Yavuz Hakan Tok

“Bu Benim Bergen’im”

yavuz hakan tok

Oturup saatlerce müzik konuşmak isteyeceğiniz bir isim Yavuz Hakan Tok. Klasik bir müzik eleştirmeninden fazlasını yapıyor. Size iyinin neden iyi olduğunu, kötünün neden kötü olduğunu gösteriyor. Bence en anlamlısıdır ki “sorgulamayı” öğretiyor. Hepimiz ondan bir müzik kitabı beklerken Acıların Kadını Bergen’i yayınladı. Evinin dolup taştığı plakların, albümlerin arasından onu çağırıp biraz Bergen’den, biraz yeni çalışmalarından bahsettik. Keyifli okumalar…

Bugün arabesk dediğimiz şeyle 70-lerde 80-lerdeki arabesk arasındaki nasıl bir fark var?
Çok büyük fark var bir kere 90’lardan sonra arabesk poplaştı. Onun sebebi de seksenlerdeki has arabesk dediğimiz tamamıyle ritimleri enstrümanları şarkı sözleriyle okuyuş söyleyiş biçimiyle gerçek arabesk televizyonda, radyoda yayınlanamıyordu çünkü yasaktı. Dolayısıyla kendi kendine gelişen bir müzik türüydü. Halk seviyordu ama televizyonda göremiyordu. Doksanlarda özel televizyonların açılmasıyla televizyona çıkmaya başlayınca başka bir popülerlik kazandı. Başka bir kitlenin de ilgisini çekmeye başladılar. İşin içine pop da girdi. Emrah deri pantolon giyip dans etti. İbrahim Tatlıses remixler yaptı. Seksenlerdeki arabesk daha has, daha acılı, daha üzgün daha karamsar bir müzikti.

Arabeskte aslında sanatçıyla eserleri arasında biz bir ilişki arıyor muyuz? Bergen’i de bu kadar önemli kılan arabesk hayatı mıdır?
Tabii. O dönemler ezilen insanların mutsuz insanların sesiydi bu isimler. Televizyonda göremediğimiz için biz onları ikonlaştırmıştık. Doksanlarda onların komik hallerini izledik. Müslüm Gürses’in suşi yerken fotoğraflarını izledik falan.. Onları tanıdıkça söyledikleri şarkılarla özleştirmemiz bozuldu. Yaşam tarzlarının başka yerlere kaymış olması inandırıcılıklarını kaybettirdi. Arabesk dinleyen kesim de değişti. Bergen’in de hayat hikayesinin çok büyük etkisi var. Hep sordular bana bugün yaşasa o halde kalır mıydı? İllaki o da böyle kalmazdı. Kibariye gibi poplaşır mıydı? mecburen olurdu.


Bergen efsanesinin sizi bu romanı yazmaya itmesi nasıl oldu? 2012 de yazı dizisini hatırlıyorum. Ondan sonra mı şekillendi?

Kendiliğinden gelişti aslında. Ben hep kitabım olsun istedim ama bu bir müzik kitabı olur diye düşünmüştüm. Zaman içerisinde bunlar olgunlaştığında bir yayınevine götürdüğüm zaman yanımda Bergen’i de götürmüştüm. Onlar Bergen’le daha çok ilgilendiler. Çünkü müzik kitapları satmıyor artık ama o ilginç bir hayat hikayesi. Bana da o haliyle kitaplaştırmak mantıklı gelmiyordu çünkü o gazete diliyle yazılmış bir şeydi. Bergen’in hikayesinin biraz daha içine girmek gerekiyordu. Bunu anlatabilmenin tek yolu da roman formatıydı. Evet ben bunu roman olarak yazmalıyım dedim ve öyle oluştu.

Ailesinin ilk tepkisi ve kitaptan sonraki tepkisi nasıl oldu?
Annesi ben bu işe başladığımda vefat etmişti. Keşke yaşıyor olsaydı. Ama yaşıyor olsa da konuşmazdı onu biliyoruz. Keşke konuşturmanın bir yolu olsaydı çünkü her şeyin tek tanığı o. Kezzapta da vurulduğunda da bıçaklandığında da hep yanındaymış. Aileden ben büyük ablasıyla görüştüm. Bazı kardeşleri yurt dışında yaşıyor zaten ve herkeste annenin verdiği baskı olduğu için korkuyorlardı konuşmak istemiyorlardı annelerinin bir vasiyeti gibi görüyorlardı. Sadece en büyük ablası ve onun kızı Bergen’in yeğeni Esra destek verdi. Dolayısıyla biz çok temkinli gittik. Biranda her şeyi anlatmadık ben önce Esra’yla görüştüm sonra o annesine babasına açtı yavaş yavaş diğer kardeşler öğrendi. Olumsuz hiçbir tepki almadım. Hepsine gitti kitap.

