bir dönem.

Kulaktan Kulağa programında dedenizin bir türküsünü söylemiştiniz. Bunun gibi farklı tatta çalışmalar düşünüyor musunuz yoksa bu çalışma gibi mi devam edecek yeni projeler?
Konserlerde türkü çalacağım. O düzenlemeler gibi, bazılarını alacağım konser için. Onun için ayrıca bir gitar bir piyano ile konser projesi de var. Yine köy köy dolaşacağız. Zor artık bu zamanda bu kadar dolaşabilmek ama zorlayacağım.

Zor demişken, tam da zor bir piyasanın içinde zor şartlar altında 06records’u kurdunuz. Artık kendim her şeyi yöneteyim gibi bir mantıkla mı kurdunuz yoksa işin içinde biri olarak plak şirketlerinin durumu yüzünden miydi bu karar?
Burası aslında eşimin kurduğu bir ofis. Onun ekibini ben aldım o beni çok destekledi bu konuda. Ben çok cesret edemedim ama 15 senedir bu sektörün içindesin, belki birçok fazla şey biliyorsun birçok plak şirketi sahibinden diye ama o role bürünmeden devam edeceğim. O yüzden Universal’la anlaştık. Benim yaptığım oluşumun büyük bir amiral gemiye ihtiyacı olacak. Orda da çok fazla hayal kurmak istemiyorum. Ben burayı sadece bir avcı şirket olarak yetenekleri bulmak üzere tasarladım. Yine Türkiye’yi gezeceğim. Onları bulup, direkt bir kapı açıp, onlarla ilgilenmek için bu şirketi kurdum. Bazı yarışmalar var onları artık kendim yapmak istiyorum. Birinin haklarını aldık. Haftaya Berlin’e yarışmanın finalini izlemeye gideceğim. Öyle bir şey ki hakikaten kafanızdaki vizyonu sizden daha iyi oturtabilecek biri olmadığı farkediyorsunuz. O yüzden bence zamanı geldi.

Manga tarafında yeni projeler var mı?

Manga bir single çıkaracak. Yeni bir proje daha var. O olursa eğer bir firmaya yeni bir şarkı yapıp eğlenceli bir proje üzerinde çalışacağız. Ayrıntılar netleşmediği için söyleyemiyorum. Onun dışında Birol Giray ile single yapıyoruz sonra Manga albüme girecek.

Albümle ilgili nasıl planlar var?
Biraz eskiyi özledik. Bizi yaptığımız işlerde akustik albümden beri eleştiriyorlar eski manga eski maga diye. Biz hiç eski manga diye görmüyorduk aslında bizim her şeyi denemek istediğimiz aç olduğumuz bir dönemdi. Hiç mutsuz ya da pişman değiliz.
Bu anlamda zaten yenilikçi bir grup bence Manga.
Kesinlikle ve öyle de olmak gerekiyor. Şimdi daha önce yaptığımız tarzda ve aslında daha önce dinleyip de dinlemeyi bıraktığımız grupları da özlediğimiz bir dönemdeyiz. O albümleri açıp dinliyoruz. Özledik ve oradaki yapıya dönme kararı aldık grup olarak. Yine beşinci eleman olabilir. Bunun için bir proje başlıyor ve bu insanın tanınmamış biri olmasını istiyoruz. Onunla birlikte yeni albüme gireceğiz.

Müzik dışı planlarınıza da gelelim biraz.
Orhan Pamuk’un kitabını beyazperdeye uyarlama hayaliniz varmış.
Bahsettiğim kitap Yeni Hayat. Benim heralde en sevdiğim romanlardan biridir. Öyle bir laf attım ortaya belki biri duyar çekmeye yeltenir diye ama sonra düşündüm mutlaka birileri Orhan Pamuk kitabını filme dönüştürmek senaryolaştırmak istemiştir. Bunun olmamasının da belli bir nedeni vardır gibi geliyor. Yeni Hayat her zaman benim bir köşemde ama okuduğum sinema birikimini başka bir yere aktarıyorum.

Sinema ve reklamcılık üzerine de eğitiminiz var. Bunlarla ilgili çalışıyor musunuz?
Reklamcılığı yarıda bıraktım çok zorladı beni bitiremedim. Ege’deki hocalarımdan özür dilerim ama çok kitap verdiler. Lisans eğitimim boyunca o kadar kitap okumamıştım. Ama sinema eğitimim için planlarım var. Biz çok teknik bir eğitim aldık. Üç sene yazım senaryo tarih derslerinden çok konu biriktirdim. Onları Blue Jean dergisinde de bir süre yazdım. O öyküleri geçen hafta basma kararı aldık. Öyküleri tekrar toparlıyorum. Mesela Osmanlı’da geçen bir cadı hikayesi var. Haziran’da öykü kitabını çıkaracağım.

