Alparslan Nas Röportajı

ALPARSLAN NAS İLE TELEVİZYONUN SOSYOLOJİSİ

alp3

1985 doğumlu. Ortaöğrenimini Kadıköy Anadolu Lisesi’nde, liseyi İstanbul Atatürk Fen Lisesi’nde okudu. Sabancı Üniversitesi Kültürel Çalışmalar programında lisans ve yüksek lisans derecelerini aldı. Makale ve şiirleri Birikim, Varlık, Yeni Yazı, Yeni Film, Kuzey Yıldızı, Mahsus Mahal, Bianet, Mühim Hadiseler Enstitüsü, Open Democracy gibi dergi ve internet sitelerinde yayınlandı. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olup doktora çalışmalarını sürdürmektedir.

Bu röportajı okurken yanınıza kâğıt kalem alın. Şayet not edecek çok şey olacak. Yukarıdaki Alparslan Nas’ın kısa bir biyografisi ama bence ulusal yayına çıkıp tüm ülkeye ders verse yeridir. Kendisiyle Esra Erol’dan, Bu Tarz Benim’den, Yetenek Sizsiniz’den bahsettik ama aslında konuştuğumuz her cümlede bir maskeyi indirdik. Televizyonun sosyolojisini okumaya hazır mısınız? E hadi o zaman…

Ünsal Oskay’ın bir sözü vardı, “Televizyon giderek günlük sohbetimizin içine girecek.” diye. Artık görüyorum ki biz sürekli televizyonu konuşuyoruz. Aslında bu programlar bizi farkında olarak ya da olmayarak günlük hayatımızda nasıl etkiliyor? Sizin gözleminiz ne?
Çok farklı izleyici tepkileri var. Televizyondaki görsellere karşı eleştirel okumalar mümkün veya televizyonda bize verilen ideolojiyi olduğu gibi alıp içselleştirmek mümkün. Hatta bize sunduğu bütün o ideolojik set doğrultusunda televizyonun bizi izlemesi mümkün. Dolayısıyla bunun çok farklı etmenleri var ama günümüze baktığımızda eleştirel okumaların yaygın olmadığını görüyoruz. Olsaydı, kendi anlatısını bu kültürel formasyonu oluşturan, sınıfsal etnik milli dini cinsiyet bazı göstergelerden alan ve birtakım hegemonik anlamları yeniden üreten bütün bu televizyon mesajlarına meydan okuyan bir kitle söz konusu olurdu. Yalnızca Türkiye’de değil bütün dünyada… Ama bu yaygın bir kitle değil maalesef. Bizim günlük hayattaki var oluşumuzla oldukça yakın bir durum bu. Gündelik hayatta aslında bizim yaşamın çeşitli alanlarında yeniden ürettiğimiz bu kültürel alandaki söylem ve pratiklerin bir şekilde yansımasını görüyoruz televizyonda ve orda da bunu gördüğümüz için aslında onu muhalif olarak okumayarak yeniden üretiyoruz.

Her şey Gramsci’yi hatırlatıyor.
Evet oraya geliyor ama muhalif okumalar da mümkün. Televizyona muhalif okuma yapan bir kişi hayatın diğer alanlarına da muhalif okumalar gerçekleştiriyor. Ve bu şekilde bir var oluş alanı oluşturuyor kendisine.

“KENDİ VARLIĞINLA TİCARİLEŞİYORSUN”

Warhol’un “Herkes bir gün on beş dakikalığına ünlü olacak .” sözü kendini kanıtlamış gibi. Biz televizyonu herkesin kendini sergileyebileceği bir alan haline dönüştürdük. Bu toplumun kalitesini nasıl etkiliyor?