Yazarken psikolojik olarak zorlandığınız oldu mu? Beni yüzüne kezzap atılma anı çok etkilemişti. Bu konuda doktoruyla da konuşmuşsunuz sanırım. Sizi en çok ne etkiledi?
Doktoru epey yaş almış çok hatırlayamadı ama bana en büyük doneyi orda ne hisseder nasıl bir acı hissederi verdi. Onu anlamaya çok çalıştım çünkü o çok kritik bir andı. Bir anda gafil avlanıyorsun bacağından vurulmak kafana bir şey düşmesi gibi bir şey değil. Biranda yüzüne anlamadığın bir sıvı atılıyor ve yüzün yanmaya başlıyor. Onu hissetmeye çalıştım ve çok etkilendim ondan. Kitabın iki üç ay yazılması durdu o sahneden sonra. Rüyalarıma giriyordu. Bir de çok Bergen dinliyordum o dönem. Dramatize etmeden ne olabiliri anlatmaya çalıştım. Beni de en çok etkileyen o oldu tabii.

Bir erkek olarak bir kadını anlatmakla ilgili nasıl hissediyorsunuz? Kitabı elinize ilk aldığınızda ne hissettiniz?
Çok acayip hissediyorum. Şaşırdım kendime. bir kitap yazmak ve onun roman olması Bergen olması şaşırtıcı. Beş yıl önce söyleseler gülerdim herhalde. Bir de başkalarının biyografilerini de çok yazdım ben. Şunu seviyorum bir insanın kariyerini takip etmek, inişlerini, çıkışlarını, neler yaptığını kendimce yorumlamak, benim düşündüklerimin doğrularla denkleşmesi çok hoşuma gidiyor. Zamanında Seden Gürel için bir yazı yazmıştım sen bizim yanımızda mı yaşadın yıllarca nerdeydin dedi bana. O kadar iyi gözlemlediğimi söylediler. Nükhet Duru, Ayşegül Aldinç gibi isimlerle de dostluğumuz hep yazılarla başlamıştır. Bergen yaşamadığı için ne kadar onun hissettiklerini yazabildim bilmiyorum ama onu tanıyanlardan en basitinden ben romanın her yazdığım bölümünü Esra’ya gönderirdim okurdu tartışırdık “aa aynen teyzemin söylediği, teyzem de olsa böyle konuşurdu” falan dediği çok oldu. Demek ki yakalayabilmişim. Çok röportajını okudum Trt de konuştuğu görüntüyü belki bin kere izledim ruh halini tavrını tarzını anlamak için. Sonuçta bu bir roman bir kurgu var işin içerisinde. Bu benim Bergen’im diyorum ben aslında
Kadına şiddet konusunda önemli bir sembol olduğunu çoğu kez söylediniz. Kitabın kazancı nedir sizce okuyanlar için?
Ben böyle bir misyon üstlenmek istemem. Bu konuda ne bir eğitimim var ne de bugüne kadar böyle bir şey yaptım. Böyle de bir kutsal amaçla yola çıkmadım ama evet hikaye gerçekten bir sembol hikayedir. Okuyanlar ve buna benzer hikayeler yaşayanlar için gerçekten yol gösterici olabilir. Çok didaktik olarak şunu yapın bunu yapmayın demiyor kitap ama nerde ve nasıl hata yapılabileceğini, hatanın neresinden dönülebileceğini belki bu hikayeden çıkarabilir insanlar diye düşünüyorum.

