Barış Doster

HAYAT BOŞLUK KALDIRMAZ!

IMG_5187

Öğrencilerinin çoğunlukla “okula gelme sebebi” olarak tanımladığı, bilgi birikimiyle kendisine hayran bırakan ve gülümsemesini yüzünden eksik etmeyen, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin saygıdeğer hocalarından Barış Doster ile gazeteciliği konuştuk. Kendisinin uzun yıllar yaptığı gazetecilik deneyimleri bir yana, “Hayat boşluk kaldırmaz!” cümlesi bir öğrencisi olarak da hafızamdan hiç silinmemiştir. Bu yüzden bu yazının başlığını da böyle sunmak istedim. Ondan öğreneceklerimiz hiç bitmeyeceği için sizi röportajla başbaşa bırakıyorum. Keyifli okumalar!

Gazetelerden ya da gazeteciden haber değil de tavrını bekliyoruz. Sizce bu ne kadar doğru?
Gazete, newspaper adı üstünde haber veren kağıt.. Kamuoyu oluşturmak kamu adına soru sormak kamu adına egemen güçlerin hesap vermesini sağlamak baskı oluşturmak gibi kısacası bizim dördüncü kuvvet dediğimiz bir işlevi var. Türkiye’de genel toplumsal , siyasal ve iktisadi yapıdan ve adını koyalım kutuplaşmadan bağımsız bir medya sözkonusu olmadığı için gazetelerde çoğunlukla haber verme işlemlerini azaltıp, bazen tamamen bir kenara koyup, bazen unutup, bazen biraz geri plana itip daha fazla yoruma, -ki benim yoruma itirazım yok elbette bir gazetede yorum olacaktır- ama yorumun da ötesinde bir siyasal amigoluğa sığınıyorlar. Bu da o ülkenin son kertede genel gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir şeydir.

Özellikle sosyal medyada sıklıkla gördüğümüz bir durum var. Bir twitle linç edilebiliyorsunuz. Gazeteciden daha çok ideolojik bir liderlik vasfı bekleniyor.
Evet taraf olması bekleniyor ve bu sağlıklı bir şey değil. Bu aydınların konumu adına da, topumun bir gazeteciye biçmiş olduğu işlev adına da bence son derece sağlıksız bir durum. Gazetecinin görevi haber yapmak, kamuoyunu uyarmak, kamuoyunu oluşturmak, güç odaklarına muhalefet etmek, soru sormak ve elbette izlenimlerini sunmak, yorumunu yapmaktır. Ama gazeteciyi siyasal bir önder, politik lider misyonu yüklemek, ondan bunu beklemek sadece mesleki açıdan ya da sektörel bazda değil toplumsal açıdan da sağlıksız bir durumdur. Siyasetçi siyasetçidir. Doktor doktordur. Mühendis mühendistir. Gazeteci de gazetecidir. Gazeteciye onda olmayan ve bana sorarsan da olmaması gereken büyük anlamlar yüklemek bence sağlıklı bir yapı değil.

Televizyondaki çoğu gazeteci arasında da sürekli bir horoz dövüşü izliyoruz. Onları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Az gelişmiş toplumlarda fikirden ziyade içerik kavga dövüş görsellik olgudan ziyade algı öne çıkar. Bu insanlara ün, şan, şöhret, havalı bir hayat ve çok para da kazandırabilir. Hele bir de sırtını belirli odaklara iktidar olur muhalefet olur büyük sermaye olur bunlara yaslayanlar fikirsiz içeriksiz ama amigovari çok bağırarak kavga etmekten bir rant elde ediyorlarsa bunu sürdürürler. Son kertede bu arz talep mekanizmasıyla işleyen bir şeydir. Basına o anlamda çok da olağanüstü, kutsal görevler de vehmetmemek gerekir. Bu insanlar da para kazanıyorlar. Çok da inandıkları için mi yapıyorlar diye sorarsanız öyledir de diyemem gelene ağam gidene paşam derler güç kimse erk kimse onları besleyenler kimse onların amigoluğunu yaparlar. O dönem kapanınca da bunlar kendilerine yeni patronlar bulabilirler.