Osmanlı’da geçen bir cadı hikayesi. Kulağa çok enteresan geliyor. Nerden geldi bu fikir?

Manga’dan gitaristimiz Yağmur’un Tırnala diye bir projesi vardı myspace zamanları. İsim nerden geliyor diye sormuştum. Bulgaristan’da 1800lerde geçen cadılarla ilgili bir hikaye anlatmaya başladı. araştırmaya başladım. Kitaplar, tezler, Evliya Çelebi’nin notlarını buldum ve yavaş yavaş yazmaya başladım. Hikayeyi kurguluyorum. Bir aşamaya getirirsem daha profesyonel birine verip romana ya da filme dönüşebilir.

Oyunculuktan da bahsedelim. Küçük Prens Müzikali’nde pilot rolünü aldınız. Projeye dahil olmanız nasıl gelişti? Oyunla ilgili ne hissediyorsunuz ve bu oyun size ne öğretti?
1 milyon satmış bu sene Küçük Prens. Ben Küçük Prens’i lisede almanca okudum. Daha büyük ve daha kalın bir kitap olduğunu hatırlıyorum ya da ben o zaman küçüktüm. Türkçesini geçtiğimiz seneye kadar okumamıştım. Bursa’dan İstanbul’a gelirken vapurda sıkıldım dolaşıyordum. Kitapların arasında gördüm ama üşendim sıraya girip almaya. Ertes gün Öykü Onur Tanyel aradı ve Süheyl Atay seninle görüşmek istiyor Küçük Prens ile ilgili dedi. Haydaa dedim. Buluştuk ve Süheyl Abi projeden bahsetti. Sizi heyecanlandırıyorsa beni daha çok heyecanlandırıyor ki zaten oyunculuk yapmak istiyorum ve bundan daha iyi bir ders, okul olamaz dedim. Altan Gördüm, Demet Tuncer, Meltem Cumbul, Özkan Uğur gibi isimler var. Hiçbir şey olmazsa hayatımın dersini alırım dedim. Biz onu bir turne hayaliyle tasarladık ama prodüksüyonu zor olduğu için istediğimiz haliyle yapamadık. Bir şekilde gidiyor oyun şuan ama sponsora bu konuda ihtiyaç var. Yönetmenimiz Alev Baymur’la da konuşuyoruz oyun üzerine. Oyunun her zaman arkasındayız.

Oyunculukla ilgili eğitim alıyor musunuz?
Düzenli almıyorum. O dönem Altan Abi ve Demet’ten aldığım skeç dersleri vardı onlara devam edeceğim. Şimdi bir dizi olma olasılığı var. Olmasa da derslere başlayacağım.

Bu kadar iş,eğitim, özel hayatta dengeleri nasıl koruyorsunuz?
Eşimle sürekli birlikteyiz. Çok sık seyahate çıkmaya gayret ediyoruz. İş olmayınca evde tıkılıp kalmayı sevmiyoruz. Eğer hiçbir yere gidemiyorsak İstanbul’un herhangi bir semtine gidip bir otelde kalıyoruz mesela. Hep bir değişiklik yapıyoruz ve o bizim özel hayatımızı da dengeliyor. Bir bayramda gidip Sultanahmet’te kaldık iki gece, turist moduna soktuk kendimizi. Ben turneye çıkınca orda kendimize serbest bir alan da oluyor.

Bir de baba olarak sorumluluklar var.

O apayrı bir şey. İşten ayırdığımız ilk öncelik zaten Aeron. Akşam dokuzdan önce eve gitmeye gayret ediyoruz çünkü onun uyku saati. O da iş hayatımızı şekillendirdi. Haftasonları özel bir şey turne vs olmadıkça iş almamaya çalışıyorum. Çevreme de söylüyorum özellikle pazarı tamamen eve ayırıyorum. Bu yönlendiriyor ama işten de feragat etmiyoruz.

Konuşuyor mu?
Dada bababa bir şeyler diyor.

Nasıl hissediyorsunuz?
Hayal gibi. Biri sana canlı konuşan oyuncak robot vermiş gibi. Aslında üç dört ay böyle hissettim sanki ben miniğim annem babam bana konuşan bir oyuncak aldı. Sarılmaya, sana bakmaya başladığı zaman anlıyorsun ki böyle bir şey değil bu senden bir parça. Enteresan bir durum.