Bu söz gerçek oldu ama ünlü olmak ne şöhret olmak ne bunu sorunsallaştırabiliriz. Çok çabuk yanan ve sönen birtakım şöhret olma halleri söz konusu televizyonla birlikte ama her şeyden önce mesele aslında şöhret diye bir kavramın olması. Şöhretli olmak zorunda değiliz, ünlü olmak zorunda değiliz. Sistem bizi sürekli buraya doğru itse de aslında kapitalizmin bize bütün sistem dahilinde vermek istediği, sana özel senin, sen sen sen… Güya bireysel mesajın yansıması bu. Bireyde sanki bir güçlenmeyi, yükselmeyi oluşturmayı hedefliyor, kendini göster bütün toplum seni görsün şeklinde ama bir şekilde bu sistem içerisinde daha da fazla eriyip gitmek oluyor. Şöhretin kalıcı bile olsa her iki türde de aslında kendini metalaştıran bir noktaya gelmiş oluyorsun. Tırnak içinde şöhretli bir bireysin senin üzerinden yine bir metalaşma üzerinden yeniden üretiliyor. Kendi bedeninle varlığınla ticarileşiyorsun.

Kendi kendimizi malzeme ediyoruz aslında orda.

Aynen öyle. Bir tüketim ağının içerisinde madde halinde bir işlev görüyorsun. Şöhretli olmaya böyle bakmamız lazım. İnsanları bu şöhretli olma haline doğru iten, imrendiren birtakım mekanizmalar var bunları farklı farklı daha aşağıda neler olup bittiğini şöhret olma pratiklerini incelemek gerekiyor kültürel alanlarda. Mesela bir evlilik programı ile bir Survivor programı veya başka bir moda programı farklı çünkü o alanlarda farklı kültürel söylemler kendisini yeniden üretiyor. Şöhret olmanın pratikleri de böylelikle farklılaşıyor.

Bu tarz programlarda sıklıkla duyduğumuz cümleler var. “Ben şurdan mezunum, şu iletişim fakültesinden mezunum.” Aslında sürekli benim böyle de bir tarafım var gibi bir tablo çizmeye çalışıp diğer yandan da buraya gelme amacın ne dediklerinde çok komik bir şekilde ünlü olmak şu olmak bu olmak gibi şeyler var. Bu nasıl bir çelişki sizce?

En son Bu Tarz Benim programını izlediğimde orda bir yarışmacıya birisi “Sen daha bu sektörün içerisinde bile yer almıyorsun” dedi. Sektör ne orda o da bir sorun ama yarışmacı da “Hayır ben Radyo-TV-Sinema mezunuyum, single çıkardım ayrıca modayla da ilgileniyorum, ben hep bu sektörün içerisindeyim.” diyor. Yani bu şekilde kendi hayatını kavramsallaştırıyor veya televizyonda görünmek onun o akademik gerçekleştirmiş olduğu adımın lisans derecesinin bir devamı gibi. Rts okuyorsan televizyonda görünürsen tamam işini yapıyorsun gibi bir noktaya geliyor aslında.

Sanki her türlü konuda konuşabilmeyi doğallaştırıyorlar gibi geliyor bana. Her konuda bir yetkinlik gücü veriyorlar kendilerine.

Öncelikle bu yetkinlik meselesi televizyonun oldukça sorunsallaştırdığı bir mesele. Bu bir açıdan iyi bir açıdan çok problemli. Örneğin Yetenek Sizsiniz diye bir program var. Orada oturan jüriler gelip orda bir performans sergileyen, show yapan çok fazla sayıda insan var ve her türlü şeyi yapıyorlar. Köpeğiyle show yapan, tiyatro yapan, stand up yapan şarkı söyleyen bir sürü alanda. O “jürilerin” uzmanlık alanları değil bunlar ama orda bir şekilde o konuya dair hiçbir bilgisi hiçbir tecrübesi belki olmamasına rağmen bir görüş önerebiliyor, yorum yapabiliyor ve bu “yorumu” onun bir otorite konumunu pekiştirmesini sağlıyor.

Jürinin Tanrı olma durumu var.

