Page

SCORPIONS – The best is yet to come

Hozier – Take Me To Church

Whitesnake – Is This Love

KADEBOSTANY – Castle in the Snow

Metallica – Turn The Page

Yok Öyle Kararlı Şeyler

CE0yQk6UsAAuATA

KAFALAR HEP KARIŞIK
Mütevazi rock müziğin en kararsız 5’lisi onlar. Sen onlara kısaca YÖKŞ diyebilirsin. Eski albümlerini biz çok sevdik. Yeni albümleri piyasaya çıkmadan önce de nedir, ne değildi bir yoklayalım dedik…

Hikayenizin nasıl başladığını sormayacağım. Şuanda nasıl gidiyor yol? Hikayenin neresindesiniz ve ne derece memnunsunuz?
Genelde en başından sorulduğu için şimdiki zaman ve gelecek konuları kaynar, şimdiki zaman ise aslında en önemlisidir. Biz şuan hikayenin giriş bölümünün sonlarındayız, gelişme bölümündeki konularımızı oluşturuyoruz. Bu zamana kadar her şey şanslı ve kararsız ilerledi…

Hitap ettiği kitlenin bir anda büyümesi müzisyenlerin ruh sağlığı açısından olumsuz sonuçlar doğurabiliyor. Siz bu konuda güzel bir denge tutturmuş gibisiniz. Lisede gitar çaldığınız günlerden, bugünlere… Dürüst olun, kendinizi ne kadar “artist” hissediyorsunuz?
Biz artistliği beceremeyen bir grubuz, artık bu konuda kararlıyız. Bu bizim kendimize hikayenin en başında sorduğumuz bir soruydu; orta direk ailelerden gelmek, mahçup ve kibar yetişmek, evinde tarhana çorbası içmek rock starlıktan çok çok uzak eylemler. Bunu belki sahneye yansıtmazsın fakat bireysel olarak özümüz bu yapacak bir şey yok.

Aileleriniz ne düşünüyor sizler için merak ediyorum. Bilhassa anneler böyle durumlarda hem çok endişeli olur, hem de en büyük desteği verirler. Anneleriniz bu 5 kararsız adamın şarkılarını ezberledi mi?
Bu her rock grubuna, bilhassa yerel metal gruplarına sorulası bir soruymuş. Çok beğendim. Annelerimiz hala sırtımıza havlu koyası, konser öncesi ada çayı içiresi bir konumdalar. Şu bir gerçek ki anneni ikna edebildiğin her iş kitlelere ulaşır. İkna olmaya yakın durumda bizimkiler de, çok yaşasınlar…

İlk albüm sizin için başarılı bir adım mıydı? Beklediğinizi alabildiniz mi ya da istediğinizi tam olarak sunabildiniz mi? Bu soruyu soruyorum çünkü ikinci albümden sonra hep “ilk albüm aceleye gelmişti” oluyor.
İkinci albümü henüz yapmadan söyleyebiliriz ki ilk albüm aceleye geldi, tespit çok doğru zira ilk albüm yapan bir gruba kimse yeterli yatırım da yapmıyor vakit de tanımıyor. Bu durum heyecan ve tecrübesizlikle de birleşince ortaya “ilk albüm” kavramı çıkıveriyor. Şarkıların dinlenip dinlenmemesi bir yana ilk albümünden memnun olan çok az grup tanıyorum. Bu tıpkı ilk yemeğini yapan bir aşçı veya ilk elbisesini diken bir terzi gibi; zamanla herkes, her iş olgunlaşıyor.

Kaset Zamanları karma albümünden Çektir Git şarkısını dinledik. Bir Mavi Sakal hayranı olarak parçayı size çok yakıştırdım. Şarkı seçimini nasıl yaptınız? Yeni coverlar düşünüyor musunuz?
Mavi Sakal’dan Çektir Git şarkısı proje içinde şans eseri bize denk geldi, iyi ki de denk geldi zira biz de hemen benimsedik. Zaten lise yıllarında grupça çaldığımız bir şarkıydı. Farklı ne yapabiliriz diye çalışınca da ortaya orjinalinden uzakta, minör ve funk bir cover ortaya çıktı. Sonuçtan biz de memnunuz.
Hep Lunapark kitabı için de bir parça yaptınız. Şarkınızı soundtrack olarak görünce Yökş’ün de bir kitabı olsa dedim. Mizah ve tespit yüklü şarkılarınızın yanında yazdığınız şiirler, hikayeler, farklı tarzda yazılar var mı?
Bu güzel düşünceniz için teşekkür ederiz, umarız ki fikirlerimiz gelecekte böyle fiziksel bir ürüne de dönüşür. Hep Lunapark kitabına soundtrack fikri kitabın yazarı Bahadır Cüneyt Yalçın’dan çıktı. Albüm lansmanımızı Şarkı Sergisi ile yaptıktan sonra neden kitap şarkısı da yazmıyoruz dedik ve ortaya Ah Lunapark şarkısı çıktı. Aylarca şarkı üzerine uğraştıktan sonra içimize sindiğini düşünüyoruz.

Kendi tasarım atkı, pena, bere, hatta Beni Kafana Takma şapkalarınız var. Karşımızda çok çalışkan bir YÖKŞ belediyesi bulunuyor. Yeni ürün çalışmalarınız var mı?
Yökş’e ait kurumsal bir kimlik yaratıp ona ait ürünler, projeler, etkinlikler ve söylemler yaratmak hoşumuza gidiyor. Profesyonelliğe doğru yaklaştıkça daha çok tasarlayacağız ve üreteceğiz de. Henüz bu ürün işleri biraz gerilla ilerliyor. Bir çok insanda şapkalarımız, penalarımız ve başka anı ürünlerimiz mevcut. İnsanların hayatına mp3’lerden çıkıp fiziksel olarak dahil olmak çok güzel. Hatırlandıkça ne mutlu bize…

Bir de t-shirt yakışmayan adam diye t-shirt yapın bence, ilk şarkıya selam olsun. Duyduğum kadarıyla ilk şarkınızı hiç sevmiyormuşsunuz. Doğru mu?
İlk şarkımıza tişört yapma fikri hala var doğru fakat şarkıyı sevmediğimiz pek doğru değil. Hatta hala konserlerde en gaz şarkımız olarak finallerde çalıyoruz. İlkler unutulmaz.

Yine de grup olarak, belki de sadece bir hissi kafanızdan atmak için, ilk şarkınızı yapmak ve artık onun sadece size değil, herkese ait oluşu… Nasıl hissettirmişti?
Bir fikrin bir problemin bir sorgunun şarkıya dönüşmesi ve onun artık dinleyen herkesin ortak olgusu olması muazzam bir doğa olayı. Bulaşıcı bir virüs gibi, kitlelere yayılan bir şarkı akımı bu. Bunda pay sahibi olmak, bunun parçası olmak çok keyifli.

İlk albümün tanıtımını ilgi çekici bir sergiyle yapmıştınız. Şarkı sergisi yeni albümde de olacak mı? Bu anlamda yeni projeleriniz nedir?
İlk albüm lansmanımızı bir şarkı sergisi ile yaptık, özetle her bir şarkımızı illüstrasyon sanatçılarını çizdirip sergide bu çizimleri şarkıları ile ziyaretçilere sunduk. Sonuç inanılmazdı, tecrübe eden herkes çok memnun ayrıldı. Yeni albümler için daha iyi bir fikir bulamazsak şimdilik en iyisi bu.

Son olarak, kararsız olmak neden güzel?
Kararsızlık aslında doğruyu beğenmeme durumu. Gündüz Vassaf’ın şöyle bir cümlesi ile cevap vermek istiyorum: “eğer kararlılık bize sunulan seçenekler çerçevesinde taktığımız at gözlükleriyle bostan kuyusunun etrafında dönüp dolanmak ise kararsız olmak, ben bu oyunu oynamak istemiyorum demektir.

*Röportaj 10Sayfa Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Youth

Kate Voegele – Angel

Michelle Branch – Goodbye To You

Arctic Monkeys – Do I Wanna Know?

The Ataris – In This Diary

OK Go – The Writing’s On the Wall

Barış Doster

HAYAT BOŞLUK KALDIRMAZ!

IMG_5187

Öğrencilerinin çoğunlukla “okula gelme sebebi” olarak tanımladığı, bilgi birikimiyle kendisine hayran bırakan ve gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin saygıdeğer hocalarından Barış Doster ile gazeteciliği konuştuk. Kendisinin uzun yıllar yaptığı gazetecilik deneyimleri bir yana, “Hayat boşluk kaldırmaz!” cümlesi bir öğrencisi olarak da hafızamdan hiç silinmemiştir. Bu yüzden bu yazının başlığını da böyle sunmak istedim. Ondan öğreneceklerimiz hiç bitmeyeceği için sizi röportajla başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar!

Gazetelerden ya da gazeteciden haber değil de tavrını bekliyoruz. Sizce bu ne kadar doğru?
Gazete, newspaper adı üstünde haber veren kağıt.. Kamuoyu oluşturmak kamu adına soru sormak kamu adına egemen güçlerin hesap vermesini sağlamak baskı oluşturmak gibi kısacası bizim dördüncü kuvvet dediğimiz bir işlevi var. Türkiye’de genel toplumsal , siyasal ve iktisadi yapıdan ve adını koyalım kutuplaşmadan bağımsız bir medya sözkonusu olmadığı için gazetelerde çoğunlukla haber verme işlemlerini azaltıp, bazen tamamen bir kenara koyup, bazen unutup, bazen biraz geri plana itip daha fazla yoruma, -ki benim yoruma itirazım yok elbette bir gazetede yorum olacaktır- ama yorumun da ötesinde bir siyasal amigoluğa sığınıyorlar. Bu da o ülkenin son kertede genel gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir şeydir.

Özellikle sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bir durum var. Bir twitle linç edilebiliyorsunuz. Gazeteciden daha çok ideolojik bir liderlik vasfı bekleniyor.
Evet taraf olması bekleniyor ve bu sağlıklı bir şey değil. Bu aydınların konumu adına da, topumun bir gazeteciye biçmiş olduğu işlev adına da bence son derece sağlıksız bir durum. Gazetecinin görevi haber yapmak, kamuoyunu uyarmak, kamuoyunu oluşturmak, güç odaklarına muhalefet etmek, soru sormak ve elbette izlenimlerini sunmak, yorumunu yapmaktır. Ama gazeteciyi siyasal bir önder, politik lider misyonu yüklemek, ondan bunu beklemek sadece mesleki açıdan ya da sektörel bazda değil toplumsal açıdan da sağlıksız bir durumdur. Siyasetçi siyasetçidir. Doktor doktordur. Mühendis mühendistir. Gazeteci de gazetecidir. Gazeteciye onda olmayan ve bana sorarsan da olmaması gereken büyük anlamlar yüklemek bence sağlıklı bir yapı değil.

Televizyondaki çoğu gazeteci arasında da sürekli bir horoz dövüşü izliyoruz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az gelişmiş toplumlarda fikirden ziyade içerik kavga dövüş görsellik olgudan ziyade algı öne çıkar. Bu insanlara ün, şan, şöhret, havalı bir hayat ve çok para da kazandırabilir. Hele bir de sırtını belirli odaklara iktidar olur muhalefet olur büyük sermaye olur bunlara yaslayanlar fikirsiz içeriksiz ama amigovari çok bağırarak kavga etmekten bir rant elde ediyorlarsa bunu sürdürürler. Son kertede bu arz talep mekanizmasıyla işleyen bir şeydir. Basına o anlamda çok da olağanüstü, kutsal görevler de vehmetmemek gerekir. Bu insanlar da para kazanıyorlar. Çok da inandıkları için mi yapıyorlar diye sorarsanız öyledir de diyemem gelene ağam gidene paşam derler güç kimse erk kimse onları besleyenler kimse onların amigoluğunu yaparlar. O dönem kapanınca da bunlar kendilerine yeni patronlar bulabilirler.