Sizin insanlara, hayata dair bakışınızda bir farklılık yaratıyor mu? Genelde annelerde şu çok daha duygusal olma durumu olur ama bir baba olarak nasıl etkiliyor?
Ben çok duygusalım o açıdan beni çok daha fazla duygusal yapamaz ama çocuklara tabii ki bakış açım değişiyor. Trafikte daha dikkatli oluyorum ya da günlük hayatta daha teknik şeylerde de dikkatim artıyor. Uçak korkum iyice arttı mesela. Çocuğum oldu ve dünyayı acayip farklı görüyorum falan onlara inanmıyorum.

İstanbul kafası, üke gündemi, zaman problemleri.. Geleceğe dair ne düşünüyorsunuz?
İnsanın tabii tedirginlikleri oluyor. Son birkaç senedir Türkiye trafik kazası hiç bitmeyen bir otoyol gibi. On adımda bir bir şey oluyor. Bu günlük hayatımıza çok işlemeye başladı ve normalleştirmeye başladık. Bu beni korkutuyor ama ben umut doluyum. Geçecek, geçmek zorunda. Yazacağımız şarkılar içinde söyleyeceğimiz en önemli şey de, Manga olarak da benim için de böyle olacak. Daha pozitif nasıl bakabiliriz benim bakış açım bu. Tabii tedirginim ama günün sonunda herkes negatif ve karamsar olursa dipsiz bir kuyuya gidiyor. Ne kadar pozitif bakarsak bir yerden yeşerecektir mutlaka.

Son olarak Lemur Dergi okuyularına bir mesaj alabilir miyiz?
Çok güzel bir dergi ve bu dergiye sahip çıksın okuyucular. Türkiye için de enerjimizi iyi tutmamız lazım. Cem Yılmaz’ın filminde dediği gibi “bence her şey çok güzel olacak”!

*Röportaj Lemur Dergi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Kemal Hamamcıoğlu Röportaj

IMG_8142


“YALNIZ VE YALNIZLIĞIYLA ÇOK GÜÇLÜ BAŞEDEN ÇOCUKLARI ANLATMAK İSTİYORUM!”

Şekersiz sade kahvesi güzel ellerinde, her soruma verdiği cevaplarla hisleri uyandıran, Kabin, Craft ve son olarak Kahramanlar Hep Erkek oyunlarıyla kalbimize yumruk atıp sonra sımsıkısı sarılan Kemal Hamamcıoğlu ile ‘gerçek’ olan ne varsa ondan bahsettik. Keyifli okumalar!

Seni uzun bir süre kültür sanat programlarında sunucu olarak gördük. Bir süre sonra tiyatroyla anılmaya başladın. Televizyonda olmak seni yorduğu için mi yoksa tiyatro hep içinde olduğu için mi böyle bir geçiş oldu?
Mimar Sinan’da Sinema okurken televizyoda çalışmaya başladım. Birden kendimi televizyon programı hazırlayıp sunarken buldum. Dört sene boyunca kendi başıma hem program hazırlayıp hem de sundum. Benim için genç yaşta çok iyi bir deneyim oldu. Ardından Yüksek Lisansı yine Sinema üzerine yaptım ama ekranın önünde olmanın yetmediğini anladım. Sonrasında da doktorayı bırakıp askere gittim. Orada yazma serüvenim başladı.

Askerden önce, çocukluğunda da yazıyor muydun? Onları saklıyor musun, dönüp okuyor musun mesela?
Yazıyordum, saklıyorum ama hiç dönüp bakmıyorum. Dönüp bakmaya vaktim yok. 7-8 yaşındayken yazdığım mektuplara bakıyorum ama onları açmak, o zamana geri dönmek başka bir şey. Yaşadığım hikayeler anıya sonra yazıya dönüşüyor.

“ARTIK YALNIZLIK NUMARASI KESEN KİMSEYE HAYATTA TAHAMMÜLÜM YOK!”

Çocukluğundaki yazıları saklıyor musun okuyor musun diye sorma sebebim senin oyunlarında belki yazarken amacın olmasa bile bizi çocukluktaki saf temiz duygulara götüren ve bizi bugünle sorgulatan, geçmişle yüzleşme gibi, ayna gibi gelen hisler olması. Sen de yazarken bu karşılaşmaları böyle yaşıyor musun ?