En başta zaten kendi profesyonel uzmanlık alanı olsa bile o moda programlarında modacılar bile olsa jüride, yarışmacı ve onu denetleyen bakan gözetleyen bir bakışla hiyerarşik bir ilişkiyi zaten kurmuş oluyor ama uzmanlık alanı olmamasına rağmen onları bir kişi jüri koltuğuna oturup o koltuğun vermiş olduğu otoriteyle her istediğini gerçekleştirebiliyor. Bunun en önemli örneği mesela Esra Erol. Esra Erol yıllar içerisinde adeta ideal bir “anne”, “kadın” ve toplumsal cinsiyetin üretmiş olduğu o kadınlık rollerini mükemmel bir şekilde gerçekleştiren, ayrıca “nasıl aile kurulur, bir kadın bir erkeğe nasıl davranmalıdır, bir erkek bir kadına nasıl davranmalıdır?” bütün bunları bize anlatan gösteren bir figür olarak karşımızda. Veya Seda Sayan figürü. En fazla güvenilen ünlü falan çıkıyor baktığımız zaman çok problemli bir figür. Üç defa karısını öldürüp hapse giren bir adamı çıkardı. Kültürel stereo tipleri bütün egemen söylemleri yeniden üreten figürler bunlar. Orada yeniden üretim mekanizmaları neticesinde otoritelerini aslında sağlıyorlar ve karşılarındaki yarışan insanlara da bunu dayatıyorlar.

“EVLİLİK PROGRAMLARININ NEDENİ CİNSELLİK TABUSU”

Bilmem kaç sezondur devam eden bir başarı grafiğiyle sunuluyor bize bu izdivaç programları. Bu denli izlenme ve katılım nasıl oluyor?

Aslında evlilik programlarının Türkiye’de çıkmasının esas nedeni Türkiye’deki cinsellik tabusu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de erkekler ve kadınlar birbirleriyle veya erkekler kendi içlerinde, kadınlar kendi içlerinde özgürce cinsel yakınlaşmalar gerçekleştiremiyorlar. Kendilerini cinselliğe götürecek ilişkiler kuramıyorlar. Sağlıklı ve medeni ilişkiler kurulamadığı için bu alanda bir sıkıntı var. Çünkü her şey tabu, yasaklanıyor, kısıtlanıyor. Esra Erol’un programı gibi evlilik programları bu kadın erkek ilişkileri için TV aracılığıyla meşru bir alan hazırlıyor. Toplumsal alanda gerçekleşemeyecek şeyler, mahallede taliplerimi bekliyorum, dediğinde “namussuz” bir birey sayılacağın için TV buna imkân sağlıyor aslında. İmkân sağlama biçimi çok problemli çünkü bir taraftan bütün o cinsiyetçi egemen söylemleri toplumsal cinsiyet rollerini pekiştiriyor. Dolayısıyla toplumda o mahalledeki ahlakçı yaklaşımda ne varsa burada da o söz konusu. Evlilik olayı ticarileşmiş oluyor ve bir meta halini alıyor.
Soma’da iş cinayeti gerçekleştiği zaman Esra Erol gidip orda gidip program yaptı üç gün boyunca ordaki kadınlarla. Kadın aktivisti rolüne girmiş durumdaydı. Buraya kadar gelindi olayda. E böyle olduğu zaman kendi evlendirme rolünü de aşan bir durum söz konusu. Çocuk gelinlerle ilgili kitap yazdı ama on yedi yaşında evlenmek için gelen kadınlar var programına, onlara bir şey yapmıyor. Böyle çelişkiler söz konusu.

Öznel yaşamların üzerinde hikâyeleştirilen bizim aslında mahrem kabul ettiğimiz aile, kadın-erkek ilişkilerini hatta komşumuzla bile konuşmayacağımız şeyleri orada konuşmayı normalleştiriyoruz ve o programların içinde de sürekli olağan dışı bir şey arıyoruz. Anormal bir durum beklemek bizim toplumsal konulardaki bakış açımızı nasıl etkiliyor?