Siyasetin çok konuşulduğu bir ülkeyiz ama biz siyasetle gerçek anlamda ne kadar doğru ilgileniyoruz?
Siyasette o anlamda herkesin akademik düzlemde bilimsel düzlemde yerli yerine oturmasını bekleyemeyiz. Batıda da bekleyemeyiz. Çağdaş toplumlarda da sokaktaki herkesin siyasal bir bilge bir siyaset uzmanı olduğunu söyleyemeyiz ama en azından bu kadar politik bir toplum politika üzerine bu kadar kutuplaşmış birbirini ötekileştirmiş bir toplumun en azından siyaseti bir uzman bir akademisyen düzleminde olmasa bile -bu çünkü mümkün de değildir- biraz daha dolubiraz daha içine bir sınıf ,emek , ekonomi, istihdam, gelir dağılımı konularını yükleyerek konuşması beklenebilir ama Türkiye’de bu pek de mümkün değildir. İster medyada olsun ister kıraathanede olsun siyaset en çok konuşulan ama en boş konuşulan en cahilce konuşulan konulardan bir tanesidir. Zaten genel olarak politikacılarımızın özelde de kendi sektörümüzün üzerinden gidersek meslektaşlarımızın, gazetecilerimizin bilgi dağarcığı inandırıcılığı itibarı bütün anketlerde görüldüğü üzere çok da parlak değildir.

Gazetelerde muhabirlerin daha altta köşe yazarlarının daha üstte olduğu bir dengesizlik var.
Tabii bu da doğru değil çünkü dünyada basının etkili, güçlü olduğu batı ülkelerinde gazeteci deyince akla önce muhabir gelir yani haber veren gelir. olaya ilk tanıklık edendir. bizde ise muhabir adeta dışlandığı önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, işlevsizleştirildiği için gazeteci deyince uzun yıllardır aklımıza malesef köşe yazarları geliyor. Bu da köşe yazarlarının haber kaynaklarına ulaşmasının siyasilerle iş adamlarıyla askerlerle iyi konumdaki bürokratlarla temas kurmada daha kolay daha hızlı davranabilmesinin bir yansıması ama bu doğru ve sağlıklı olan değil. Normalde gazeteci deyince akla önce muhabir gelmelidir, köşe yazarı değil.

Sistemin kendisinde de bir dengesizlik var. Emek sahibi altta ama torpilin varsa, bir yere yandaşsan üsttesin. Bu durumu çözebilecek miyiz?
Bence bu sadece Türkiye’de gazetelerin sektördeki konumunun , medyanın sermaye dağılımının sermaye yapılanmasının ya da sadece gazetecilerin veya gazeteci örgütlerinin ya da sadece iletişim fakültelerinin sorunu değil. Türkiye’de genel olarak siyasi iktisadi yapının bir sorunu. Eğer ekonomiyle siyaset doğru anlamda, batılı anlamında değil ilkel anlamda hatta biraz feodal, alaturka anlamda iç içe ise o bizim de çok eleştirel baktığımız çağdaş, liberal batılı demokrasilerden farklı olarak siyaset bir gecede bir ekonomik zengini alıp alaşağı ediyor ya da hiç tanınmamış bir tanesini alıp büyük zengin büyük milyarder yapabiliyorsa basının da bundan etkilenmemesi pek düşünülemez. Basının kendisi mi bir güçtür yoksa güçlerin mi emrindedir basının kendisi mi dördünce kuvvettir yoksa diğer üç kuvvetin tetikçisi midir sorusu bence biz gazetecilerin öncelikli sorularından biri olmalı. Yani patronların enerji dış ticaret inşaat işinde olmanın yanında güç odaklarından rahat randevu alabilmek için siyasileri rahat etkileyebilmek için bürokrasi üzerine rahatlıkla bir baskı kurabilmek için zaman zaman bir tehdit aracı olarak kullandıkları medya sektörüne bir yan iş olarak girmeleri hatta pek çok zararı göze alarak ama diğer kazançlarla onu destekleyerek basında kalmak için diğer şapkalarının yanında medya patronu olarak kalmak için bu kadar çaba göstermeleri heralde gazete patronluğunun keyifli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Diğer angajmanlar diğer tetikçilikler söz konusu. Bu da sadece bizim mesleğimizle ilgili değil. Bu türkiye’nin genel anlamda sağlıklı bir ekonomiye, siyasete kavuşması için sadece iletişim fakültesi öğrencilerinin ya da gazetecilerin, gazeteci örgütlerinin değil herkesin düşünmesi gereken bir mesele.

İletişim fakültesi öğrencilerine de alan açılmıyor. Çoğu zaten staj yapabilir miyim ya da orada kalabilir miyim derdinde. Geriye kalanı da alan değiştiriyor.
Birincisi sayısı elliyi altmışı geçen iletişim fakültesinin olduğu bir ülke, ikincisi nüfusun yüzde altmışının kırk yaş altında olduğu bir ülke, üçüncüsü teknolojinin yoğun olarak kullanılmasıyla birçok insanın işsiz kaldığı bir ülke burası. Ben 90lı yılların başında gazeteciydim pek çok meslek büyüğümüzün teknolojiden dolayı işsiz kalmasına şahit oldum. Bizim zamanımızda fotoğraf servisleri vardı. makineleriyle giderlerdi filmler yıkanırdı fotoğraf servisindeki ustalar keserlerdi biçerlerdi kadrajlarlardı öyle girerdi. Şimdi yanında cep telefonu olanın hem ses kayıt cihazı var hem fotoğraf makinesi var. Teknolojinin yoğun kullanılması da aynı finans sektöründe atmlerle pek çok gişe elemanını bankaların işsiz bırakması gibi bizi de işsiz bırakıyor. pek çok sebebi var diğer alanlarda okuyanların bu alana yönelmesi de bir sebep. genel olarak bu sektör bu kadar genci bu kadar iletişim fakültesi mezununu istihdam edebilmekten de uzak zaten. Diyeceksin ki Türkiye’de mühendislikte de bu kadar fakülte var bu kadar mühendise ihtiyaç var mı doğru bir soru Türkiye’de hukuk fakültesi de sürekli açıyor bu kadarına da ihtiyaç var mı tıp fakültesi de çok var bir yandan işsiz doktorlar var ve yabancı doktorlara istihdam sağlanması gündemde bu da bir dağılım sorununa dağılımda eşitsizliğe işaret etmiyor mu? küçük şehirlerde doktor az ama büyük şehirlerde müthiş bir yığılma var. bu bağlamda kendi sektörümüz açısından bakıyoruz ama bu eğitim politikasındaki genel bir sakatlığa işaret ediyor. Genel olarak baktığımızda da bu sadece bizim meselemiz değil. Bu bir planlama, eğitime hangi anlamda baktığımız gençlere nasıl bir gelecek vaadettiğimizle ilgili bir mesele. Gençleri sadece sürü olarak görürseniz biz bunları az eğitelim de çaresizliğinden siyasal rant elde edelim derseniz başka türlü bir ülke hayal eder ve onu kurgularsınız. Bu uzun ideolojik bir sorundur çünkü.

Bizde neden uluslararası anlamda bir gazeteci çıkmıyor?
Unutma ki küresel anlamda bir gazetecimizin çıkmaması Türkiye’nin siyasal ekonomik yumuşak gücünün uluslararası anlamda çok yüksek olmamasıyla alakalıdır. Türkiye dünya siyasetini belirlemede kaçıncı konumda ise akademisyenleri bürokratları partileri gazetecileri iş adamları da kendi sektörlerinde gidişatı belirlemede o düzeydedilerler. Türkiye’nin genel konumundan bağımsız ele alamayız. Kişisel olarak başarılı, dünyada da bilinen örneklerimiz var. Mehmet Ali Birand gibi. Pek çok lidere ulaşabilen, dünyadaki öne çıkmış simayla röportaj koparabilen bir insandı. Ama üç dört örneğin olması Türk medyasının dünyada çok takip edilen bir medya olduğu anlamına gelmez. Bizim de izlediğimiz Batı medyasıdır. Batının da Belçika medyasını izlemeyiz Amerikan İngiliz medyasına bakarız çünkü onlar güçlüdür. Bizde çok kabiliyetli gazeteciler var ama bu küresel aktör olmakla ilgilidir.

İletişim öğrencilerine ne öneriyorsunuz?
Cebimizde hazır formül yok elbette ama meslekten gelen alaylı gazeteci olarak önerim bol bol okumaları düşünmeleri araştırmaları.

*Röportaj, Felsebiyat Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Sayıklamalar

Coupling

coupling
Coupling 3 kadının sohbetlerinden erkeklerin dünyasının ve 3 erkeğin sohbetlerinden kadınların dünyasının deşifresini sunan bir komedi dizisi. Bilhassa kadın erkek ilişkilerinin erotizmi gözümüze sokmadan da anlatabilen bir yapım olması takdire şayan. Altı bekar arkadaşın maceralarına bir göz atın derim.

Robin Williams

robin williams

Sıradan yıldızlar arasındaki bir kuyruklu yıldız gibiydin. Hiç kuyruklu yıldız gördün mü? Öylesine muhteşemdir ki. Hızla kayar geçer. Fakat geçtiği yeri boylu boyunca aydınlatır.
(Jack filminden)

Outstanding Achievement

image-handler

Photographer: Frank P. Wartenberg
Country: Germany
Title: Ermangildo Mask
Motive of portrait series “Ermangildo”

The Cobbler

the cobbler

Biraz dram, biraz komedi ve biraz da fantastik dünya. Thomas McCarthy’nin yönetmenliğindeki The Cobbler sizi bir ayakkabı tamircisinin sihirli dünyasına götürüyor. Başrollünü Adam Sandler’ın üstlendiği filmde sakin ve mutsuz bir kunduracının, dükkanındaki ayakkabıları giydiğinde o ayakkabının sahibine dönüşmesini ve gelişen masalsı olayları izliyoruz. Filmin en kilit sahnelerinde de Dustin Hoffman karşımıza çıkıyor 😉

Haber okudukça yan sekmede açıyorum
wizarding-world-of-harry-potter-grand-opening-gala-oi


Arthur Weasley’nin uçan Ford Anglia’sına binebilirsiniz. Asa Dükkanı’ndan asa alıp büyü yapabilir ve muggle olmaktan kurtulabilirsiniz. Ev cinleriyle dans edebilirsiniz. Mızmız Myrtle’ın sesine çeşitli Türkçe pop şarkılarla karşılık verebilirsiniz. İksir dersinde hocam ben burayı anlamadım diyebilirsiniz. Voldemort’a soğuk espriler yapabilirsiniz. 62442 Sihir Bakanlığı^nı arayıp bir ülkeyi komple yoketme sihrini sorabilirsiniz. Hogwarts Ekspresi’ne atlayıp uyumak da cabası olsun.
Ne zaman Orlando’ya Wizarding World of Harry Potter’a gidiyoruz?