Bergen öncesinde yazdığınız kitap ne hakkındaydı? Onu yayınlamayı düşünüyor musunuz?
Eurovision şarkı yarışmalarının Türkiye tarihi üzerine. Aslında iki ciltlik bir çalışmanın birinci cildi. Beş yıl gibi bir sürede yazdım. Tamamen ilk on yılı anlatıyor eurovisionun en popüler olduğu yıllar Türkiye’de 75-86 arası 10 kez katılmışız. Yıl yıl birer hikaye şeklinde. Başından itibaren neler oldu kimler katıldı her şeyi tüm detaylarıyla anlatan belgesel bir çalışma oldu. Kalınca bir kitap. Onu basacak yayınevi babayiğit bulursak çıkar heralde (gülüyor)

Milliyet Sanat, Ses, B.ktan Şeyler, Muzikonair.. Birçok yerde de yazıyorsunuz. Bir dergi çalışması yapmayı düşünmüyor musunuz?
Keşke olsa çok istiyorum. Hey ile büyüdüm ben onun gibi bir dergi yapmak isterdim. 81 yılından kapanana kadar tüm sayıları var bende. Bir sayısında Bülent Ersoy kapakta bir sayısında Michael Jackson kapakta. Böyle bir dergiydi o. Müzik faşizmi yapmıyordu. Her müzik türüne kucak açıyordu. Bir arabesk bir pop albüm eleştirisi aynı sayfada yer alabiliyordu. Öyle bir dergiye ihtiyaç var. Varolan dergilerin de hiçbiri ayakta kalamıyor. Kim alır kim okur bilmiyorum maddiyat gerektiren işler.

Ekip anlamında sorun olmazsa online bir çalışma bile olabilir.
Biz müzik yazarlarıyla biraraya gelmeye çalıştık organizasyonlar yapalım dedik. Önce bir platform oluşturalım sonra derneğe dönüşelim. Hatta müzik ödüllerine bir resmiyet ciddiyet kazandıralım biz ödül verelim falan ama dediğim gibi diğer sektörlerde olmayan bir şey var müzik sektöründe; mesela sinema yazarlarından şöyle bir şey göremezsin “ben sadece komedi filmlerini eleştirisini yazarım.” Ben görmedim. Ama müzikte var. Sadece rock albümleri yazan sadece alternatif albümleri yazan müzik eleştirmenleri var. Popa tu kaka diyorlar. Tıpkı bir zamanlar arabeske yapıldığı gibi. Dolayısıyla anlaşamıyoruz fikir bazında. Beraber bir albüm yaptık bir sürü sorun çıktı mesela. 2013ün en iyilerini seçtiğimiz 22 müzik yazarının biraraya geldiği bir albüm yapmıştık bu albümde hiç pop şarkısı yok. Sadece cihangir ve Beyoğlu tayfası var o albümdeki şarkıcılara gruplara baktığın zaman. Türkiye’nin gerçeği bu değil. Ben herkesi kucaklayan sektördeki her şeyi yazan çizen bir müzik dergisi istiyorum ama şuanki müzik yazarlarıyla bunu yapmak çok zor. Tek başına da yapamazsın. Benim kafadaki genç bir nesil var görüyorum takip ediyorum. Onlar biraz daha yetkin hale geldikleri zaman belki onlar yaparlar.

Radyo programlarına da yeniden başladınız. Dönemin radyo yayınlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Ben radyonun konuşması gerektiğine inanıyorum. Müzik kutusu olmaması gerektiğine inanıyorum ya da en azından alternatifleri olmalı. Televizyondaki gibi. Radyoda az konuşulan üç şarkının üst üste çalındığı sistem tamam yine olsun isteyen dinlesin ama konuşan radyoya da ihtiyaç var. Konuşanlar da tamamen geyik üzerinden konuşuyorlar. Ben kendimden biliyorum yalnızsındır uzak bir şehirdesindir radyo sana dosttur orda birinin konuşmasını beklersin. Ben Trt de yıllarca Ankara radyosunda gece programı yaptım. Gece yolda gidenler, sabah fırıncılar.. Radyo bu insanlara dost oluyor. Sadece müzik değil konuşsun birisi olsun istiyorlar. Böyle radyolar kalmadı. Üzülüyorum. Artık standart radyolar var hiçbirinin kimliği yok hangisini açarsan aç aynı şarkılar aynı tarz.
Bu sıra gündemde ne var? Yazdığınız başladığınız yeni bir çalışma var mı?
Ntv’de belgeselimiz Söz Müzik’in yeni bölümleri başlıyor. Aşağı yukarı üç aydır onunla uğraşıyorum. Assolistleri ve gazino dünyasını yapmaya karar verdik. Sonbahar başından beri Zeki Müren’ler, Bülent Ersoy’lar… Hem onların diskografilerine hem hayat hikayelerine çalışıyorum. Belki onlardan da bir yazı dizisi çıkartabilirim belgesel yayınlandıktan sonra.

*Röportaj Felsebiyat Dergisi şubat sayısında yayınlanmıştır.