Tabii ki yazarken birçok şeyle, yazdığım karakter üzerinden de yüzleşiyorum. Karakterlerin hepsinde ben varım ama benim birçok yanım ve birçok olmayan yanım da var. Çocukluğun bu kadar hissedilmesinin sebebi naif ve hakiki olması o zamanların, kırılgan olması. İyi dediğimiz ya da bize dokunan her şeyin dokunmasının sebebi anlattığı şeyin pür olması. O yüzden yalın ya da duygusunu korkmadan ifade eden bir şey gördüğümüz zaman hemen çocuklukla ilişki kuruyoruz. Benim de çocuklukla kurduğum ilişki ağlak bir yerden ya da yalnız bir çocuktum falan değil. Zaten öyle bir çocuğu da anlatmak istemiyorum. Yalnız ve yalnızlığıyla çok güçlü başeden çocukları anlatmak istiyorum. Öteki türlü zaten herkes melankolik ve ağlamaya çok hazır. Artık ağlayan, melankolik, yalnızlık numarası kesen kimseye hayatta tahammülüm yok. Güçlü ve gülen, mutlu, bombok bir çocukluk geçiren ama bombok bir çocukluk geçirdim e hadi akşam nereye dans etmeye gidiyoruz? diyen insanların hikayesi beni artık sadece ilgilendiriyor.


“HAYATTA KAZA YAŞAMADAN KAZADAN ÇIKARMIYORSUN!”

Senin için çocukluğun nasıl geçti?
Mutsuz ama Şahika Tekand’ın bir derse birine dediği çok güzel bir laf vardı. Bir oyuncu birden sahnede ağlamaya başladı ve çocukken başıma böyle bir şey geldi böyle bir travma yaşadım gibi bir şey dedi. Şahika Tekand, oyuncuya bana hayat dersi olan çok özel bir şey söyledi. Ee o travmayı artık bırak, 30 yaşına, bırak artık o travma orada kalsın. Travmalarına sarılma! Artık ben de oralarda değilim ve o acılarımla flörtleşmiyorum.

Askerlikten önce uzun bir seyahate çıkmışsın.
Doktora yapıyordum. Askere gidecektim. Kendimi bulmak için çıktığım ve ilk kez tek başıma uzaklara gittiğim bir yolculuktu. Hollanda’ya gittim. Tek başıma gidip tek başıma yürüdüm doğum günümü kutladım. Böyle tek başına başka bir şehirde doğum günü kutlamak duygusal bir şey değil. Ben çok eğlenerek kutladım. Sonrasında ağladım. Sonrasında güldüm.

Sonra sana tanımadığın birinin sarılıp doğum gününü kutlaması var değil mi? Bizde yaşadığımız her acının herkesten daha çok, daha büyük olduğunu düşünme hali çok sık rastlanır. Sanatçıların da belki bunu, yaşadığını kullanması var. Sende de yine hepimizden acıları gösterme ama bir umut da verme durumu var. Senin oyunlarından çıkarken kalbinde bir şey yeşeriyor mutlaka.
Evet bu hikayeler böyle böyle oluyor. Yoksa “ne kadar acı çektim en büyük acıları ben çektim”le değil.Bir yandan da yazdığım şeyler de umut var ama umutsuzluğu anlatacaksam birisi intihar ediyorsa intihar ettiririm oyunda. Ucundan gösterilerek yapılan her şeye çok karşıyım. Küfür edeceksen küfür et. Yalnızsan yalnızım de. Oyunun sonunda ya da filmin sonunda birisi ölüyorsa ölsün. Ben çok kibarım, çok ahlaklıyım yalanına sanatta yer yok.

Askerlik psikolojik olarak çok zor bir şey ama sen ordan çok verimli döndün. İlk olarak Çağ Çalışkur’u arayıp oyun yazdığını söylemişsin.
Orada üç köpeğe onlarca kediye bakıp benim dönmemden bir hafta önce onları Alay’dan toplamaya geldiklerinde biri iğneyi yiyip ayağımın ucuna gelip ayaklarımın ucunda öldü. Şımarık’tı adı. Onun ölü bedenini arabaya ben taşımışım o gün. Dönmeden bir gün önce izne çıkabildim. Gidip bütün barınaklarda bakıp onu aradım. O iğneyi bedeni kaldıramamış ölmüş Şımarık. Bir köpek ben beş ayı orada geçirdiğim için her gün toktu ve son nefesini ayağımın dibinde verdi. Bu çok travmatik bir hikaye ama hayatta kaza yaşamadan kazadan çıkamıyorsun. Şımarık’ın hikayesini unutmamak için de yazıyorum. Sanırım.