Müfide İnselel- Fasülyeden
Sözlerinin naifliği, bakışının kırılganlığı ve her notasının verdiği o güzel his. Bu kadın benim canım. Paylaşmaya bile kıyamıyorum ama her gün bir ağrı kesici niyetine alıyorum. İnsan krizine girdiğiniz anda, bir köşeye çekilin ve dinleyin.

Aslı Gökyokuş Röportajı

HEPİMİZ, O BAYILDIĞIMIZ BEBEKLERİZ!

ASLI8

Şarkı söylerken her kelimeyi yaşatarak söyleyen bir müzisyen o. İlk albümünden bu yana dikkatle takip ettiğim ve severek dinlediğim Aslı Gökyokuş bir süredir anne olmanın tatlı telaşındaydı. Hayranlarına geri dönüş hazırlığında olduğunun müjdesini vereyim. Yaz’ın annesi Aslı Gökyokuş ile hamileliğini, anneliğini, müziğini ve yeni projelerini konuştuk.

Sanıyorum ki doğumdan sonra sahneye dönmemeniz bilinçli bir tercihtir.
Benim işimin hem avantajları hem dezavantajları var. Kendi programımı yapabilme lüksüne sahibim. Bir taraftan bir sürü şeyden vazgeçerek bu programı yapıyorsunuz elbette ama ben anne olmaya karar verdiğimde çocuğumun en önemli dönemlerinde onunla olmak istediğimi biliyordum. Bazı meslektaşlarımı görüyorum; doğum yaptıktan sonra koşa koşa geri dönüyorlar işlerine. O da bir seçim. Kimseyi yargılamak adına söylemiyorum bunu. İnsan kendini nasıl iyi ve mutlu hissediyorsa öyle davranmalı çünkü belki de çocuklarına üretken ve sosyal olabildikleri doğrultuda daha yararlı ve iyi bir anne olabileceklerini hissediyorlardır. Ama bu zaman öyle bir zaman ki; benim kızım bir daha bir yaşında olmayacak. Bir daha çocuk sahibi olmazsam emzirmeyeceğim. Dolayısıyla bunlar anne ve çocuğun hayatındaki en önemli ve özel dönem. Onu da ben sonuna kadar yaşamak istedim açıkçası. İmkânları doğrultusunda bu dönemde çalışmama lüksüne sahip olabilecek annelere de tavsiye ederim. İlk bir sene hiçbir yardımcı olmadan kendim baktım kızıma, tabii ki annemin çok büyük desteğini gördüm. Şimdi dönüşe kendimi hazırladığım için bir yardımcımız var.

Hemen işe koşanlar da var, bütün hayatını çocuğu yapanlar da.
Her şeye ellerinden geldiği kadar koşup hepsini hiç de fena sayılmayacak biçimde becerebilen kadınlar var. Onlara çok saygı duyuyorum. On parmağında on marifet diyorlar ya öyle ama sanıyorum çok yoruluyorlardır. Ben aynı anda yirmi şeye koşturabilen bir insan hiçbir zaman olamadım. Öyle olursa bir şeyden bir şeyi muhakkak kötü yaparım. Bir şeyi kötü yapmakta hiç hoşlandığım bir şey değil. Ya şu dönem her şeyi aynı yoğunlukta sürdürürsem istediğim gibi bir anne olamayacağım ya da işimi hakkıyla yapamayacağım. Şu dönem annelikle ilgili en kritik dönem. Sonrasında çocuk biraz kendini kurtarmaya başlıyor. Ancak şu da sağlıklı değil ve öyle bir anne olmak istemem: İnsanlar hayattaki her şeyden vazgeçip çocuklarına takıntılı derecede odaklanıyorlar sonra da çocuk okula başlayıp kendi hayatını eline almaya başladığında büyük bir boşluğa düşüyorlar. Bu sefer de “Bak ben senin için şunu yaptım, bunu yaptım” diye son derece bencilce bir duyguyla çocuğa haksız bir duygu ağırlığı yüklüyorlar. Buna hiçbir anne babanın hakkı olmadığını düşünüyorum. Çünkü aslında hepimiz çok bencilce sebeplerden dolayı çocuk yapıyoruz. Çocuk ben doğayım demiyor sen karar veriyorsun. Dolayısıyla o anlamda bu küçük varlığa duygusal, vicdani bir ağırlık yüklemeye hiçbir hakkımız olmadığını düşünüyorum.

Bir röportajınızda “Çocuk kolay büyüyen bir şey değil ve ben özgürlüğüme düşkünüm. Sevdiğim şeyi istediğim zaman yapabilmeliyim. Anne – baba olmak biraz saplantılı bir durum. Herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel, en özel çocuğu olarak görüyor. Demek ki hastalıklı bir duygu bu.” demişsiniz.
O röportajı çok iyi hatırlıyorum. Gülerek söylemiştim. Ancak ciddi bir şekilde söylenmiş gibi yazıldığında amacından sapan bir ifade olmuştu. Şöyle demek istemiştim: Doğru, özgürlüğüme düşkünüm. Bunu gülerek söylemedim. (Gülüyor) Anne baba olmaya karar vermek kolay değil. Hayatınızı keskin bir şekilde değiştiriyorsunuz. Ben sadece bu kararı verdiğimde hazır ve net olmam gerek demek istemiştim. Onun dışında anne baba olmak saplantılı bir durum evet, herkes kendi çocuğunu dünyanın en güzel ve en özel çocuğu zannediyor ama bu kötü bir şey de değil sadece tüm objektivitenizi de kaybediyorsunuz, bu anlamda çok sağlıklı değil ve anne baba olan herkes bu hastalığa büyük bir şevkle tutuluyor. Çünkü anne olduktan sonra daha iyi görüyorum ki hayatta hiçbir şeye, hiç kimseye duyamayacağınız acayip bir sevgi duyuyorsunuz, gerçekten tapıyorsunuz çocuğunuza.

Hamilelik sürecini nasıl geçirdiniz?
Çok güzel geçirdim ve hamile olmayı çok sevdim. Çok mucizevi bir şey bir kere. Fiziksel olarak da ruhsal olarak da her şeyiniz değişiyor. İçinizde her gün büyüyen, sizden ve sevdiğiniz insandan olma minik bir insan var. Eşimin de desteğiyle bebeğimle gerçekten mutlu ve stressiz bir dokuz ay geçirdik. Hamilelikle birlikte çok daha yumuşak bir insan oldum. Ben biraz katı, keskin noktaları olan bir insanım.

Duruşunuzda da o sert tavır var aslında. Yazıda da bir mesafe hissediliyor.
Olduğumdan daha sert göründüğümün farkındayım. Kişisel olarak yeni tanışan insanlar beni sadece şarkılarımdan, kliplerimden tanıdıklarında daha mesafeli birini beklerler. Sanıyorum biraz da şarkıların ruh halinin verdiği bir etki ile kliplerde daha durgun bir kadın görüyor olmalarından dolayı beni karşılarında gördüklerinde daha yumuşak biriyle karşılaştıklarını söylerler. Hatta beni müzisyen olarak tanımayan birisiyle muhabbet ettiğimde ve ardından sahnede gördüğünde inanamaz. “Bizim bıcır bıcır Aslı gitti vahşi bir kadın geldi” gibi yorumları çok duymuşumdur. Kesinlikle somurtkan ya da mesafeli bir insan değilim ama karakterimde, dünyaya bakışımda, beni ben yapan değerlerle ilgili düşüncelerimde keskin hatlara sahibim fakat hamilelik ve anne olmak sanıyorum ki beni biraz değiştirdi.

Galiba hamilelik her kadını yumuşatıyor.
Daha yumuşak bir insan oldum ve insanları daha çok sevmeye başladım. İnsanları sevmeyen biri olduğumdan değil ama çok da herkese bayılmıyorum açıkçası. Çünkü genel olarak benim dünyaya bakışımda ya da iyi insan, doğru insan, dürüst insan nasıl olmalı kavramıma uyan insan sayısının çok fazla olduğunu düşünmüyorum. Bu kesinlikle kendimi çok özel bulduğum için değil. Sadece içinde bulunduğunuz dönemde insanı insan yapan çok basit, olması gereken özelliklerin bile lütuf sayıldığını düşünürsek insanları sevmek için sebepler azalıyor. Biraz da “Hayatın Anlamı” şarkısında eşimle anlattığımız gibi hepimiz çok masum, kırılgan, muhtaç ve çok tatlı doğuyoruz. Sonra ne oluyor da ne değişiyor da genetik faktörlerin dışında kimimiz katil, kimimiz hırsız, kimimiz aşırı hırslı olup kimimizse hâlâ özümüzle kalabiliyoruz. Farklı insanlar haline dönüyoruz ama günün sonunda hepimiz o bayıldığımız bebekleriz aslında. İşte o insanların çoğunun geldiği halden genel olarak çok hoşlanmıyorum. Ama bebekleri çocukları her zaman severdim. Şu an sadece benim kızım olması önemli değil her bebeğe bayılıyorum. Çünkü o bebeğin nasıl dünyaya geldiğini, ne kadar sevildiğini, nasıl büyük bir emekle büyütüldüğünü biliyorum. Sadece insan değil her canlıya karşı sevgim arttı. Eşim de daha yumuşak bir insan olduğumu söylüyor.

IMG_0547

Sizin şarkılarınızda mutlu şarkı yok. Annelik sürecinde mutlu bir şarkı yazdınız mı? Kızınıza bir şarkı yazdınız mı ya da?
Şarkı yazdım ama yine mutlu bir şarkı değil. Kendi hayatımda ne kadar mutlu bir dönem geçiriyor olsam da ülke ya da dünyada olup bitenlere kayıtsız kalabilmek mümkün değil. Kızıma küçük küçük notlar yazıyorum. Ben hâlâ emziriyorum. Yaz, bir buçuk yaşında şu anda. O kucağımdayken, ona başka kimsenin veremeyeceği bir şeyi gözlerimin içine büyük bir sevgiyle bakarak alırken hissettiğim şeyleri ifade etmekte çok zorlanıyorum fakat hep notlar alıyorum. Bazen o uyumuş oluyor kucağımda ve o an ne hissettiğimi unutmamak için sıcağı sıcağına bir şeyler karalıyorum. Onları birleştirip bir şarkı yazabilirim. Yaz’la alakalı bir şey muhakkak yazacağım hatta onun sesini kaydedip kullanmak istiyorum aslında. O hâlâ bebekken onun sesini yaptığım bir işin içinde duymak istiyorum ve seneler sonra ona dinletmek istiyorum. Tamamen duygusal bir istek başka bir şey değil.

Yaz’dan bahsederken gözlerinizin içi gülüyor.
Ben de bunu çocuklarından bahsederken gözleri parlayan ya da gözleri dolan arkadaşlarıma söylüyordum, öyle oluyormuş. (gülüyor)

Yıllardır sizden akustik bir albüm bekliyorum.
Ben de kendimden yıllardır bunu bekliyorum. Sanıyorum bir sonraki projede sen de beklediğine daha yakın bir şey bulacaksın. Çünkü bu benim senelerdir yapmak istediğim şey ve şarkılarıma da çok uygun. Hatta aslında hamile kalmadan önce akustik bir albüm yapma konusunda çok nettim. Fakat hamile kalınca yapamayacağımı düşünüp akustik konserler yapmaya karar verdim. Provalara da başladık. Ben bir şey için uzun uzadıya çalışmayı seviyorum. Bu kadar sene sonra akustik konser yapacaksam gerçekten onu hakkıyla yapmak istiyorum. Baktık ki provalar uzun sürüyor ve benim hamileliğim ilerliyor oldu. Beşinci ay biz daha dört şarkı bitirmişiz. Projeyi donduralım dedik. Başlangıç noktam biraz da klip çekmediğim ama çok sevdiğim hatta konserlerde de genellikle söylemediğim ama belki de daha fazla sevdiğim ve akustik konsere de uygun olan şarkılarımın olmasıydı. Farklı bir repertuarla insanların karşısına çıkma ve o şarkılarımı da değerlendirme fikrim vardı.