Bu çok önemli bir konu. Evlilik programları ya da moda programları özel alan TV aracılığıyla kamusallaştıkça ve insanların bir şekilde erişimine ulaştıkça bir o kadar da toplumsal olarak ve devletin de tabi üretimine katkıda bulunduğu egemen söylemlerde özel alana baskı yapmaya başlıyor. Özel olan politiktir diye feminizmin önemli bir sloganı var mesela bunu gözlemlemeye başlıyoruz. Özel alanı tamamen kaybediyoruz. Özel alanın görünürlülüğü arttıkça bütün bu egemen söylemler cinsiyetçi, milliyetçi, ırkçı, her türlü söylem özel alana penetre ediyor. Özel olanı şekillendiriyor onun sınırlarını çiziyor ve belirliyor ve bizler muhalif okumalara ihtiyacımız var ki en azından öncelikle bunu ortaya çıkaralım bir de bu sınırları aşındıralım tekrar kamusallaştıralım. Tabii bunu ahlakçı bir şekilde düşünmemek gerekiyor. Evimizde olan biteni ayıptır herkes dinliyor gibi değil. Devletin etkin olduğu o kamusal alanı aşındırarak özel alanı oluşturmalıyız. Böyle bir mecburiyetimiz olduğunu düşünüyorum.

alp1

“TÜRKİYE’DE SHOW WOMAN OLMAMASI PROBLEM”

Sizce talk showlar potansiyel olarak zararlı mı yoksa format mı zarar veren?

Bence ne TV ne talk showlar birtakım formatlar kendilerine içkin olarak “olumsuz” alanlar değil. Bütün bunları aslında bizler dönüştürebiliriz diye düşünüyorum. Mesela bir evlilik programında veya başka bir programda feminist söylemler geliştirilebilir. Bunlar mümkün. Biz bunu şu an hayal bile edemiyoruz ama bu tür müdahalelerin yapıldığı programların sayısı artabilir. Bütün bunlarla birlikte karşı hegemonik anlatıları kitlelerle buluşturabiliriz. En basitinden baştan aşağı “radikal” gelebilecek şeyler yapmasak bile bir evlilik programındaki sunucu oraya gelen bir kadına talip olacağım diyen bir başka kadın için, “ne oluyor bura böyle bir yer değil”, falan demesin mesela. Seyirciler homurdanabilir ama, niye homurdanıyorsunuz böyle bir şey de olabilir, diyebilir. Buradaki tercihimiz teknolojik determinist bir bakış açısıyla bakıyorsak teknolojiyi alıp alternatif birtakım mecralar içinde kitleleri yönlendirmesi açısından işlevsel kılabiliriz diye düşünüyorum.

Bu tarz programların hepsinde de sunucunun kanaat önderi bir rolü var. Neden artık biçilen bu rol daha fazla?
Jüri durumunda da olduğu gibi bir şekilde bireyin kendisinden kaynaklanan bir otorite konumundan ziyade televizyonun ve televizyonla seyirci arasında kurulan o iktidar ilişkisinin bir şekilde sunucu dediğimiz bireye yüklediği bir otorite bu bence. O kişiyle bir alakası yok. Esra Erol figürünün evlilik ve aile konusunda otorite olmasının kendi hayatıyla kendi eğitimiyle yaşadıklarıyla hiçbir alakası yok mesela. Benzer durum Seda Sayan için de geçerli veya Müge Anlı için de. Müge Anlı figürü zaman içerisinde adeta bir komiser gibi savcı gibi bir figüre dönüştü. Hukuku aşan bir misyon edindi kendisine televizyon aracılığıyla. Bunun o kişinin eğitimiyle hiçbir alakası yok. Televizyonun o bireye yüklediği bir konum bu. O formatın ve o formatta sınırları belirlenen söylem alanı tarafından bireye yüklenen bir sorumluluk. Her programda belirli söylem alanları oluşturuluyor. Müge Anlı’nın programında hukuki bir söylem alanı var. Bu söylem alanlarında neyin yapılması neyin yapılmaması gerektiği bellidir. Mesela bir kadın çıkıp Kürtçe konuştuğu zaman Müge Anlı “Burası Türkiye bunu yapamazsın. Türkçe konuşacaksın burada.” diyebiliyor.