Siyasetin çok konuşulduğu bir ülkeyiz ama biz siyasetle gerçek anlamda ne kadar doğru ilgileniyoruz?
Siyasette o anlamda herkesin akademik düzlemde bilimsel düzlemde yerli yerine oturmasını bekleyemeyiz. Batıda da bekleyemeyiz. Çağdaş toplumlarda da sokaktaki herkesin siyasal bir bilge bir siyaset uzmanı olduğunu söyleyemeyiz ama en azından bu kadar politik bir toplum politika üzerine bu kadar kutuplaşmış birbirini ötekileştirmiş bir toplumun en azından siyaseti bir uzman bir akademisyen düzleminde olmasa bile -bu çünkü mümkün de değildir- biraz daha dolubiraz daha içine bir sınıf ,emek , ekonomi, istihdam, gelir dağılımı konularını yükleyerek konuşması beklenebilir ama Türkiye’de bu pek de mümkün değildir. İster medyada olsun ister kıraathanede olsun siyaset en çok konuşulan ama en boş konuşulan en cahilce konuşulan konulardan bir tanesidir. Zaten genel olarak politikacılarımızın özelde de kendi sektörümüzün üzerinden gidersek meslektaşlarımızın, gazetecilerimizin bilgi dağarcığı inandırıcılığı itibarı bütün anketlerde görüldüğü üzere çok da parlak değildir.

Gazetelerde muhabirlerin daha altta köşe yazarlarının daha üstte olduğu bir dengesizlik var.
Tabii bu da doğru değil çünkü dünyada basının etkili, güçlü olduğu batı ülkelerinde gazeteci deyince akla önce muhabir gelir yani haber veren gelir. olaya ilk tanıklık edendir. bizde ise muhabir adeta dışlandığı önemsizleştirildiği, değersizleştirildiği, işlevsizleştirildiği için gazeteci deyince uzun yıllardır aklımıza malesef köşe yazarları geliyor. Bu da köşe yazarlarının haber kaynaklarına ulaşmasının siyasilerle iş adamlarıyla askerlerle iyi konumdaki bürokratlarla temas kurmada daha kolay daha hızlı davranabilmesinin bir yansıması ama bu doğru ve sağlıklı olan değil. Normalde gazeteci deyince akla önce muhabir gelmelidir, köşe yazarı değil.

Sistemin kendisinde de bir dengesizlik var. Emek sahibi altta ama torpilin varsa, bir yere yandaşsan üsttesin. Bu durumu çözebilecek miyiz?
Bence bu sadece Türkiye’de gazetelerin sektördeki konumunun , medyanın sermaye dağılımının sermaye yapılanmasının ya da sadece gazetecilerin veya gazeteci örgütlerinin ya da sadece iletişim fakültelerinin sorunu değil. Türkiye’de genel olarak siyasi iktisadi yapının bir sorunu. Eğer ekonomiyle siyaset doğru anlamda, batılı anlamında değil ilkel anlamda hatta biraz feodal, alaturka anlamda iç içe ise o bizim de çok eleştirel baktığımız çağdaş, liberal batılı demokrasilerden farklı olarak siyaset bir gecede bir ekonomik zengini alıp alaşağı ediyor ya da hiç tanınmamış bir tanesini alıp büyük zengin büyük milyarder yapabiliyorsa basının da bundan etkilenmemesi pek düşünülemez. Basının kendisi mi bir güçtür yoksa güçlerin mi emrindedir basının kendisi mi dördünce kuvvettir yoksa diğer üç kuvvetin tetikçisi midir sorusu bence biz gazetecilerin öncelikli sorularından biri olmalı. Yani patronların enerji dış ticaret inşaat işinde olmanın yanında güç odaklarından rahat randevu alabilmek için siyasileri rahat etkileyebilmek için bürokrasi üzerine rahatlıkla bir baskı kurabilmek için zaman zaman bir tehdit aracı olarak kullandıkları medya sektörüne bir yan iş olarak girmeleri hatta pek çok zararı göze alarak ama diğer kazançlarla onu destekleyerek basında kalmak için diğer şapkalarının yanında medya patronu olarak kalmak için bu kadar çaba göstermeleri heralde gazete patronluğunun keyifli bir iş olmasından kaynaklanmıyor. Diğer angajmanlar diğer tetikçilikler söz konusu. Bu da sadece bizim mesleğimizle ilgili değil. Bu türkiye’nin genel anlamda sağlıklı bir ekonomiye, siyasete kavuşması için sadece iletişim fakültesi öğrencilerinin ya da gazetecilerin, gazeteci örgütlerinin değil herkesin düşünmesi gereken bir mesele.