Bir albüm yapıp her şarkıya aynı eforu harcıyorsunuz ama üç tanesi öne çıkıyor.
Ne yazık ki öyle. O yüzden klip çekeceğiniz şarkıya karar vermek o kadar zor bir şey ki. İlk klibi albümü temsil edeceğini düşündüğünüz ya da albümün en güçlüsü olarak düşündüğünüz şarkıya çekiyorsunuz. Bazen kendiniz için en güçlü olmasa bile insanların en güçlü bulacağı, daha fazla insana hitap edecek bir şarkıyı ya da çalıştığınız insanları da ikna ederseniz tüm bu kaygılardan bağımsız sizi ve albümü en iyi yansıtacağını düşündüğünüz sürpriz bir şarkıyı seçiyorsunuz.

Hayatın Anlamı’na klip çekmeniz de bu sebepledir diye düşünüyorum.
Evet öyle ve o klip neredeyse hiç yayınlanmadı daha doğrusu çok az yayınlandı. Hayatın Anlamı’nın çok fazla kişiye ulaşmayacağının farkındaydım çünkü öyle bir şarkı değil o. Ben bazen daha az bilinsin, duyulsun ama değerini anlayacak insanlar için daha özel bir yerde kalsın istiyorum. Tabii ki biraz daha fazla insanın o şarkıyı bilmesini, o güzel klibi de daha fazla insanın seyretmesini isterdim açıkçası. Müzik kanalları çok fazla yayınlamadılar. Ben de üstüne düşmedim. Ama bilen biliyor.

Bizde klip konusu çok sorunlu zaten ama sizin kliplerinizde farklılık var her anlamda.
Çok teşekkür ederim çalıştığım yönetmenler konusunda genel olarak şanslı idim. Bir de ben yaptığım işin her ayağında bir şey yapmasam bile içinde bulunmayı seviyorum. Bu hem iyi hem kötü bir şey aslında. İşin klip boyutunun müzisyenlikle hiçbir ilgisi yok ama günün sonunda altında sizin isminiz yazıyor. Sonucundan memnun olmadığım kliplerim de oldu, çok sevdiğim kliplerim de oldu. Siz istediğinizi ne kadar net bir şekilde öncesinde belirtseniz de, defalarca toplantı yapsanız da sette patron tabi ki yönetmen ve benim orada ona müdahale etmem stüdyoda şarkı söylerken yönetmenin bana gelip nasıl şarkı söyleyeceğimi söylemesi kadar abes bir durum olur. Yurt dışında yönetmenler size bir klip konuşulurken screenshotlarla gelirler, her şey çizilmiştir, bazen örnek fotoğraflarla gelirler. Ön hazırlıklar o kadar iyi yapılır ki siz de sete gönül rahatlığıyla gidersiniz. Bana bu şekilde gelen bir tek yönetmen oldu. Şenol Korkmaz. Dans Etmeye İhtiyacım Var ve Hayatın Anlamı’nı çeken yönetmen. Şenol da doğma büyüme Belçikalı bir Türk. Onu överken asla çalıştığım ya da görüşüp sonucunda birlikte çalışmadığım diğer yönetmenleri yermek anlamında söylemiyorum. Ne yazık ki bizde sistemsel bir problem var. Devrin Usta, Yücel Yolcu, Evren Arasıl, Mahir Akyol hepsiyle uyumla çalıştık ve güzel işler çıktı. Ellerine sağlık genel olarak baktığımda bir ikisi dışında kliplerimi seviyorum.

Kontrolcüsünüz…
Biraz öyleyim. Yaptığım işin her aşamasında olmayı seviyorum. Biraz da seneler içinde yaptığım işlerin yapımını da kendim üstlenmeye başlayınca bu durum arttı tabii. Bir de Türkiye gibi müzisyenlerin müzik dışında da her şeyi düşünmek zorunda bırakıldığı bir sektörde çok da şansınız yok zaten. Son singleda “Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar”ın masteringini altı kez değiştirttik mesela. Kayıtları Alen Konakoğlu yaptı -ki Alen yıllar önceki grubum Mary Jane’in davulcusudur- seneler sonra ilk kez çalışma fırsatı bulduk. Bana senin kadar işine sahip çıkan az şarkıcı gördüm dediğini hatırlıyorum. Bunu takdir edilmek adına söylemiyorum sadece aksi bir durumda rahat edemiyorum, biraz da işinize ve sizin için çalışan, emek veren insanlara ve dinleyicilere saygınız varsa böyle olması gerekir diye düşünüyorum. Bitmiş bir şarkıyı insanlara dinletmeden arabaya atlayıp verilen bütün emeğin son halini dinleyebilmek, farklı yerlerde dinleyip ses nereden nasıl geliyor diye bakmak kadar zevkli bir şey yok. Benim için işin en zevkli anlarından biri o. Size oradaki müthiş hazzı anlatamam. Orada işte “Ne oluyor, bir şey yanlış” dediğiniz zaman benim gibi altı kez değiştirtiyorsunuz (gülüyor)

O şarkıda tam bir ikiye bölünme oldu. Ya hiç sevmediler ya çok sevdiler.
Evet, ama o normal. Kendi müzik janrında klasikleşmiş ve çok sevilen bir şarkıyı yaptığınız zaman tepki almak çok doğal. O şaşırdığım bir sonuç olmadı açıkçası. Onu o haliyle dinlemek isteyenler sevmediler. Değişik bir şekilde duymak isteyenler de çok sevdiler.

Deniz Gezmiş’le ilgili bir şarkı yazmışsınız. Üç senedir bekletiyormuşsunuz.
Erdal’la şarkıyı bu sene yapmak istiyoruz. Sadece insanlarla paylaşmak istediğim için internetten sade bir düzenlemeyle belki sadece iki akustik gitarla, hiçbir maddi beklenti olmadan yayınlayacağım. Mayıs’a ölüm yıldönümlerine yetiştirmek istiyoruz.

Sırada ne var?
Plan var. Ön hazırlıklar başladı. İnsanlarla ne yapmak istediğimi konuşuyorum, fikir alışverişinde bulunuyorum. Birlikte çalışmak istediğim müzisyenlerle ön görüşmeler yapıyorum. Kendi içimde üretime yeniden başlıyorum. Dönüş hazırlığındayım ama net bir tarih vermek istemiyorum. Şimdi daha zor bir dönem benim için. Küçük bir çocuğum var ve ben evdeyken benimle vakit geçirmek istiyor ve pek yalnız bırakmıyor hoş ben de onun yanında ondan pek ayrı kalamıyorum zaten. Bunu sanıyorum ki küçük çocuğu olanlar iyi anlayacaklardır. Evde çocuğu olmayan Aslı kadar rahat ve üretkenliğe açık bir ortama sahip değilim o yüzden çalışma ortamını evimin dışına taşımaya çalışıyorum.

Naim Dilmener Röportajı

“İYİYSE ALKIŞLARIZ KÖTÜYSE TENEKE ÇALARIZ”

KI (58)

Naim Dilmener’in yazılarını yıllardır ödev yapar gibi takip ederim. Bu sayede pop müziğin geçmişini ondan ders alarak öğrendim diyebilirim. Çok kıymetli bir müzik eleştirmeni ve yazar olduğu için bu röportaj beni çok heyecanlandırdı. O, çok naif bir şekilde, tüm içtenliğiyle sorularımı yanıtlarken ne kadar derin, birikimli, samimi ve gerçek olduğunu hissettim. Sayesinde yine güldüm, yine eğlendim ve yine öğrendim. Size de okurken öyle olacak eminim. Keyifli okumalar!

Müzik araştırmacılığınız ne zamana dayanıyor? Bugüne kadarki serüveni paylaşır mısınız bizimle?
Müzik araştırmacılığı gibi bir isteğim yoktu. Sadece iyi bir koleksiyoncuydum ve müziği çok seviyordum. Hayatımın orta yerinde hep müzik ve şarkılar vardı ve bir parça da obsesif bir biçimde plakları kasetleri albümleri biriktirmekteydim. Bunların üstüne yazmayı hiç hiç düşünmüş değildim. Hatta aksine yazmayla hep ilgiliydim ama kısa hikâyeler yazardım. Ben kısa hikâyeler yazmayı sürdürürüm diye düşünürken doksanların başında bir özel radyo patlaması oldu. Radyolar çoğalınca baktılar ki ortada o kadar çalabilecek şarkı miktarı yokmuş. O zamanlar dijital döneme daha çok var. Müziği plaksa plağın üzerinden CD ise CD’nin üzerinden birbirimize aktarabiliyoruz. Bir şekilde benim koleksiyonumun çok geniş olduğu bilinirdi. Radyolardan birinden teklif geldi. Sana bir saat ayıralım sen gelip kendi arşivini burada çal, önce deneme kayıtları yaparız hemen canlı yapmazsın, kayıt yaparız dediler. Bir tane kayıt yaptık hemen canlıya başladım.

Gazetelerde yazmanız da radyo etkisiyle başladı o zaman değil mi?
Evet, radyo ilgi gördü hatta Hürriyet 96, 97 de haftalık bir gazete çıkaracaktı. Onlar müziğin geçmişine de yer vermek istiyorlardı ve bu iş için de ben akıllarına gelmişim. Editör Murat Çelikkan bizim Mavi Radyo’nun dinleyicisiymiş benim programı da çok severmiş. Aklına da ben gelmişim. “Acaba o radyo programına yaptığını bize yazılı hale getirebilir mi?” Demişler. Programda şarkılar çalıyorum arada tarihçe bilgiler veriyorum. Sizden deneme yazısı rica edebilir miyim dediler. Yazımı gönderdim, ilk yazınız için biz size haber vereceğiz, dediler. Ben de herkese söylüyorum reklamdaki gazetede ben de yazacağım diye ama bir yandan içim hafif telaşlı çünkü aramadılar ilk yazıyı istemiyorlar hâlâ. Sonra gazete çıktı heyecanla açtım baktım ki deneme diye gönderdiğim yazımı zaten kullanmışlar. İlk sayısıyla başladı bir süre sonra Milliyet’e pazar eki oldu. Bir süre de böyle devam ettik. Sonra beni oraya çağıran ekip anlaşamadı ayrıldı. Bizi de serbest bıraktılar siz karar verin ayrılmak isteyip istemediğinize diye. Ben devam edemem sizinle geldim dolayısıyla ben de ayrılıyorum dedim. Ben de ayrılır ayrılmaz Radikal 2’den teklif aldım. Tuğrul Eryılmaz “Sen bize yakışırsın, senin yazılarını seviyorum. Bizde de müziğin tarihi olsun istiyoruz.” dedi. Uzun müddet köşe adım eski 45’likler diye gitti fakat o köşenin adı böyle olunca hep eskileri yazmak zorundayım. Yenileri de yazmak istiyorum dedim, köşenin adını kaldırdık. Radikal’den 2013 sonu ayrıldım. 98-2013 arası orada bilinmeye başladım diyebilirim çünkü orada yazarken Babylon’dan teklif geldi. Gel DJ’lik yap, orda yazarken NTV’den gel müzik programı yap bize, sonra ora bitince TRT çağırdı. Yani tüm diğer işlerin hepsi başladı ve iç içe yürüdü. Hâlâ öyle fakat mekânlar değişti. Hürriyet’teyim. Aylık Milliyet Sanat’a ve Ot’a yazıyorum.