Refleks oluşturulmuş alkış ve duygu seli de onu besliyor.
Evet, böyle oluşturulmuş. Türkiye’de hukuka baktığın zaman öyle olamazsın çünkü Türk olmak zorundasın. Televizyonda da hukuki alanı yeniden üreten bir söylem oluşturulan bir formatta çıkıp oranın sunucusu oradan aldığı otoriteyle, Türkçe konuşacaksın Kürtçe konuşamazsın, diyebiliyor. Programla ne alakası var hiçbir alakası yok aslında. Aynı şey evlilik için de geçerli nasıl evleneceğiz ilişkileri nasıl sürdüreceğiz nasıl ahlaklı olunur, nasıl namuslu davranılır?.. Heteronormatif bir durum söz konusu. Lezbiyen, gay ilişkilerin herhangi bir yeri yok. Trans bireylere bir alan yok. Homofobik, heteroseksist bir alan. Bütün bu söylemler o formatın kapsamında oluşturulmuş ve Esra Erol kişisine bir otorite veriliyor ve o kişi bütün bu söylemleri üretiyor. Aslında yaptığı bir şekilde toplumda mevcut olan o egemen söylemlerin yeniden üretilmesi. Buna hizmet ediyor aslında baktığımız zaman.

Canlı telefon bağlantıları da bu programlarda bana en tuhaf gelen durum. Bir insan neden küçük düşeceğini bildiği halde, alay edileceğini bildiği halde o programı arar? Bunun alt metni ne sizce?

O enteresan bir nokta. Bazen çok da safça şuna soru sormak istiyorum falan diyenler çıkıyor ama orda cinsiyetçi bir durum da var. O akşam ya da gece programlarında telefon bağlantılarının ortak özelliği kadınların bağlanması. Ben de bunu düşünmüştüm uzun yıllar neden böyle bir şey var gibisinden. Kadının bir şekilde daha…

Aptal gösterildiği…
Evet, o boyutu… Kadına bağlanan bir şeylerin esprisi alayı, dalgasının geçilmesi daha rahat yapılabilir. Orada erkek bir birey konuşurken ona sataşmanız, onun erkeklik iktidarını zedeleyen bir şey olabilir. Show yapan kişi de erkek. Orada zaten erkek egemen bir alan var. Türkiye’de Show Men’in olup da Show Woman’ın olmaması başlı başına bir problem. Seyirci dinamiğinde öyle bir boyut var. Bir de tabii bu şöhret olma meselesi olabilir. Çünkü bir şekilde on beş dakikalığına şöhret olacağım dürtüsü o kadar yoğun bir şekilde insanları adeta kaplamış durumda ki, bir telefon aracılığıyla bile olsa isminin bir şekilde televizyonda görülmesi, sesini bir şekilde oradaki şöhret olan diğer insanlara duyurabilmesi için kendisiyle dalga geçilmesini alay edilmesini karşılık olarak görüyor olması çok muhtemel.

Çok ironik bir durum yok mu orda? Ne kadar aptal bir program diyoruz ne kadar saçma diyoruz ama izliyoruz yine. Yani o telefonla bağlanandan çok bir farkımız yok bence.