İletişim fakültesi öğrencilerine de alan açılmıyor. Çoğu zaten staj yapabilir miyim ya da orada kalabilir miyim derdinde. Geriye kalanı da alan değiştiriyor.
Birincisi sayısı elliyi altmışı geçen iletişim fakültesinin olduğu bir ülke, ikincisi nüfusun yüzde altmışının kırk yaş altında olduğu bir ülke, üçüncüsü teknolojinin yoğun olarak kullanılmasıyla birçok insanın işsiz kaldığı bir ülke burası. Ben 90lı yılların başında gazeteciydim pek çok meslek büyüğümüzün teknolojiden dolayı işsiz kalmasına şahit oldum. Bizim zamanımızda fotoğraf servisleri vardı. makineleriyle giderlerdi filmler yıkanırdı fotoğraf servisindeki ustalar keserlerdi biçerlerdi kadrajlarlardı öyle girerdi. Şimdi yanında cep telefonu olanın hem ses kayıt cihazı var hem fotoğraf makinesi var. Teknolojinin yoğun kullanılması da aynı finans sektöründe atmlerle pek çok gişe elemanını bankaların işsiz bırakması gibi bizi de işsiz bırakıyor. pek çok sebebi var diğer alanlarda okuyanların bu alana yönelmesi de bir sebep. genel olarak bu sektör bu kadar genci bu kadar iletişim fakültesi mezununu istihdam edebilmekten de uzak zaten. Diyeceksin ki Türkiye’de mühendislikte de bu kadar fakülte var bu kadar mühendise ihtiyaç var mı doğru bir soru Türkiye’de hukuk fakültesi de sürekli açıyor bu kadarına da ihtiyaç var mı tıp fakültesi de çok var bir yandan işsiz doktorlar var ve yabancı doktorlara istihdam sağlanması gündemde bu da bir dağılım sorununa dağılımda eşitsizliğe işaret etmiyor mu? küçük şehirlerde doktor az ama büyük şehirlerde müthiş bir yığılma var. bu bağlamda kendi sektörümüz açısından bakıyoruz ama bu eğitim politikasındaki genel bir sakatlığa işaret ediyor. Genel olarak baktığımızda da bu sadece bizim meselemiz değil. Bu bir planlama, eğitime hangi anlamda baktığımız gençlere nasıl bir gelecek vaadettiğimizle ilgili bir mesele. Gençleri sadece sürü olarak görürseniz biz bunları az eğitelim de çaresizliğinden siyasal rant elde edelim derseniz başka türlü bir ülke hayal eder ve onu kurgularsınız. Bu uzun ideolojik bir sorundur çünkü.

Bizde neden uluslararası anlamda bir gazeteci çıkmıyor?
Unutma ki küresel anlamda bir gazetecimizin çıkmaması Türkiye’nin siyasal ekonomik yumuşak gücünün uluslararası anlamda çok yüksek olmamasıyla alakalıdır. Türkiye dünya siyasetini belirlemede kaçıncı konumda ise akademisyenleri bürokratları partileri gazetecileri iş adamları da kendi sektörlerinde gidişatı belirlemede o düzeydedilerler. Türkiye’nin genel konumundan bağımsız ele alamayız. Kişisel olarak başarılı, dünyada da bilinen örneklerimiz var. Mehmet Ali Birand gibi. Pek çok lidere ulaşabilen, dünyadaki öne çıkmış simayla röportaj koparabilen bir insandı. Ama üç dört örneğin olması Türk medyasının dünyada çok takip edilen bir medya olduğu anlamına gelmez. Bizim de izlediğimiz Batı medyasıdır. Batının da Belçika medyasını izlemeyiz Amerikan İngiliz medyasına bakarız çünkü onlar güçlüdür. Bizde çok kabiliyetli gazeteciler var ama bu küresel aktör olmakla ilgilidir.

İletişim öğrencilerine ne öneriyorsunuz?
Cebimizde hazır formül yok elbette ama meslekten gelen alaylı gazeteci olarak önerim bol bol okumaları düşünmeleri araştırmaları.

*Röportaj, Felsebiyat Dergisi mayıs sayısında yayınlanmıştır.

Post navigation