“ŞİMDİ RECEP İVEDİK ZAMANLARI”

O zamanki müzik yazarlarına verilen kıymet artık neden verilmiyor?
Biz müzik üzerine konuşuyoruz ama söyleyeceklerimiz hayatın bütün alanlarına yayıldı. Özellikle kültürel alanlar için geçerli. Artık her şeyin değersizleştirildiği “Edebiyat mı o ne canım, sinemayı boşver ya, müzik ha işte çalıyor Serdar Ortaç.” dendiği dönemdeyiz. Demek istediğim sinemayı benim kuşak hâlâ eski sinema olarak kavramayı sürdürüyor. Ama şimdi Recep İvedik zamanları, Çağan Irmak zamanları… Bu yüzden Nuri Bilge Ceylan çok güzel bir film çıkarttığı zaman ne düşüneceklerini bilemiyorlar. Çünkü adam sinema gibi bir sinema yapıyor. Ama Çağan Irmak’ta arka arkaya kliplerden oluşan bir hikâye seyretmiş oluyor. Aa o güzeldi, diyor. Çünkü eğlenmiş oluyor onda ama müziğin, sinemanın illa eğlendirmek gibi bir amacı yok ki.
İnsanlar Serdar Ortaç ya da benzeri bir şey çıktığında müzik diyorlar. Jehan Barbur, Nilüfer Akbal, Birsen Tezer gibi sağlam sesler karşılarına çıkınca bu müziği tuhaf buluyorlar. Müziğin kendisine talep bu yöne kaymışken tabii ki müziğin eleştirmeninden de vokalistinden de gazetecisinden de beklenen başka şeyler oluyor. Albümü alıp müzikal formunu altyapılarını enstrümanlarını, soundunu yazmaya kalktığınızda artık gülebilirler size. Dahası, “Hadi canım bunu kim ne yapacak?” diyebilirler dolayısıyla daha basit yazmak durumundasınız. Eskiye göre hepsi taban tabana zıt. Bu işler memleketin içinden geçtiği çağla ilgilidir. Kimse iyi müziği, iyi filmi aramıyor. Bu tamamen politik sürecimizle ilgili.

Evet ama burada sorun kendimizde de, sorunu dönüştürecek bir şey yapmıyormuşuz gibi hissediyorum.
Elbette son tahlilde sorumlu biziz; insan. Toplumun da ana malzemesi insan. Ama böyleymişiz demek ki diyorum. Mesela insanların on yıl önce bir film, bir kitap için “Ya ben anlamadım bunu!” demekten utandıklarını düşünüyorum. Mutlaka anlamıştır da birtakım kendine güvensizlikten -ki toplumsal bir güvensizlik var hepimizde- bundan utanmaktaydı. Sonuçta anlamamanın utanılacak bir durum olmadığını kendileri gibi başkalarının da çoğunlukta olduğunu görünce patladılar. Sinemanız ne ki, müziğiniz, edebiyatınız ne ki istemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla kapitalizm dediğiniz budur. Bu tarz talepler varsa arz yaratılır. Çıktı, sattı, çıktı, sattı… Ve hâlâ bu dönemdeyiz.

Sizce bu süreç dönüşebilecek mi?
Ne yazık ki bu konuda karamsarım. Eğer bu sözünü ettiklerimiz Türkiye’yle sınırlı olsaydı başka türlü hayaller kurabilecektik. Bu işler başından beri globaldi. Bütün dünya böyle bir yöne kaydı. Ben akşam bazen Fransız, İtalyan kanallarını açıyorum. Hepsinde aynı yarışmalar aynı kavga, aynı gürültü, aynı kin…
Hepsi bütün dünyada meşrulaşmış şeyler ama biz sadece bizde gibi düşünüyoruz.
Hayır hayır her yerde böyle. Bilim adamı Richard Dawkings’ı takip ediyorum. Sıklıkla Darwin’in insan ile ilgili sözünü ettiği “Evrimin tepe noktasını bulduk. Artık aşağı iniş başladı.” diyor. Biyolojik olarak doğru mudur, değil midir bilemem ama gidişat adamı destekliyor ve bunu dikkate almamız lazım.

“BASIN BÜLTENLERİNDEKİ BİLGİYLE ÜÇ DÜZGÜN CÜMLE KURABİLDİN DİYE O YAZDIĞIN ELEŞTİRİ OLMAZ”

Bizde en tehlikeli gördüğüm konulardan biri fanatiklik… Biz bir sanatçıyı sevmeyi bilmiyor muyuz?
Galiba bilmiyoruz. Ben de bilmezdim. Ajda Pekkan fanatiğiydim. Eleştiri yazmaya başlamadan evvelki ben Ajda Pekkan’a toz kondurmazdım olay çıkarırdım. Hatta Ajda Pekkan hayranı olmadan evvel Erol Büyükburç fanıydım. Tekme tokat girişirdim. Kavgayı göze alırdım ve dayak da yedim. Fanatik olmanın özünde bu var. Hayran olmak başka bir durum. Fanatiği olduğunuz her ne ya da her kimse ona nesnel bir gerçeklikle yaklaşamazsınız o zaman hayran oluyorsunuz. Ama fanatikseniz nesnellik falan umrunuzda olmamalı. Doğası gereği böyle zaten.

Size bunun yansımaları nasıl oldu? Bir dönem Nev’le ilgili bir yazınızdan sonra epey olay olmuştu.
Nev’le ilgili olan ilk örneklerdendi doğru söylüyorsunuz. Ama ben alıştım böyle şeylere gerçekten. Çünkü kendimi onların yanına koyabiliyorum. Böyle bir sosyal medya çağında ben de çocuk olsam ve Ajda Pekkan’a biri olumsuz bir şey yazmış olsa ben de tekme tokat girişirdim. Orda anlıyorum fakat şunu hiçbir zaman anlamadım. Hiç alakası yokken neden küfredersiniz ki. “Biz seviyoruz, sana ne, sen ne anlarsın, sen kimsin…” deyin tamam bunlar hep olur ama ananı, babanı, şununu bununu vs… O anlaşılmıyor. Yine de bazı arkadaşlar kendini savunup cevap yetiştirmeye çalışıyorlar ve bence yanlış yapıyorlar. Ben bir fanatiğe karşı taptığı her neyse ona yaptığımız eleştiriyi haklı gösterebileceğimizi zannetmiyorum. Böyle bir şey mümkün değil. Onları ciddiye almayıp cevap vermiyorum, demek istemiyorum. Bir fanatiğe isterseniz yirmi dört saat konuşun: “Şu yüzden kötü dedim.”
Bakın, umurlarında olmaz. Onun yerine haline bırakacaksın.

Ben müzik yazarlarında da sıkıntı olabileceğini düşünüyorum. İyi ya da kötü özetli albüm eleştirileri olduğundan biri için “Neden kötü? Neden iyi müzik yapmıyor?” u göstermediği için de sorun var bana kalırsa. Belki de bunu göstermesi onu okuyacak kişinin sorgulamasını sağlayacak.
Her alanda olduğu gibi müzikte de kötü eleştirmenler var. Çünkü kolay sanılır eleştiri. Ben başlarken ben de kolay sandım. Sonra üslubumu bakış açımı ilerlettim ama o noktada da kalabilirdim. Kimseye niçin eleştiri yazıyorsun, diyemeyiz. Ama şunu deriz: “Bak kardeşim, yaygın biçimde basın bültenleri, internet ağları vs… Sen oradaki bilgiyle üç düzgün cümle kurabildin diye o yazdığın eleştiri olmaz.” Ki bunu bile yapmayan olduğu gibi kopyalayan var. Onları zaten eleştirmen falan saymıyorum. Fakat gerçekten müzik üzerine kafa yoranların önlerine gelen bilgilerden dinlediğinde hissettiği aklında dolaşan her ne ise ona yoldaşlık edecek bölümleri alması gerekiyor. Belki yetiştirmek için bazen dinlemiyor ki bazen bu hisse kapılıyorum. Bir albüm dinliyorum, çamur ötesi bir şey oluyor. Hafta sonu açıp bakıyorum bir arkadaş “Çok güzel” yazıyor albüm için. Aman Allah’ım bana yanlış bir kopya mı gönderdiler diyorum. O zaman galiba albümü dinlemedi, diyorum. Onları da aradan çıkaralım, ondan zaten uzun vadede bir şey olmaz kendisine saygısı yoktur. Yine de dinleyenler de işin kolayına kaçmamalı. Önümde hazır metin var basın bülteni var, copy-paste olmaz. Ne gerek var o zaman. Radikal’de editörlerimden biri yazıdan bir paragrafı alıp Google’da aratır ve önüne kaç sayfa geldiğine bakardı. Basın bültenlerini biliyorsunuz bütün basın ezbere kullandığı için 5-10 sayfa gelince yazıyı değiştirirdi.

Peki nasıl geliştirmeli müzik yazarı kendini?
Dinleyecek. En önemlisi bu. Dinlerken bile kendine tür, dil, tarih sınırı koymamalı. Hep dinlemeli. Sevmek zorunda değilsiniz. Bana göre dünyanın gelmiş geçmiş en iyi piyanistlerinden biri Fazıl Say. Onu çok severim ama “Arabeskten nefret ederim. Arabesk müzik değildir.” gibi şeyler söyledi. Önce bir dinle kardeşim. Fazıl Say’ın hayatında hiç onu arabeske çekecek bir ayrılık bir sıkıntı geçmemişse -ki o anda sığınabileceğimiz limanlardan biridir arabesk- ihtiyacınız olmamıştır. Kendi özel sevdiklerinizi daha fazla dinleyeceksiniz. Ben burada on saat her tarz albümü dinliyorum ama eve gidince bir, bir buçuk saat vaktim varsa Bandista, Birsen Tezer, Ayşe Gencer, Umay Umay dinliyorum. Müzik üzerine yazacak olanların tür ayrımı yapmadan her şeyi dinlemesi gerekiyor. Hem kafa daha rahat çalışabiliyor. Ayrıca yazarlık eleştirmenlik hayata tutunma hevesi vermeli.

KI (47)

“SON ÜÇ YILDIR AJDA PEKKAN, DEMET AKALIN’I TAKLİT EDİYOR”

Bir sinema yazarı çıkıp ben sadece komedi eleştirisi yazarım demiyor ama müzik yazarlarında rock yazarım, Türkçe yazmam çok var…
Evet, ama bazen de diyorsun ki keşke öyle yapsa. Mesela Ömür Gedik keşke sadece komedi filmlerini eleştirse hatta kurduğu cümlelerle o komedi filmine ekstra komiklik katabilir ama genel olarak elbette doğru değil doğru söylüyorsunuz.