Orası senin Kabin’in gibi düşünebilir miyiz?
Tabi tabi.

Kabin, Garaj, Kaan geliyor mu?
Kaan’ı yazdım ama şimdilik durdu. Yeni bir oyun yazdım. Kaan ne olur bilmiyorum ama doğru oyuncularla kendi zamanında olacak. Her hikaye kendi zamanında tamamlanıyor.

Kabin ve Garaj için senin vermek istediklerinin anlaşıldığını hissediyor musun?
Evet benim için de tamamlandı artık bitti. Hiç dönüp bakıp da bittiklerinde üzülmedim. Bir şey başlar ve biter. O da öyle bir yolculuktu. Arada başka oyunlar da oldu hiç kimseye çıkarmadığım ama içime sinmiyorsa kalıyor, dönüp bakmıyorum.

“BOZUK PARA SAYMAYI SEÇTİM. BU TAM BİR SEÇİM!”

Ne kadar yazıyorsun günde?
Bazen hiç yazmıyorum bazen aralıksız yazıyorum. Nasıl biriktiğiyle ilgili içimdeki hissin. Bu aralar yazabiliyorum çünkü içimde malzeme var. Bazen hiçbir malzeme yok hiçbir şey yazmak istemiyorum. Ama onda yaşamayarak değil içimi açarak yaşıyorum. Ya da içimi kapayarak yaşıyorum hayatı. O zaman o bir şeye dönüşüyor. Hep koştura koştura bir şey yapan insanlara hep şaşkınlıkla baktım. Çünkü yavaş yürüyerek, sindire sindire bir şeyler oluyor.
Biraz durmak da gerek galiba.
Önceden hep durmaktan korkuyordum. Şimdi korkmuyorum ya da yarışarak yapmıyorum hayatla kavgamı.

Kendini hayatınla, kariyerinle ilgili tüm bunlar senin kafanda çizdiğin yollar mıydı? Yoksa akışa mı bıraktın?
Canım ne isterse onu yapıyorum. Yaptığım seçimlerde çok bozuk para saydığımı da hatırlıyorum. O bir seçim. Ben herhangi bir reklam ajansında ya da dizide de çalışabilirdim ama bozuk para saymayı seçtim. Bu tam bir seçim. Askerlikten sonra yaptığım bütün seçimlerde ne istersem onu yapmak üzerine kendi yolumu çizdim. Yine öyle yapıyorum. Yine bozuk para sayabilirim. Yine bozuk para sayıyorum. Bir liralar çok kıymetli.

Senin için çok hissel, duygulu, kırılgan biri diyorlar. Bunlar seni rahatsız ediyor mu?
Aslında yaptığım tüm işler çok sertti benim. Garaj da öyle. O sertliğin içerisindeki naif kısmı alıp birleştiriyorlarsa tamam. Duygusal değil duygulu, hisli davranıyorum ben. Bunu düşünen insanlar da Pollyanna gibi gezdiğimi düşünmüyorlardır. Ya da hayat çok güzel çiçekler,böcekler diyerek de gezmiyorum.

Mesela senin de yazılarını sıkça paylaştığın Umay Umay için de sanki hem karanlık, depresifmiş gibi bir algılama yaptıklarını düşünüyorum. Oysa tam aksine Umay Umay benim için bir kadının ne kadar güçlü olduğunun, umudun göstergesidir.
Umay senin neden tek kahramanın?
Çünkü yaptığı, dediği, durduğu her sessizlik ve gülüşü benim için bir şey ifade ediyor. Hayatla kurduğu mesafe ve ilişkiden ötürü, güçlü duruşundan ve güçlü durmayı kendi başına seçişinden.
Mesela dün akşam Maçka Parkı’nın oralarda yürüyordum. Yağmur yağıyor, yola çıkan ezilmesin diye sümüklü böcekleri kenara koyuyordum. Biri aldı ve koydu kenara benim gibi. “Aa dedim benim gibi biri var hayatta”. Umay da benim gibi ama benden bambaşka birisi o, çok çook güçlü bir kadın, bu yüzden kahramanım.