Yok tabii. Özellikle popüler kültürle ilgili olarak kitlelerin uyutulduğu pasifize edildiği yönünde Frankfurt Okulu’ndan beri gelen düşünce vardır. Diğer taraftan baktığımızda kültürel çalışmalar bize bunun olmayabileceğini de söylüyor. Bireyler evet, televizyon izliyor dediğin gibi. Bütün bu şeylere rağmen. Ama bu izleme süreçleri esnasında aslında bir şekilde muhalif olarak da kodlanabiliyorlar. Hem muhalif okuma hem izleme eylemi bir arada gerçekleşebiliyor. Birey, eleştirel yaklaşabiliyor izlediği şeye ama halen daha izlemeye devam edebiliyor. Hatta eleştirel yaklaştığı için kendisine muhalif bir kimlik de edinebiliyor ama dönüp dolaşıp yine aslında o izlenen şeyi yeniden üretmiş oluyor muhalif okusa da. Bir yerde o bağlantısını tamamen koparması gerekiyor diğer tarafta. Hiç izlememesi, yorum yapmaması tamamen kapatması gerekiyor.

“ELEŞTİREL BAKMIYORSAK ŞEFFAFMIŞIZ GİBİ İÇİMİZDEN GEÇİP ÇIKIYOR”

Hiç izlememek bunu bitirebilecek mi? Sadece programlar değil reklamlar, diziler ve filmler de yine aynı şeye hizmet etmiyor mu?

Ediyor. Ben izleme popüler kültür ürünlerini takip etme taraftarıyım. Çünkü bence akademide de uzun yıllardır popüler kültür alanı özellikle düşük seviye olarak nitelendirildiği için ihmal edildi o alanlar. Ama baktığımızda egemen söylemlerin yeniden üretildiği alanlar bunlar. Çünkü etkinliği o kadar fark edilmez bir şekilde bize geliyor ki. Her yanımızı sarmış durumda. Reklamlar TV söylemleri vs ve bizi tamamen savunmasız bir şekilde enfekte ediyor. Dolayısıyla bizim popüler kültür ürünlerini izlememiz lazım takip etmemiz lazım ve oradaki bütün bu söylem alanlarının nasıl yapıldığını afişe etmemiz gerekiyor. Bütün bunları anlatmamız eleştirel bir açıyla kavramsallaştırmamız gerekiyor. Ve mümkünse tabi bunu kitlelere de aktarabilmemiz gerekiyor. Ki insanlar bu farkındalıkla yaklaşsınlar. Ben sürekli izliyorum yani.

Hangi programları izliyorsunuz?

Akşam gittiğimde yetişebilirsem “İşte Benim Stilim” izliyorum. Orada kadın bedeni üzerinden ne oluyor, o ideal güzellik söylemi üzerinden ne? gibi söylemler üretilmesi açısından ona bakıyorum. Esra Erol’un programını takip ediyorum. Gündüz kalabilsem Müge Anlı’nın programına da bakacağım ama ona yetişemiyorum erken saatte olduğu için. O da ayrı bir program.

Bir gün böyle bir programın videolarını izlemiştim birkaç saat boyunca. Ve psikolojimi ciddi anlamda yıpranmış hissederek bıraktım. Bu yarışmalarda yarışanların bu programları yapanların da psikolojik açıdan sağlıklarından şüpheliyim. Bu kolay dönüşebilecek bir süreç mi sizce?
Kolay değil. Biz eleştirel bir bakış açısıyla izlediğimiz için tabii belirli bir yere kadar katlanabiliyoruz. Sinir bozucu şeyler var gerçekten. Ben rahatsız olarak izliyorum. Bir evlilik programında kadının en önemli görevi anneliktir diye beş bin defa tekrarlanan bir söz var mesela. Ben bunu duyduğum zaman tabii ki rahatsız oluyorum. Bu benim dünya görüşüme aykırı bir şey ama yine de takip ediyoruz. Eleştirel bir taraftan bakılıyorsa eğer, bir yerde insanın psikolojilerini algılarını rahatsız edici bir noktada oluyor bütün bu görseller bütünü. Ama eleştirel bir noktadan bakmıyorsak adeta şeffaf varlıklar gibiymişiz gibi içimizden geçip çıkıyor bir dirençle karşılaşmıyor. Dolayısıyla insanlar için rahatsız edici değil, tam tersine var oluşunu bu egemen söylemler doğrultusunda anlamlandırdığı için o var oluşu üreten normalleştiren meşrulaştıran şeyler.