Bazı isimler bunu sadece istediklerini vurgulayarak şarkıcılığa başlıyor mesela. Onca eleştiriye rağmen bunu sürdüren isimler de var. Biz onlar sadece istiyor diye buna saygı duymak zorunda mıyız?
Hayır, elbette ki değiliz. Kimsenin önüne set çekip yapma da diyemeyiz. Yapsınlar iyiyse mutlu oluruz alkışlarız. Kötüyse teneke çalarız. Ömür Gedik’in arkasından bir tek teneke çalmadığımız kaldı neredeyse. O zaman bunu kabul etmek zorundalar. Yapmasan daha iyiydi ama kötüyse yazılanlara katlan.

Onlara özgüven veren de albüm satma oranlarını sözde başarı ölçütü saymaya çalışmaları oldu.
Çok satmak, çok okunmak, çok izlenmek hiçbir zaman başarı ölçütü sayılamaz ama çok satanlar her zaman ortalama bir şeydir. Herkese hitap etmek isterler ve değerlerinden bir şey kaybederek gelir orta yere. Kırk yılda bir mucize olur, çok iyi olan şey de gelir orta yere çok satar. Ama kapitalizmde bir şeyin çok satması için çok iyi olması gerekmiyor. Satması mühim. Günlük tek tip müzik yapanların arasında Demet Akalın kendisini en çok geliştirmişlerdendir. Ben hâlâ sevmiyorum son iki albümdür özellikle dinlemiyorum. Çünkü şeytan doldurur deyip yazmaya başlıyorum. Ama kadın kendini geliştiriyor. Giderek daha iyi altyapılar, daha iyi şarkılar buluyor daha fazla kafa yoruyor ve vokalini de geliştirdi. O sesle yapılabilecek en iyi vokali yapıyor. Sesi zaten iyi değil fakat ilk noktasında değil o kız taktı kafaya çünkü bunu. Giderek kendi kategorisinde en üste geldi. Ne oldu sonra bu vokal tarzı ve müzik biçimi yerleşip en çok satan olunca, o çok satmayan iyi vokalistler ona doğru gittiler. Son üç yıldır Ajda Pekkan şarkı formunda da vokal tarzında da gırtlak nağmesinde de Demet Akalın’ı taklit ediyor. Eski Uykusuz Her Gece’yi koyun bir kenara dinleyin. Resim’i koyun dinleyin. Farkı çok net görürsünüz. Satan vokal tarzı bu olunca Ajda Pekkan, Demet Akalın tarafına geçmekte bir sakınca görmedi. Bazı insanlar çok kötüleşti diyor. Hayır bence bile isteye böyle yapıyor çünkü satanın bu olduğunu biliyor yoksa vokal yeteneği müthiş biridir Ajda Pekkan.

“BENCE POP MÜZİK BİTTİ”

Bu ay Milliyet Sanat’taki yazınızda Abba için yazmıştınız. Ben de size sorayım. Bu balon gibi şişirilen isimlerden elli yıl sonra -niye dinlemişler bunu- denilecek kimler var?
Serdar Ortaç, Mutafa Sandal, Yalın… Çok var. Son yirmi yılın pop kuşağından çok var öyle. Pop olmasının sebebi de şu diğer alanlar Jazz, Halk müziği, Türk müziği ve biraz da rockta şu var: Eğer gerçekten yeteneğiniz yoksa sizi o alana almıyorlar. Fakat pop öyle değil parayı buldunuz mu girip kendi albümünüzü yapıyorsunuz.

Pop artık tembelleşti değil mi?
Öyle oldu, çok tembel hem de. Beni pop adına heyecanlandıran yılda bir ya da iki albüm çıkıyor. Ben artık diğer alanlardan heyecanlanıyorum. Rocktan, jazzdan ya da alternatif alanlardan… Poptan iyi bir şey çıkması tamamen sürpriz.

Bir dönem popçuların rocklaşması gibi şimdiki rockçılar da poplaşma yok mu?
Tabii Poplaştılar ve Arabeskleştiler. O da 84 grubuyla başladı. Cayır cayır rock yapıyorlar grup olarak çalmalarında. Fakat bir bakıyorsun ki solist vokali Ferdi Tayfur, Ümit Besen. Senin rockçı olarak yapmak istediğin şey şu olmalı: Yarınlarla ilgili bir şeyler söylemeli, bugünlerle ilgili bir eleştiri yapmalısın ve seni dinleyecek olanı dimdik ayakta tutmalısın. Mor ve Ötesi’nin, Duman’ın yaptığı gibi. Duman da had safada detone tamam ama şimdi anlıyoruz ki Kaan’ın o formun bir parçası deformasyon. O yapmaya çalıştığının bir parçası. Ben çok seviyorum Duman’ı artık. Şimdi Kaan temiz ve detonesiz söylerse ben şaşıracağım. Ne oldu buna diye. Baktılar ki Arabesk, rock çok satıyor hepsi Ümit Besen kesildi. Rockta da var yani.

Dizlerde, filmlerde oyuncuların kendilerine şarkı söyletme furyasına ne diyorsunuz? Pop müziği nasıl etkiler bu durum?
Reytingle ilgilidir herhalde ya da oyuncuların kendilerinden talep geliyordur. Şarkı söylemek dünyanın en olağanüstü şeyi. Benim sesim yok söyleyemiyorum ama olsa ve söylesem çok mutlu olurdum. Pop müziği artık yerlerde olduğu için onu hiçbir şey etkilemez. Bence pop müzik bitti.

“BUGÜNE KADAR BENİ ŞAŞIRTAN BİR TANE JÜRİ ÜYESİ ÇIKMADI”

Ünlü isimleri sürekli jüri olarak görmeye başladık. En son Şebnem Ferah beni şaşırttı. Televizyondan bu kadar uzak duran bir kadın bile televizyonda artık. Nedir sizce bu yönelimin sebepleri?
Bir para. Çok iyi para veriyorlar. Belirleyici unsur. Ama Şebnem Ferah için bunu söyleyemem onu ikna eden başka kıstaslar vardır. Çünkü kendisine ve kalbine güvendiğim bir insandır. Olağanüstü bir şarkıcı ve şarkı yazarıdır. Belki araya reddemeyeceği insanlar girdi, belki başka sebepler ama para da Şebnem Ferah’ı motive etmiş olabilir. Çünkü para herkesi motive eder. Beni de eder. Eskiden netti bunun kıstasları albümünüzü yaparsınız klibinizi çekersiniz. Röportaj, TV kanalları, konserler vs… İşle bağlarınız böyle dönerdi son beş yıldır albümler, şarkılar, klipler görmezden geliniyor. Konser teklifleri giderek azalıyor. Eskiden senede yirmi konser teklifi alan bir iki alıyor. Ruhen buna ihtiyaç duyuyorlar ünlenmişsiniz ve noldu acaba unutuldum mu, ilgiliyi mi kaybettim diyorlar ve ayrıca geçinmek zorundasınız tek bildiğiniz iş bu. Ama ne yazık ki geçici bunlar. Çıktınız, jürisiniz tamam çoğu 7-8 de kalkıyor da hadi kalkmadı. 13 bölüm. Sonra? İkinci 13 çok zor geldiğinde de yerini koruyamıyor. Hem o jüride hem bu jüride bir Armağan Çağlayan yerini korudu yoksa hepsi değişiyor. Armağan çağlayan da bir parça komedi bir parça bilmem ne kurtardı ama gördük ki son X Factor’de o bile kurtaramadı. Demek istediğim Şebnem Ferah’a ben de şaşırdım ve hafif buruldum da ama geçinmek zorundalar. Bana da başta teklifler geldi elimin tersiyle ittim.

Neden?
Benim ne işim var dedim o müsamerenin içinde. Öyle görüyorum. Hatta reddettiğim firmalar “Abi siz deli misiniz ya?” dediler. Rakamlar hakikaten uçuk çünkü. Son beş yıldır ekonomik bozukluklar ah teklif gelse diye düşünmeye başladım ama kendimce de aman Naim sen çıksan kendini rezil edersin. Hayır etmezsin, hayır senin standartların var falan kalıyor öyle sonra diyorum ki neyse teklif yok zaten…

Sizin bakış açınızı da etkiliyor mu bu tarz programlara çıkmaları?
Etkiliyor. Oralara çıkanları ciddiye almamaya başlıyorum. Ve bugüne kadar da beni şaşırtan bir tane jüri üyesi çıkmadı. Amacı para kazanmak olsun ama kendi gibi olsun onlara uymasın jüri formu taşıyabilsin oraya ama yok.

Son dönemde kimleri dinliyorsunuz?
Bugün Rojin yeni albümünü dinledim, iyi bir albüm yapmış. Mabel Matiz hâlâ dinliyorum Gök Nerede’yi. Sabah akşam Bandista, Sevinç Eratalay, İlkay Akkaya dinlesem keşke ama iş olunca her şeyi canınız çektiği gibi dinleyemiyorsunuz.

Alparslan Nas Röportajı

ALPARSLAN NAS İLE TELEVİZYONUN SOSYOLOJİSİ

alp3

1985 doğumlu. Ortaöğrenimini Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okudu. Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar programında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Makale ve şiirleri Birikim, Varlık, Yeni Yazı, Yeni Film, Kuzey Yıldızı, Mahsus Mahal, Bianet, Mühim Hadiseler Enstitüsü, Open Democracy gibi dergi ve internet sitelerinde yayınlandı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olup doktora çalışmalarını sürdürmektedir.

Bu röportajı okurken yanınıza kâğıt kalem alın. Şayet not edecek çok şey olacak. Yukarıdaki Alparslan Nas’ın kısa bir biyografisi ama bence ulusal yayına çıkıp tüm ülkeye ders verse yeridir. Kendisiyle Esra Erol’dan, Bu Tarz Benim’den, Yetenek Sizsiniz’den bahsettik ama aslında konuştuğumuz her cümlede bir maskeyi indirdik. Televizyonun sosyolojisini okumaya hazır mısınız? E hadi o zaman…

Ünsal Oskay’ın bir sözü vardı, “Televizyon giderek günlük sohbetimizin içine girecek.” diye. Artık görüyorum ki biz sürekli televizyonu konuşuyoruz. Aslında bu programlar bizi farkında olarak ya da olmayarak günlük hayatımızda nasıl etkiliyor? Sizin gözleminiz ne?
Çok farklı izleyici tepkileri var. Televizyondaki görsellere karşı eleştirel okumalar mümkün veya televizyonda bize verilen ideolojiyi olduğu gibi alıp içselleştirmek mümkün. Hatta bize sunduğu bütün o ideolojik set doğrultusunda televizyonun bizi izlemesi mümkün. Dolayısıyla bunun çok farklı etmenleri var ama günümüze baktığımızda eleştirel okumaların yaygın olmadığını görüyoruz. Olsaydı, kendi anlatısını bu kültürel formasyonu oluşturan, sınıfsal etnik milli dini cinsiyet bazı göstergelerden alan ve birtakım hegemonik anlamları yeniden üreten bütün bu televizyon mesajlarına meydan okuyan bir kitle söz konusu olurdu. Yalnızca Türkiye’de değil bütün dünyada… Ama bu yaygın bir kitle değil maalesef. Bizim günlük hayattaki var oluşumuzla oldukça yakın bir durum bu. Gündelik hayatta aslında bizim yaşamın çeşitli alanlarında yeniden ürettiğimiz bu kültürel alandaki söylem ve pratiklerin bir şekilde yansımasını görüyoruz televizyonda ve orda da bunu gördüğümüz için aslında onu muhalif olarak okumayarak yeniden üretiyoruz.