Neler okuyorsun?
Buz Sarayı’nı okuyorum dönüp dönüp. Şimdi Unutuş Bekleyiş diye bir kitap var onu okuyorum tekrar tekrar. Sadık Hidayet okuyorum. Ama bu ara okunacak az şey, izlenecek az film ve dinlenecek az insan var. O yüzden dönüp dönüp çiçek alıyorum, çiçek suluyorum. Doğayla daha fazla ilişki kuruyorum. Doğa bana daha çok ilham veriyor. Az hikaye var çünkü, az müzik, az edebiyat… Müzik bulamıyorum. Bu aralar okuduğum şeyler hep eski. Eskiyi döndürüp dolaştırıp okuyorum.

Kimleri dinliyorsun mesela?
Umay Umay’ı… İbrahim Maalouf dinliyorum. Furuğ ‘nun şiirlerini dinliyorum bazı bazı, dönüp dolaşıp. Moby dinliyorum. Birde klasik ve güçlü bir şeylere denk gelirsem dinliyorum. Dün mesela Farsça bir şeyler dinliyordum, kim olduğunu bilmediğim insanların ağıtlarını, türkülerini dinledim. Çok iyi geldi. Yazarken hep bir şeyler açık oluyor ama o açık olan şeyle yazdığım şeyin beraber akması gerekiyor. O yüzden müziği çok zor buluyorum. Müziksiz yazılmıyor.

“BİR GÜLÜCÜK KADAR RASTLAŞACAK YERİM VAR!”

Yalnız hissediyor musun?
Tabii hissediyorum.

Hep mi böyleydi?
Hep yalnız hissediyorum ama bu seçilmiş bir yalnızlık. Çok yakın arkadaşlarım, dostlarım… Etrafımda bir sürü insan var. Onlarla çok keyif alıyorum ama en büyük keyfi kendi başıma evimde alıyorum. L koltuğumda.

Buradan biraz aşk hayatına döneceğim. Biriyle beraberken de yalnız hissediyor musun kendini?
Bir ilişkiyle tamamlanmayacağını çok önceden öğrendim. Bir ilişkiyle neyi tamamlıyorsun ki? Ben bir ilişki yaşıyorsam, gülmek ve dans etmek için sadece… Bir bakış kadar bir omuz değmesi kadar bir ilişki yaşamak istiyorum şimdilerde. Bilindik durumlar çok durağan…

Bu kendini daha çok korumanı sağlıyor mu? Daha az hayal kırıklığı yaşamanı? Dediğin gibi bir ilişkide neyi tamamlıyoruz? Aslında kendi kendimizi tamamlıyoruz. Senin bu farkındalığa varman nasıl oldu peki? Kötü tecrübelerden mi kaynaklanıyor yoksa kendi farkındalığını arttırmakla mı?

Benim hayatta üretmek ile ilgili bir derdim var. İlişki konusunda da sadece gülmek istiyorum. Şuanda bir ilişki denk gelirse denk gelir. Rastlaşırsak rastlaşırız ama bir gülücük kadar rastlaşacak yerim var. Çünkü hayatta artık ilişki ve iletişim kurabileceğim, göz göze gelip gülümseyebileceğim, aynı şeylere değil farklı şeylere gülümseyebileceğim insan sayısı azaldı. Birde ben hayatta her şeye, yalnızlığa da tutkuyla bağlı olduğum için, tutkusuz bir ilişkinin içinde var olamıyorum.
Seni besleyen bir ilişki var mı? Şu ara aşık mısın?
Hayır şuan aşık değilim. Besleyen ilişki bulmakta da çok sıkıntı çekiyorum.
Ne istiyorsun peki bir ilişkide? Bu sadece gülmek ve dans etmek değil.
Tutku istiyorum.

Biz hep bir ilişkide samimiyet, doğru, iyi ve güzel şeyler aradığımızı söylüyoruz ama… Yine bir röportajında geçiyordu; çamura battıktan sonra kendim oldum diye..
Tabii ki. Kimse sevişiyor numarası yapmasın artık. O kötü sevişmelerin hiçbir, hiçbir porno film de bile bu kadar vasat kurgulanmıyor.

“HAYATTA ARTIK ÖNYARGIDAN KIYMETLİ BİR ŞEY YOK!”

Hayatla ilgili, yaşamakla ilgili ne hissediyor ve ne düşünüyorsun? Mesela geçen gün ağzımdan benim de şaşırdığım bir şekilde “Evet hayat çok çirkin ama yaşamak çok güzel ” diye bir cümle çıktı. Evet, hepimizin hayatında zorluklar var ve illa ki senin hayatında da öyle. Ama yaşamaktan keyif alabiliyor musun? Ayrıca bunlar senin sanatınla da ilgili. Sanatın olmasaydı da seni tamamlayan sürekli bahsettiğin yalnızlığın içinde bu şekilde konuşabilir miydin?
Bu kadar derinlikli bir yerde olmazdım. Bu kadar incelikli bir yerden bakmazdım cesurca ama yine buna benzer bir yerlerden bakardım sanırım hayata. Hayat zaten kurgusunu çözemediğimiz bir şey. Ve o kurgusunu çözemediğimiz bir şeyin içerisinde de uyarılacak nedenler arıyorum. O bulduğum nedenler bana iyi geliyor. Mesela dün sadece kendi yatağım olduğu için mutlu uyudum ve mutlu uyandım. Bu kadar basit. Ben de hep büyük bir şeyler, büyük bir aşk, büyük bir ev gibi mutlulukların peşinde yakın zamana kadar debelendim koşarak. Şimdi kendi yatağım ve L koltuğum yeterli, mutluyum. Kendimle dost olmaya ihtiyacım var.

Kendi iç sesini dinliyor musun?
İç sesimi değil önyargılarımı dinliyorum. Çünkü hayatta artık önyargıdan kıymetli bir şey yok. Herkese her şeye insanlar ilişkiler konusunda basit ve net bakıyorum. Hiç kimse bizim kurguladığımız kadar derinlikli bir yerden hareket etmiyor. Sevmedi. Olmadı. Kötü gibi. Hislerimle değil önyargılarımla hareket ediyorum. Önyargını sev.

Çok derin bir yerden gelen Kahramanlar Hep Erkek’le andık seni. İzlerken kamerada gözgöze gelmeyi ya da bazen öyle yükselişler vardı ki biri kalksın sandalyeye vursun gibi şeyler bekliyor insan. Oyunun böyle olması nasıl bir seçimdi?
Aslında sandalyeyi devirmek istiyorsan kafanda deviriyorsun ve tamamlanıyor. Zaten bir sayfayı kıvırdığın zaman dikdörtgen olduğunu biliyorsun illa göstermeye gerek yok. Benim için tamamlanma hissi çoğu zaman tamamlanmayarak, fiziksel olarak gözgöze değil üç beş gün sonra keşke göz göze gelseydik diyerek gerçekleşiyor.

Metni oluştururken neler düşündün? Asena’nın kadınlarını anlatırken “kadınların sesi erkekler” olma meselesini net hissedebildin mi?
Duygu Asena’nın bir anlamda kendi hikayesi. Başladığım noktada evet erkekler okusun dedim ama erkek kadın fark etmez. Kim okursa okursun bir önemi yok. Bir otobüs yolculuğu gibi sırtlarımız dönük sanki bir yolculuğa çıkmışız gibi.. Bir yol hikayesi. Kitabı da çalışırken birinin aşkı ailesi ve kendisini bulma hikayesi üzerinden gittim. Kitabın kurgusu oyundan farklı bir yerde ama his olarak aynı yerde bitiyor. Ben oyunu ilk oynadığımız gecenin sonunda oturdum Duygu Asena’yı karşıma aldım ve teşekkür ettim. Böyle bir kitabı yazdığı için ve benimle, metinle biraraya getirdiği için bu işi. Ben hep birilerini anlamak ve dokunmak üzerinden bir şey yapıyorum o yüzden kadın ya da adam olmasının önemi yok. Bir çocuk da koyabilirdim. 4 adamdan biri 80 yaşında da olabilirdi. Ben iddiasız bir iş yapmak istedim. İddiasını kendi içinde, iddiasız olmasında taşısın istedim. O yüzden sonrasında sandalyeler birçok kez devriliyor insanların hayatlarında.

Bu aralar neler yapıyorsun? Yeni sezonda neler var?
Yeni sezonda bir oyun var. Garaj tekrar başlayacak. Videoart projeleri yapmaya başladım. Hakan Kurtaj’la yaptığımız performans Youtube’da. Adı: Dudaklarım kanlı, sevgilim. Bir sinema filmi projem var onun üzerinde çalışıyorum. Eylül gibi çizim kitap çıkacak. Bir dizi öyküsüne çalışıyorum.

Sinema filmi için bir ipucu istesem?
“Hasta olmak için hastalığa yakalanman gerekmiyor.” diyor.