Her şey Gramsci’yi hatırlatıyor.
Evet oraya geliyor ama muhalif okumalar da mümkün. Televizyona muhalif okuma yapan bir kişi hayatın diğer alanlarına da muhalif okumalar gerçekleştiriyor. Ve bu şekilde bir var oluş alanı oluşturuyor kendisine.

“KENDİ VARLIĞINLA TİCARİLEŞİYORSUN”

Warhol’un “Herkes bir gün on beş dakikalığına ünlü olacak .” sözü kendini kanıtlamış gibi. Biz televizyonu herkesin kendini sergileyebileceği bir alan haline dönüştürdük. Bu toplumun kalitesini nasıl etkiliyor?

Bu söz gerçek oldu ama ünlü olmak ne şöhret olmak ne bunu sorunsallaştırabiliriz. Çok çabuk yanan ve sönen birtakım şöhret olma halleri söz konusu televizyonla birlikte ama her şeyden önce mesele aslında şöhret diye bir kavramın olması. Şöhretli olmak zorunda değiliz, ünlü olmak zorunda değiliz. Sistem bizi sürekli buraya doğru itse de aslında kapitalizmin bize bütün sistem dahilinde vermek istediği, sana özel senin, sen sen sen… Güya bireysel mesajın yansıması bu. Bireyde sanki bir güçlenmeyi, yükselmeyi oluşturmayı hedefliyor, kendini göster bütün toplum seni görsün şeklinde ama bir şekilde bu sistem içerisinde daha da fazla eriyip gitmek oluyor. Şöhretin kalıcı bile olsa her iki türde de aslında kendini metalaştıran bir noktaya gelmiş oluyorsun. Tırnak içinde şöhretli bir bireysin senin üzerinden yine bir metalaşma üzerinden yeniden üretiliyor. Kendi bedeninle varlığınla ticarileşiyorsun.

Kendi kendimizi malzeme ediyoruz aslında orda.

Aynen öyle. Bir tüketim ağının içerisinde madde halinde bir işlev görüyorsun. Şöhretli olmaya böyle bakmamız lazım. İnsanları bu şöhretli olma haline doğru iten, imrendiren birtakım mekanizmalar var bunları farklı farklı daha aşağıda neler olup bittiğini şöhret olma pratiklerini incelemek gerekiyor kültürel alanlarda. Mesela bir evlilik programı ile bir Survivor programı veya başka bir moda programı farklı çünkü o alanlarda farklı kültürel söylemler kendisini yeniden üretiyor. Şöhret olmanın pratikleri de böylelikle farklılaşıyor.

Bu tarz programlarda sıklıkla duyduğumuz cümleler var. “Ben şurdan mezunum, şu iletişim fakültesinden mezunum.” Aslında sürekli benim böyle de bir tarafım var gibi bir tablo çizmeye çalışıp diğer yandan da buraya gelme amacın ne dediklerinde çok komik bir şekilde ünlü olmak şu olmak bu olmak gibi şeyler var. Bu nasıl bir çelişki sizce?

En son Bu Tarz Benim programını izlediğimde orda bir yarışmacıya birisi “Sen daha bu sektörün içerisinde bile yer almıyorsun” dedi. Sektör ne orda o da bir sorun ama yarışmacı da “Hayır ben Radyo-TV-Sinema mezunuyum, single çıkardım ayrıca modayla da ilgileniyorum, ben hep bu sektörün içerisindeyim.” diyor. Yani bu şekilde kendi hayatını kavramsallaştırıyor veya televizyonda görünmek onun o akademik gerçekleştirmiş olduğu adımın lisans derecesinin bir devamı gibi. Rts okuyorsan televizyonda görünürsen tamam işini yapıyorsun gibi bir noktaya geliyor aslında.

Sanki her türlü konuda konuşabilmeyi doğallaştırıyorlar gibi geliyor bana. Her konuda bir yetkinlik gücü veriyorlar kendilerine.

Öncelikle bu yetkinlik meselesi televizyonun oldukça sorunsallaştırdığı bir mesele. Bu bir açıdan iyi bir açıdan çok problemli. Örneğin Yetenek Sizsiniz diye bir program var. Orada oturan jüriler gelip orda bir performans sergileyen, show yapan çok fazla sayıda insan var ve her türlü şeyi yapıyorlar. Köpeğiyle show yapan, tiyatro yapan, stand up yapan şarkı söyleyen bir sürü alanda. O “jürilerin” uzmanlık alanları değil bunlar ama orda bir şekilde o konuya dair hiçbir bilgisi hiçbir tecrübesi belki olmamasına rağmen bir görüş önerebiliyor, yorum yapabiliyor ve bu “yorumu” onun bir otorite konumunu pekiştirmesini sağlıyor.

Jürinin Tanrı olma durumu var.

En başta zaten kendi profesyonel uzmanlık alanı olsa bile o moda programlarında modacılar bile olsa jüride, yarışmacı ve onu denetleyen bakan gözetleyen bir bakışla hiyerarşik bir ilişkiyi zaten kurmuş oluyor ama uzmanlık alanı olmamasına rağmen onları bir kişi jüri koltuğuna oturup o koltuğun vermiş olduğu otoriteyle her istediğini gerçekleştirebiliyor. Bunun en önemli örneği mesela Esra Erol. Esra Erol yıllar içerisinde adeta ideal bir “anne”, “kadın” ve toplumsal cinsiyetin üretmiş olduğu o kadınlık rollerini mükemmel bir şekilde gerçekleştiren, ayrıca “nasıl aile kurulur, bir kadın bir erkeğe nasıl davranmalıdır, bir erkek bir kadına nasıl davranmalıdır?” bütün bunları bize anlatan gösteren bir figür olarak karşımızda. Veya Seda Sayan figürü. En fazla güvenilen ünlü falan çıkıyor baktığımız zaman çok problemli bir figür. Üç defa karısını öldürüp hapse giren bir adamı çıkardı. Kültürel stereo tipleri bütün egemen söylemleri yeniden üreten figürler bunlar. Orada yeniden üretim mekanizmaları neticesinde otoritelerini aslında sağlıyorlar ve karşılarındaki yarışan insanlara da bunu dayatıyorlar.

“EVLİLİK PROGRAMLARININ NEDENİ CİNSELLİK TABUSU”

Bilmem kaç sezondur devam eden bir başarı grafiğiyle sunuluyor bize bu izdivaç programları. Bu denli izlenme ve katılım nasıl oluyor?

Aslında evlilik programlarının Türkiye’de çıkmasının esas nedeni Türkiye’deki cinsellik tabusu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de erkekler ve kadınlar birbirleriyle veya erkekler kendi içlerinde, kadınlar kendi içlerinde özgürce cinsel yakınlaşmalar gerçekleştiremiyorlar. Kendilerini cinselliğe götürecek ilişkiler kuramıyorlar. Sağlıklı ve medeni ilişkiler kurulamadığı için bu alanda bir sıkıntı var. Çünkü her şey tabu, yasaklanıyor, kısıtlanıyor. Esra Erol’un programı gibi evlilik programları bu kadın erkek ilişkileri için TV aracılığıyla meşru bir alan hazırlıyor. Toplumsal alanda gerçekleşemeyecek şeyler, mahallede taliplerimi bekliyorum, dediğinde “namussuz” bir birey sayılacağın için TV buna imkân sağlıyor aslında. İmkân sağlama biçimi çok problemli çünkü bir taraftan bütün o cinsiyetçi egemen söylemleri toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiriyor. Dolayısıyla toplumda o mahalledeki ahlakçı yaklaşımda ne varsa burada da o söz konusu. Evlilik olayı ticarileşmiş oluyor ve bir meta halini alıyor.
Soma’da iş cinayeti gerçekleştiği zaman Esra Erol gidip orda gidip program yaptı üç gün boyunca ordaki kadınlarla. Kadın aktivisti rolüne girmiş durumdaydı. Buraya kadar gelindi olayda. E böyle olduğu zaman kendi evlendirme rolünü de aşan bir durum söz konusu. Çocuk gelinlerle ilgili kitap yazdı ama on yedi yaşında evlenmek için gelen kadınlar var programına, onlara bir şey yapmıyor. Böyle çelişkiler söz konusu.

Öznel yaşamların üzerinde hikâyeleştirilen bizim aslında mahrem kabul ettiğimiz aile, kadın-erkek ilişkilerini hatta komşumuzla bile konuşmayacağımız şeyleri orada konuşmayı normalleştiriyoruz ve o programların içinde de sürekli olağan dışı bir şey arıyoruz. Anormal bir durum beklemek bizim toplumsal konulardaki bakış açımızı nasıl etkiliyor?

Bu çok önemli bir konu. Evlilik programları ya da moda programları özel alan TV aracılığıyla kamusallaştıkça ve insanların bir şekilde erişimine ulaştıkça bir o kadar da toplumsal olarak ve devletin de tabi üretimine katkıda bulunduğu egemen söylemlerde özel alana baskı yapmaya başlıyor. Özel olan politiktir diye feminizmin önemli bir sloganı var mesela bunu gözlemlemeye başlıyoruz. Özel alanı tamamen kaybediyoruz. Özel alanın görünürlülüğü arttıkça bütün bu egemen söylemler cinsiyetçi, milliyetçi, ırkçı, her türlü söylem özel alana penetre ediyor. Özel olanı şekillendiriyor onun sınırlarını çiziyor ve belirliyor ve bizler muhalif okumalara ihtiyacımız var ki en azından öncelikle bunu ortaya çıkaralım bir de bu sınırları aşındıralım tekrar kamusallaştıralım. Tabii bunu ahlakçı bir şekilde düşünmemek gerekiyor. Evimizde olan biteni ayıptır herkes dinliyor gibi değil. Devletin etkin olduğu o kamusal alanı aşındırarak özel alanı oluşturmalıyız. Böyle bir mecburiyetimiz olduğunu düşünüyorum.

alp1

“TÜRKİYE’DE SHOW WOMAN OLMAMASI PROBLEM”

Sizce talk showlar potansiyel olarak zararlı mı yoksa format mı zarar veren?

Bence ne TV ne talk showlar birtakım formatlar kendilerine içkin olarak “olumsuz” alanlar değil. Bütün bunları aslında bizler dönüştürebiliriz diye düşünüyorum. Mesela bir evlilik programında veya başka bir programda feminist söylemler geliştirilebilir. Bunlar mümkün. Biz bunu şu an hayal bile edemiyoruz ama bu tür müdahalelerin yapıldığı programların sayısı artabilir. Bütün bunlarla birlikte karşı hegemonik anlatıları kitlelerle buluşturabiliriz. En basitinden baştan aşağı “radikal” gelebilecek şeyler yapmasak bile bir evlilik programındaki sunucu oraya gelen bir kadına talip olacağım diyen bir başka kadın için, “ne oluyor bura böyle bir yer değil”, falan demesin mesela. Seyirciler homurdanabilir ama, niye homurdanıyorsunuz böyle bir şey de olabilir, diyebilir. Buradaki tercihimiz teknolojik determinist bir bakış açısıyla bakıyorsak teknolojiyi alıp alternatif birtakım mecralar içinde kitleleri yönlendirmesi açısından işlevsel kılabiliriz diye düşünüyorum.