Oyunculukla ilgili bir şeyler yapmak istiyor musun?
Oynamayı gerçekten istediğim bir şey çıkarsa ve kendimi oraya teslim edebilirsem yaparım. Yapmak için bir şey yapmak istemiyorum hayatta. Garaj gibi Kabin gibi ya da Kahramanlar Hep Erkek gibi iyi ki yaptım demek istiyorum. Herhangi bir dizide herhangi bir sözü ağzımdan söylemek istemiyorum. Her şey kendi zamanında kendi yerini ve boşluğunu dolduruyor. Oralardayım o yüzden.

Son olarak Lemur Dergi okuyucularına bir mesaj istiyorum.
Su yolunu bulur.

*Röportaj Lemur Dergi Haziran sayısında yayınlanmıştır.

Sayıklamalar

Le Temps Qui Reste

57856

Ozon’un ölüm üçlemesinin sırf afişinin “gerçekliği için bile izlenebilecek ikinci filmi Veda Vakti, ölmek üzere olan bir gencin hastalığını öğrenmesinin ardından geçen süreci anlatıyor. Klişe bir konu gibi durabilir ama bu filmde öleceğini öğrendikten sonra zamanı mükemmel değerlendirmeye çalışmalar falan yok. İnsanın aynanın karşısında kendi ölümüyle başa çıkması var. Yalnızlığına ölümü bile yakıştıran başrol Romain’in hayatına aynı sıradanlık içinde devam ederken yanında kendi çocukluğunu gezdirişi var. Doğurganlığın yalnızca kadınlara özgü olmadığının gözler önüne serilişi var. Aslında filmdeki tüm sadeliğe rağmen karakterlerin iç dünyalarının suratınıza tokat gibi çarpışı var. Ve yaşamın ölümden sonra da devam ettiğini kalbinize işleyerek gelen, belki de görebileceğiniz en naif ölüm sahnesi var..

——————————————————————————————————————-
Severmişim Meğer

nazım

severmişim meğer
gözümün önüne kar yağışı geliyor
ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de
meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer
şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile
güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar
ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim
hem de nasıl
ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer
ister altlarında olayım ister üstlerinde
ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası
severmişim
yağmuru severmişim meğer
ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim
beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın
içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider
yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde
yanında pencerenin
altıncı cıgaramı yaktığımdan mı
bir eski ölümdür benim için
Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye
saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren
zifiri karanlığı severmişim meğer
kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften
kıvılcımları severmişim meğer
meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun
Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir
yolculuğa çıkmışım gibi seyrederek

NÂZIM HİKMET

——————————————————————————————————————-

Carefree

magicimage

MADHUR SHROFF – INDIA

——————————————————————————————————————-

Bütün Ölülerin Derileri Aynıdır

boris vian

Nemli koridor boyunca yürürken çeşitli duygular altındaydım, hepsi de eriyip neredeyse somut bir sıkıntıya dönüşüyordu. Değişmem, evden çıkıp başka bir yer bulmam, saklanmam için birden öylesine diri bir gereksinim duydum ki, yüzümü ter bastı. Bir çeşit yürek sıkıntısı, kovalanan insanın kaygısı hatta bulunduğu yere mıhlanıp kalmış da avcıya ödün vermeye çalışan av hayvanının yürek darlığı içindeydim. Hiç fareyi minik sırtından kedi pençesini çektiği anda görmediniz mi? Hareketsiz durur, kaçmaya çalışmaz bile; arkasından gelen pençe vuruşu bir okşayıştan daha hafiftir. Sevgi okşayışından, kurbanın işkencecisine duyduğu, işkencecinin de bir bakıma karşılığını verdiği sevgi.
Richard’ın beni sevdiğinden emindim. Bundan sonra pençesini ne zaman kaldıracaktı acaba?
Boris Vian

——————————————————————————————————————-

Processed with VSCOcam with f2 preset
Processed with VSCOcam with f2 preset

Hadi kendinize bir iyilik yapın ve Eski Salacak İskelesi’nin olduğu yerde Kız Kulesi’nin bayağılığına sırtınızı dönüp Lokal Salacak’ta sobaya limon kabukları atın, kestane yiyin ve bir çay söyleyin.

——————————————————————————————————————-

Chopin’in büyüden farksız dokunuşları kulaklarıma girerken Shakespeare’in Julius Caesar’ın da kurduğu bir cümleyi yinelemişti iç sesim. “Madem bir başka yerde yansımadan göremiyorsun kendi kendini, ben, bir ayna olup sana, övmeden seni, koyacağım gözlerinin önüne kendinin henüz bilmediğin yanlarını. ”