Bu tarz programların hepsinde de sunucunun kanaat önderi bir rolü var. Neden artık biçilen bu rol daha fazla?
Jüri durumunda da olduğu gibi bir şekilde bireyin kendisinden kaynaklanan bir otorite konumundan ziyade televizyonun ve televizyonla seyirci arasında kurulan o iktidar ilişkisinin bir şekilde sunucu dediğimiz bireye yüklediği bir otorite bu bence. O kişiyle bir alakası yok. Esra Erol figürünün evlilik ve aile konusunda otorite olmasının kendi hayatıyla kendi eğitimiyle yaşadıklarıyla hiçbir alakası yok mesela. Benzer durum Seda Sayan için de geçerli veya Müge Anlı için de. Müge Anlı figürü zaman içerisinde adeta bir komiser gibi savcı gibi bir figüre dönüştü. Hukuku aşan bir misyon edindi kendisine televizyon aracılığıyla. Bunun o kişinin eğitimiyle hiçbir alakası yok. Televizyonun o bireye yüklediği bir konum bu. O formatın ve o formatta sınırları belirlenen söylem alanı tarafından bireye yüklenen bir sorumluluk. Her programda belirli söylem alanları oluşturuluyor. Müge Anlı’nın programında hukuki bir söylem alanı var. Bu söylem alanlarında neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiği bellidir. Mesela bir kadın çıkıp Kürtçe konuştuğu zaman Müge Anlı “Burası Türkiye bunu yapamazsın. Türkçe konuşacaksın burada.” diyebiliyor.

Refleks oluşturulmuş alkış ve duygu seli de onu besliyor.
Evet, böyle oluşturulmuş. Türkiye’de hukuka baktığın zaman öyle olamazsın çünkü Türk olmak zorundasın. Televizyonda da hukuki alanı yeniden üreten bir söylem oluşturulan bir formatta çıkıp oranın sunucusu oradan aldığı otoriteyle, Türkçe konuşacaksın Kürtçe konuşamazsın, diyebiliyor. Programla ne alakası var hiçbir alakası yok aslında. Aynı şey evlilik için de geçerli nasıl evleneceğiz ilişkileri nasıl sürdüreceğiz nasıl ahlaklı olunur, nasıl namuslu davranılır?.. Heteronormatif bir durum söz konusu. Lezbiyen, gay ilişkilerin herhangi bir yeri yok. Trans bireylere bir alan yok. Homofobik, heteroseksist bir alan. Bütün bu söylemler o formatın kapsamında oluşturulmuş ve Esra Erol kişisine bir otorite veriliyor ve o kişi bütün bu söylemleri üretiyor. Aslında yaptığı bir şekilde toplumda mevcut olan o egemen söylemlerin yeniden üretilmesi. Buna hizmet ediyor aslında baktığımız zaman.

Canlı telefon bağlantıları da bu programlarda bana en tuhaf gelen durum. Bir insan neden küçük düşeceğini bildiği halde, alay edileceğini bildiği halde o programı arar? Bunun alt metni ne sizce?

O enteresan bir nokta. Bazen çok da safça şuna soru sormak istiyorum falan diyenler çıkıyor ama orda cinsiyetçi bir durum da var. O akşam ya da gece programlarında telefon bağlantılarının ortak özelliği kadınların bağlanması. Ben de bunu düşünmüştüm uzun yıllar neden böyle bir şey var gibisinden. Kadının bir şekilde daha…

Aptal gösterildiği…
Evet, o boyutu… Kadına bağlanan bir şeylerin esprisi alayı, dalgasının geçilmesi daha rahat yapılabilir. Orada erkek bir birey konuşurken ona sataşmanız, onun erkeklik iktidarını zedeleyen bir şey olabilir. Show yapan kişi de erkek. Orada zaten erkek egemen bir alan var. Türkiye’de Show Men’in olup da Show Woman’ın olmaması başlı başına bir problem. Seyirci dinamiğinde öyle bir boyut var. Bir de tabii bu şöhret olma meselesi olabilir. Çünkü bir şekilde on beş dakikalığına şöhret olacağım dürtüsü o kadar yoğun bir şekilde insanları adeta kaplamış durumda ki, bir telefon aracılığıyla bile olsa isminin bir şekilde televizyonda görülmesi, sesini bir şekilde oradaki şöhret olan diğer insanlara duyurabilmesi için kendisiyle dalga geçilmesini alay edilmesini karşılık olarak görüyor olması çok muhtemel.

Çok ironik bir durum yok mu orda? Ne kadar aptal bir program diyoruz ne kadar saçma diyoruz ama izliyoruz yine. Yani o telefonla bağlanandan çok bir farkımız yok bence.

Yok tabii. Özellikle popüler kültürle ilgili olarak kitlelerin uyutulduğu pasifize edildiği yönünde Frankfurt Okulu’ndan beri gelen düşünce vardır. Diğer taraftan baktığımızda kültürel çalışmalar bize bunun olmayabileceğini de söylüyor. Bireyler evet, televizyon izliyor dediğin gibi. Bütün bu şeylere rağmen. Ama bu izleme süreçleri esnasında aslında bir şekilde muhalif olarak da kodlanabiliyorlar. Hem muhalif okuma hem izleme eylemi bir arada gerçekleşebiliyor. Birey, eleştirel yaklaşabiliyor izlediği şeye ama halen daha izlemeye devam edebiliyor. Hatta eleştirel yaklaştığı için kendisine muhalif bir kimlik de edinebiliyor ama dönüp dolaşıp yine aslında o izlenen şeyi yeniden üretmiş oluyor muhalif okusa da. Bir yerde o bağlantısını tamamen koparması gerekiyor diğer tarafta. Hiç izlememesi, yorum yapmaması tamamen kapatması gerekiyor.

“ELEŞTİREL BAKMIYORSAK ŞEFFAFMIŞIZ GİBİ İÇİMİZDEN GEÇİP ÇIKIYOR”

Hiç izlememek bunu bitirebilecek mi? Sadece programlar değil reklamlar, diziler ve filmler de yine aynı şeye hizmet etmiyor mu?

Ediyor. Ben izleme popüler kültür ürünlerini takip etme taraftarıyım. Çünkü bence akademide de uzun yıllardır popüler kültür alanı özellikle düşük seviye olarak nitelendirildiği için ihmal edildi o alanlar. Ama baktığımızda egemen söylemlerin yeniden üretildiği alanlar bunlar. Çünkü etkinliği o kadar fark edilmez bir şekilde bize geliyor ki. Her yanımızı sarmış durumda. Reklamlar TV söylemleri vs ve bizi tamamen savunmasız bir şekilde enfekte ediyor. Dolayısıyla bizim popüler kültür ürünlerini izlememiz lazım takip etmemiz lazım ve oradaki bütün bu söylem alanlarının nasıl yapıldığını afişe etmemiz gerekiyor. Bütün bunları anlatmamız eleştirel bir açıyla kavramsallaştırmamız gerekiyor. Ve mümkünse tabi bunu kitlelere de aktarabilmemiz gerekiyor. Ki insanlar bu farkındalıkla yaklaşsınlar. Ben sürekli izliyorum yani.

Hangi programları izliyorsunuz?

Akşam gittiğimde yetişebilirsem “İşte Benim Stilim” izliyorum. Orada kadın bedeni üzerinden ne oluyor, o ideal güzellik söylemi üzerinden ne? gibi söylemler üretilmesi açısından ona bakıyorum. Esra Erol’un programını takip ediyorum. Gündüz kalabilsem Müge Anlı’nın programına da bakacağım ama ona yetişemiyorum erken saatte olduğu için. O da ayrı bir program.

Bir gün böyle bir programın videolarını izlemiştim birkaç saat boyunca. Ve psikolojimi ciddi anlamda yıpranmış hissederek bıraktım. Bu yarışmalarda yarışanların bu programları yapanların da psikolojik açıdan sağlıklarından şüpheliyim. Bu kolay dönüşebilecek bir süreç mi sizce?
Kolay değil. Biz eleştirel bir bakış açısıyla izlediğimiz için tabii belirli bir yere kadar katlanabiliyoruz. Sinir bozucu şeyler var gerçekten. Ben rahatsız olarak izliyorum. Bir evlilik programında kadının en önemli görevi anneliktir diye beş bin defa tekrarlanan bir söz var mesela. Ben bunu duyduğum zaman tabii ki rahatsız oluyorum. Bu benim dünya görüşüme aykırı bir şey ama yine de takip ediyoruz. Eleştirel bir taraftan bakılıyorsa eğer, bir yerde insanın psikolojilerini algılarını rahatsız edici bir noktada oluyor bütün bu görseller bütünü. Ama eleştirel bir noktadan bakmıyorsak adeta şeffaf varlıklar gibiymişiz gibi içimizden geçip çıkıyor bir dirençle karşılaşmıyor. Dolayısıyla insanlar için rahatsız edici değil, tam tersine var oluşunu bu egemen söylemler doğrultusunda anlamlandırdığı için o var oluşu üreten normalleştiren meşrulaştıran şeyler.

Ayın En’leri

Mart’tan aklımda kalanlar

Gravité Coffee

IMG_0203

Kendinize iyi müzik eşliğinde bir kahve ısmarlamak isterseniz Teşvikiye’de Gravite Coffee aklınızda olsun. İsterseniz özel yapım kahvelerin yanında ev yapımı ballı granola barları, güzel çayların yanında lezzetli tostları ekleyebilirsiniz. Dergileri karıştırırken atıştırabileceğiniz Vegan kurabiye de cabası.. Çalışanları da her zaman kibar ve güleryüzlü 🙂

“Dancing in love”

honorablemention
Mircea Preda Struteanu
Romania
Honorable Mention

A newly married couple, making a few dancing steps on a dusty road. The characters gained size and importance through their shadows and their connection. The two dimensions have different energy and relationships, with a crucial connection.

İstanbul Modern- Kütüphane

modern

Kütüphaneleri sadece ders çalışmak için kullanan arkadaşlarıma duyurulur.. Hem birçok sergiyi gezebilir hem de saatlerce sanat kitapları arasında kaybolabilirsiniz. İlla bir konuda araştırma yapmanıza da gerek yok. Mesela ben David Lynch’in satışı olmayan bir kitabına rastlamıştım. Elinize geçerse baştan sonra inceleyin derim.

Jim Morrison Röportajı

Jim-Morrison-0

Lizzie James’in efsane Jim Morrison ile özgürlük konulu röportajı bu aralar çerçeveletip odalara asılacak cinsten. Sevdiğim bir kısmını paylaşayım:

Lizzie James: I think fans of The Doors see you as a savior, the leader who’ll set them all free. How do you feel about that? It’s kind of a heavy burden, isn’t it?

Jim Morrison: It’s absurd. How can I set free anyone who dosen’t have the guts to stand up alone and declare his own freedom?

Tamamı http://www.cinetropic.com/morrison/james.html
Türkçe çevirisi http://www.cinetropic.com/morrison/james.html

Bates Motel

bates motel

Hitchcock’un Psycho filminden Norman Bates’in hayatını konu edinen dram dizisi. Adını da zaten Psycho’daki cinayetlerin işlendiği otelden alıyor. Cast seçimi harika dizi şuan 3. sezonunda ve yine harikalar yaratıyor. Bence dünyanın en tuhaf anne-oğluyla biran önce tanışın.

Edip Cansever-Kuşatma

edip_cansever


Doğasın, bir sen beklersin beni, bilirim
Sesimi, düşlerimi, kırık parmaklarımı
Var başka neyimse onları artık.

Seden Gürel- Bi Bulsam

Seden Gürel’in 2002’de çıkardığı Hesaplaşma albümünden benim için en özel şarkısı. Hatta şarkı gibi şarkı, klip gibi klip. Ne kadar siniriniz varsa dosta düşmana, açın söyleyin efem.